Akaid Konusunda Bir Risale II

e-Posta Yazdır PDF

21- Sonra, iman dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Eğer imanı olduğu halde diliyle ikrar etmezse, mümin sayılmaz; tıpkı diliyle ikrar edip de  kalbiyle tasdik etmeyip (o inançla) mümin sayılmayacağı gibi. Çünkü, özürsüz olarak (dil ile) açıklamayı terk etmek, tasdikin kaçmasına delalet eder. Kerramiye nezdinde, iman, Peygamber’in (s.a.v.), “لا إله إلا الله =Allah’tan başka ilah yoktur, deyinceye kadar insanlarla savaşmam üzere emrolundum.” , sözüne istinaden dil ile ikrardır, başka değil. Biz deriz, bu,  Allah’ın “Onlar ağızlarıyla iman ettik dediler, kalpleri iman etmemiştir.” “Sözü sebebiyle batıldır. Onların bu kavline göre münafıklar da mümindirler; bu (görüş ise) zayıftır. İmam Şafii radıyallahü anhü şöyle demiştir: İman, Allah’ın, “Allah imanlarınızı zayi  edecek değildir.”  Sözüne istinaden (dil ile) ikrar, (kalp ile) tasdik ve( vücut azalarıyla)  Salih amelden ibarettir. Yani, (imandan maksat) namazınızı zayi etmez; ayette namaza  iman adı verilmiştir. Biz deriz,  amelin iman sayılması,  Allah’ın,  “Kim Allah’a inanır ve Salih amel işlerse,.”   sözüne dayanarak batıldır.  İnsana, amelsiz olduğu halde mümin adını vermiştir. Çünkü, matuf (Kim Salih amel işlerse), matufu aleyhin ( kim Allah’a iman ederse)  başkasıdır. (aynı cinsten değillerdir). Ayetten maksat tasdiktir; ameller, şayet imandan sayılsaydı,  nesh (ayni konuda gelen bir ayetin, daha önce gelen bir ayetin hükmünü kaldırmasıdır) caiz olmazdı.


22- Sonra,   iman ve İslam, bazılarına göre, “ومن يبتغ غير الاسلام دينا فلن يقبل منه  =Kim İslamdan başka bir din ararsa,  bilsin ki  kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” ayetine dayanarak birdir (aynı manadadır). Bazıları indinde, Allah’ın şu, “Bedeviler iman ettik dediler;  de ki, siz iman etmediniz. Fakat, “Müslüman olduk” deyiniz.”   Sözünden dolayı, iman ve İslam farklıdırlar. Ancak en doğru (sahih) olan söz, Ebu Mansur el Matürîdî’nin dediğidir: şüphesiz İslam, keyfiyetsiz Allah’ı tanımaktır. Bu marifetin yeri göğüstür. İman, Allah’ın Ulûhiyyetini bilmektir; bunun mahalli göğüsün iç kısmında bulunan kalptir. Marifet, Allah’ı sıfatlarıyla bilmektir; bunun mahalli, kalbin içinde fuad (gönül, yürek denilen) yerdir. Tevhid Allah’ı Vahdaniyetle bilmektir; bunun mahalli, kalbin içinde bulunan  yüreğin içindeki sırdır.  Bu (dörtlü)  Allah’ın şu sözünün misali gibidir; “O’nun nurunun misali, içinde lamba olan fanusa benzer.”   O zaman bu dört madde (ayetin devamındaki ana maddeler) ne  birdirler (aynıdırlar), ne de  başkadırlar. Bu dört madde  birleşince din olur. Eğer, bunu yaratan kimdir? Bilmiyorum veya namaz bana farz mıdır? Bilmiyorum veya  kafiri bilmiyorum veya  (cennet veya cehennem olarak onun ) yeri neresidir? Bilmiyorum derse kafir olur. Türk bölgesinde (Karakurum ve çevresi Sibirya’ya kadar olan bölge)  İslamın tümünü ikrar eder,  şeriatten hiçbir şey bilmez ve hiçbir şeyi yerine getiremezse o mümindir. (fetret devri insanı sayıldığı için) Bu da, Eş’arilerin ve Mutezilenin hilafına mukallidin imanının sıhhatine delalet etmektedir. Dedikleri şey,  risalette Allah’ın hikmetlerinin gitmesine sebep olur; çünkü taklit, şayet sahih olmazsa,  maksadı ifade edemez. Ancak, delil getirmenin derecesi taklitten daha âladır;  çünkü iman, Peygamber’in (s.a.v.) dediği gibi daha nurludur ( ve aydınlatıcıdır): “Şayet Ebu Bekr’in (r.a.) imanı bütün yaratıkların  imanı ile tartılsaydı, onun imanı tercih edilecek (ve ağır basacaktı).”  Yani, ziyade ve noksan bakımından değil,  nur bakımından… çünkü imanı ikrar ve tasdikin  ziyade olma ihtimali  yoktur (herkesin imanı o noktada eşittir).  İman ikrar ve tasdik olduğu zaman, iman yaratılmış olur. Bazıları, iman yaratılmamıştır, demektedir. Çünkü iman, Allah’ın yardımıyla meydana gelmektedir, o mahluk (yaratılmış) değildir   Biz deriz,  evet, fakat bununla kulun fiili Allah’ın fiili olmaktadır; böylece oruç ve namaz gibi iman da  mahluk (yaratılmış) olarak kalacaktır.


23- Sonra, İmanın nuru bütün organlara yayılır. Sonra o vücuttan bir uzuv koptuğu zaman, o uzva ait olan iman ondan kalbe gider. Çünkü iman bölünmez. Eğer, ademoğlu öldüğü zaman ruhu ile veya bedeni nereye gider? Denilse, biz deriz, ne bununla (ruhla), ne de onunla (bedenle) değil,  fakat, kul imana ehil  olduğu mana ile (Müslüman olarak) gider. Eğer,  o mana nedir? Denilse, biz deriz, o, mana gizlice (içsel) Allah’ın Aydınlatması (nurlandırması) dır. Eğer, (ölünce) diğer  amelleri nere gider? Denilse, biz deriz,  Allah’ın sevabı veya ikabı ile birleşir. Eğer Allah ne ile bilinir? Denilse, bazıları akıl ile demişlerdir. Bilakis mezheple…Allah’ın şu ayetine  istinaden O, kendisini bildirmesiyle bilinir: “Allah  kimin gönlünü İslam’a açmışsa o, Rabbinden bir nur üzere değil midir?”    

24- Sonra, yeis (ümitsizlik) imanı makbul değildir. Çünkü gabya inanmamıştır.


25- Sonra, imanda bizim ve şüphecilerin beyninde istisna vardır. Sihirbazların, “Musa ve Harun’un  Rabbi olan alemlerin  Rabbine inandık,  dediler.”   Sözü ve “işte gerçek müminler onlardır.”  kavli ile onları (şüphecileri) reddediyoruz.  Sihirbazlar getirdikleri imanda istisna da yapmadılar.Çünkü iman bir akittir, istisna onu  iptal eder.  Eğer, Allah’ın Nebisi (s.a.v.), “Şüphesiz biz de size kavuşacağız inşallah.”   Diyerek, vukuu muhakkak olmakla beraber ölümü istisna yapmıştır, denilse, biz deriz, Allah’ın Nebisi ölümde istisna yapmamıştır; bilakis o kabristandaki mevtalara kavuşma konusunda istisna yapmıştır. Çünkü, “bu, inşallah bir adamdır” demek caiz değildir. Eğer, mescid-i Haram’a girmek Allah’ın haber vermesiyle kesin bilinmektedir; bununla beraber istisna edilmiştir, denilse, biz deriz, “İnşallah” la murad, Allah dilediği zaman veya istisna “emin olmak” kelimesinin bizzat içine girmiştir, deriz. Eğer, ancak istisna son  için (akıbet, hatime) caiz, denilse; biz deriz,  bu durum bize göre,  vaciptir; bu konuda  söylenecek fazla söz yoktur;  söylenecek söz ancak, iman hakkındadır ve hatimeye hamledilen cevaz konusunda İbn Mesud’dan rivayet edilende veya ondan bir zellededir. Tekrar müracaat et!


26- Sonra, Eş’arilerin hilafına saadet şekavete, keza şekavet de saadete dönüşür. Eş’ariler  bu muhalefetten dolayı şunu söylediler: şüphesiz Ebu Bekr ve Ömer  radıyllahü anhüma putlara yaptıkları secde halindeyken (bile) iki mümindiler. Biz de, Allah’ın, “İnkar edenlere (sana düşmanlıktan) vazgeçerlerse, geçmiş günahlarının bağışlanacağını söyle.”   Kavli ile onları reddediyoruz. Şayet (putlara secde ederlerken) mümin sayılsalardı, affetmenin  faydası  giderdi (bir anlamı kalmazdı). Aynen bu ayette olduğu gibi, “Allah  dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır.”  Yani, günahları siler, tövbeyi sabit bırakır. Eğer, tebeddül (saadetin şekavete, şekavetin de saadete dönüşmesi) Allah’a zahirdir (açıkça bildiği) tartışılmazdır, denilse, biz deriz, Levh-i Mahfuzda yazılı olan kulun sıfatıdır, Allah’ın kazasına gelince, o, değişmez.


27- Sonra, bu zamanda emir ve nehiy kalkıyor. Çünkü matematiksel yönüyle değil (ihtiyaca binaen). Bundan dolayı, bozgunculuk ve kan dökme bulunduğu içim, kılıçla zalim idareciye baş kaldırılması caiz değildir.


28- Sonra, büyük günah  işlemekle (işleyen) kafir olmaz. Hariciler ve Mutezile, tövbe etmeden öldüğü zaman kafir olur ve ayetle  ebedî  ateşte kalır, demektedirler. Biz deriz,  bundan murad,  nakille (adam) öldürmeyi helal kabul ettiği zaman böyledir veya bundan uzun zaman (cehennemde kalacağı) kastedilir. Keza,Hz.Muhammed’in (s.a.v.) sözünden şu muraddır: “Kim namazı kasten terk ederse, kesin kafir olur.”  Çünkü, şayet (büyük günah işleyen) kafir olsaydı, fasıkın şahadetini  açıklamasını emretmezdi veya Mâiz’e (r.a.) İslama dön diye emrederdi.  Mürcie,  (Muaz b. Cebel ile Humuslu bir gencin arasında geçen bir hadisede) o gencin sözüne istinaden , imanla beraber hiçbir şey zarar vermez, demektedirler.  Biz deriz,  o gencin, “İmanla beraber hiçbir şey zarar vermez.” Sözü, yani,  iman büyük günahla kalkmaz (kişi imansız olmaz). Çünkü bu durum korkunun düşmesini gerekli kılar.


29- Sonra, Mutezile ve Cehmiyye’nin hilafına bizim nezdimizde kabir azabı haktır. Çünkü Mutezile ve Cehmiyye, biz görüyoruz ve müşahede ediyoruz ki, ölü görünürde bizim acı vermemizle elem duymuyor. demektedirler. Keza, gaipte de böyledir. Bundan dolayıdır aynı guruplar camit maddelerin tesbihini, mîzanı, sıratı, iman ehlinin ateşten çıkmasını ve  mîracı inkar etmektedirler. Biz, akıl acizdir, diyoruz. Peygamber (s.a.v.), “Allah’ın yaratıkları hakkında tefekkür ediniz; Allah hakkında (künhü hakkında) tefekkür etmeyiniz.” Yani, aklınız zayıf olduğundan dolayı (Allah’ın künhü hakkında tefekkür etmeyiniz). Buna delil Allah’ın şu kavlidir: “Onlara iki kez azap edeceğiz.”  Yani, bir defa kabirde, bir defa da kıyamette…Keza ondan önce de bir azapla…Keza, “En büyük azaptan önce, onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız; olur ki (imana) dönerler.”  Yani kabir azabı. Keza, “O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”  Ve “Biz,  kıyamet günü için adalet terazilerini kurarız.” 


30- Sonra, Ehl-i Bidad ve Ehva ateştedir, hadisle sabittir. 


31- Sonra, Kaderiye ve Mutezilenin  hilafına cennet ve cehennem (halihazırda) yaratılmış haldedirler. Çünkü Allah aciz değildir ki, ihtiyaç vaktinde yaratsın. Bizim için delil, Allah’ın şu kavlidir:“Takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”  Onların sözü, verdiği haberde Allah’ın yalanlanmasına (götürür) sebep olur; çünkü cennet ve cehennem bir şeydir;  kıyamete ise şey denilmez, çünkü,Mutezilenin hilafına (kıyamet) mevcut değildir. Çünkü Mutezile,kıyametin yaratılmış  olduğunu söylemektedir, ancak kıyamet görünmemektedir, kişi ölünce, Peygamber’in (s.a.v.), “Kim ölürse kesinlikle kıyameti kopmuştur.”  Sözüne dayanarak ona kıyamet görünür. Biz deriz, bunun manası (ölen kişiye) saadet ve şekavet durumu görünür demektir. Sonra, cennet ve cehennem Mutezile ve Kaderiye nezdinde fena (yok) olacaklar. Çünkü cennet ve cehennem amellerin  sevabı (neticesi)dir, onlar da sınırlıdır (sona erer). Bizim için (delil olarak) Allah’ın şu kavli vardır: “Onlar için tükenmeyen bir mükafat vardır.”  Keza, “Tükenmeyen ve yasaklanmayan, sayısız meyveler içindedirler.” Eğer, (cennet ve cehennem halihazırda var olmaları) Allah’ın bekasıyla beraber O’na ortaklığa sebep olur, denilse,  biz deriz, şirkete sebep olmaz, çünkü cennet-cehennem (daha önce) yoktular ki, hatta şimdi (sonradan yaratılmış olarak)  şirkete sebep olsunlar!


32- Sonra, şüphesiz bütün melekler masumdurlar; itaat için yaratılmışlardır. Harut ve Marut ve şeytanlar ise ancak şer  için (yaratılmışlardır). Sadece onlardan birisi Müslüman olmuştur, o da Hamme b. Heyyim’dir


33- Sonra,  insanlar ve cinler fıtrat üzere yaratılmışlardır. Mutezile ve Eş’ariler nezdinde fıtrat İslamdır. Bundan dolayı kafir, kendi fiiliyle kafir olmaktadır, demektedirler. Ehl-i Sünnet ise,  fıtrat, Allah’ın şu kavlinden dolayı yaratılış demektir: “Allah’ın fıtratına.”  Yani, Allah’ın yaratması (anlamınadır). Şu da aynı manadadır: “Her doğan İslam  fıtratı (yaratılışı) üzere  doğar; ancak ana-babası o çocuğu Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır, hatta dili ile onu telaffuz edene kadar. Yani, eğer  o çocuk doğduğu fıtrat üzere bırakılsa (terk edilse), o hilkatle yaratanına (O’nun varlığına) delil getirebilir. Ancak ebeveyni onu Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır, yani, (çocuğun Yahudi veya Hıristiyan) olmasına sebep olurlar. Şayet Allah gökte midir, yerde midir? Bilmiyorum dese, kafir olur. Çünkü bu bir mekan tevehhümdür; keza, Allah arşta mıdır? Bilmiyorum dese,  kafir olur. Eğer, Musa  ve İsa (aleyhimesselam) nebi midir,  değil midir? bilmiyorum, sözünün hilafına, Lokman ve  Zülkarneyn nebi midir, değil midir? bilmiyorum dese kafir olmaz. Çünkü Musa ve İsa’nın (a.s.)  peygamber oldukları hakkında nas (ayet) vardır. Şayet yarın kafir olmaya niyet etse, o saatte kafir olur. İnanmaksızın, bizzat tercihi ile olduğu zaman küfür kelimesini diliyle söylese kafir olur.


34- Yezide lânet etmek caiz değildir; çünkü fasıktır, affedilmesi caizdir.


35- Sonra, emirleri yapmak, yasaklananlara da son vermek için, resullerin gönderilmesi sabittir. Bir gurup resullerin gönderilmesi sabit değildir, demiştir. Çünkü Allah emredilen şeylerle menfaatlenmez, yasaklanan şeylerden de zarar görmez;  kendisinde fayda olmayan bir şeyi emretmek hikmetsizliktir (sefeh).  Biz deriz, emirde, emredilen şeyin faydasının hikmeti vardır. Ama onların sözüne gelince, eğer, güzellik ve çirkinlikleri açıklamak içinse,  bu konuda akıl için yeterlilik vardır (güzeli-çirkini akıl da anlayabilir, peygamberlerin gönderilmesine gerek yoktur). Biz deriz,  aklın, ne şer’î meselelerde, ne de eşyanın tabiatlarını bilmede fonksiyonu vardır.

36- Sonra,  evliyanın kerameti sabittir (vardır). Mutezilenin şüphesine gelince, onlar şöyle demektedirler: şayet evliyanın kerameti (nin var olması) caiz  olsaydı, insanlar,  mucize ile kerametin arasını ayırt etmekten âciz olurdu. Biz deriz, mûcize, kerametin hilafına, (nübüvvet) dava edildiği vakit ortaya çıkan şeydir.(keramet her an ortaya çıkan şeydir.) Sonra, kerametin reddi, Hz.Meryem’in kerametinin zikredildiği âyetin inkarına götürür: “Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada  bir rızık bulurdu.”  Ve Belkıs’ın  tahtının zikredildiği  ayeti ve Hz. Ömer’in, “Ey Sâriye! Sırtını dağa ver, dağa ver!”  hadisini inkara götürür.


37- Sonra,  cinler ve insanlar masum değildirler. Ancak Resuller ve Nebiler büyük günah işlemekten masumdurlar. Çünkü onlar, büyük günahtan masum olmasalardı,  yalandan uzak duramazlardı. Fakat, şefaatleri zayıflamasın diye küçük günahtan masum değildirler. Çünkü imtihan edilmeyen, musîbetlerle sınanana karşı şefkatli davranamazlardı. Mutezile,  peygamberler, küçük-büyük bütün  günahlardan masumdurlar; çünkü onlar şefaati  görmeyecekler, demektedir.


38- Sonra, Resuller, Cebrail vasıtasıyla kendilerine vahyolunan kimselerdir. Nebiler ise, Cebrail dışında başka bir melekle vahyolunan veya kendilerine rüyalarında (gerçekler) gösterilen veya ilham edilen kimselerdir.


39- Sonra, peygamberlerden meydana gelen zelle (sürçme,hata), o, vahy  gelmeden önce bir şeyi yapmalarıdır. Hz.Davud’un (a.s.) vahy gelmeden önce Orya’nın (اوريا)  eşi ile evlenmesi gibi; veya en üstün olanı terk edip sadece üstün olana meyletmesi; Hz.Âdem’in, Allah’ın ismine hürmeten nehyi terk etmesi gibi; hatta Allah şöyle buyurmuştur: “(Bu suretle) Âdem Rabbine âsî olup yolunu şaşırdı.”  Bu durum mani olma vechine göredir; yoksa büyük günah ve suç işlemeyi gerçekleştirmek değildir; Allah’ın dediği gibi: “Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulmadık.” 


40- Sonra, en doğru olan ki, şüphesiz  Hz.Muhammed(s.a.v.)  Hz.Âdem’den     daha üstündür. Hz.Muhammed’den sonra(sıra itibariyle)gelen peygamberler mahlukatın en  üstünüdür; sonra, Muhammed ümmetinin en üstünü Ebu Bekr, sonra Ömer, Osman, sonra Ali (Allah hepsinden razı olsun). 


41- Sonra, Nebiler gibi insanoğlunun seçkin kimseleri, meleklerin havaslarından üstündür; meleklerin (Cebrail, Mikail, Azrail ve İsrafil gibi) seçkinleri (hasları) insanoğlunun avam kısmından daha üstündür; insanoğlunun avam kısmı, meleklerin avam kısmından daha üstündür. Ama Rafiziler, “Allah’ım! Yaratıklarının sana en sevgili olanını bana getir, benimle beraber bu kuştan yesin.”   Rivayetine dayanarak hz.Ali’yi, hz. Ebu Bekr ve sahabilere karşı üstün görmektedirler. Hemen akabinde hz.Ali Resulullh’a (s.a.v.)geldi; çünkü hz.Ali sahabenin en yiğidi, küfürden en uzak olanı ve en bilginleri idi. (Ebu Bekr’in  üstün olduğuna dair) Ehl-i  Sünnetin delili şu hadistir: “Ebu Bekr size oruç ve namazı ile değil, kalbindeki vakarı ile üstündür.” İbn Ömer’den (r.anhüma) rivayet edilmiştir. Biz, Resulullah(s.a.v.) aramızdayken şöyle derdik:Muhammed ümmetinin en üstünü Ebu Bekr, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali (r.Anhüm). “Yaratıkların en hayırlı olanını bana getir, mervi  hadisi, üstünlüğün Nebilere karşı olmasını gerektirmez. Onların, (hz.Ali hakkındaki söyledikleri) daha cesur, daha bilgili sözlerine gelince, bu memnudur (kabul edilemez). Ehl-i Sünnet’in bazısı, Hz.Ali’yi, hz.Osman’a karşı üstün tutmaktadırlar. Sonra bazıları hz.Aişe’nin derecesi Peygamber (s.a.v.) ile beraber  yükselmektedir. Bazıları ise, hz. Fatıma (daha üstün) demişler. Çünkü hz.Aişe’nin derecesi peygamber’e (s.a.v.) tabi olarak yükselmiştir.


42- Sonra, umuma göre, Nebilerden ve Resullerden sonra imamet haktır. Bazıları,  imamet vacip değildir, demektedirler. Çünkü, ancak zulmü ve fitneyi defetmek için imama ihtiyaç duyulmaktadır; onlardan sakınmakla da ihtiyaçsızlık vaki olur. Biz deriz, imam seçmek,  ashb-ı kiramın, Resulullah’ın vefatından sonra yaptıkları ittifaktan dolayı vaciptir; ihtilaf (imametin gerekliliği konusunda değil), ancak, kimin imam olacağını tayin ve tesbit etme konusundadır. Sonra imamın Kureyşli olması gerekmektedir. Rafiziler, (imamet) ancak Haşimilere uygundur, dediler ve hz.Ali ve evlatlarını belirlediler (kararlaştırdılar). Biz deriz, (imamet konusundaki) hadis mutlaktır (şu olsun kaydı yoktur). Şu kabileye ait de, öbürüne değildir, diye bir tahsis yoktur. Sonra,  imamın (günahlardan) masum olması, Peygamber’in (s.a.v.) şu hadisine istinaden şart değildir: “Her iyi ve kötü imamın arkasında namaz kılınız.”   Çünkü  bir şeyin yasak ve  serbestliği,  Resullerin hilafına kitap ile sabittir. Rafiza ise,  imamda masumiyet şarttır, demektedir. Keza, imamın müçtehid olması da şart değildir. Ama güçlü, cesaretli, savaş ve çatışma  taktik ve tekniklerini bilen, hükümlerin uygulanmasına kadir birisi olmasının şart olması gerekir.


43- Sonra, Peygamber’den (s.a.v.) sonra hilafet,  şu rivayete göre otuz sene olacak: “Benden sonra hilafet otuz senedir; melik olacak, sonra benbizya (birbirlerini ısıran, fitne fesat çıkaranlar) olacak.”  Peygamber’den (s.a.v.) sonra ilk halife,  ashabın ittifakıyla Ebu Bekr (r.a.)’dir;  hatta Ömer şöyle demiştir: “Allah Resulü dinimizin işlerinde sana razı olmuş da, biz dünya işlerinde senden razı olmayalım mı?”  Rafizilerin,  Ebu Bekr, Ali’nin hilafet hakkını gasp etti,sözü batıldır; çünkü, bu gaspın zulüm olacağına dair sahabenin icmaı ile söylenmiş bir söz vardır (ki böyle bir gasp yoktur). Bir de Hz. Ali’nin, hz. Ebu Bekr’e (önce) bey’at etmeyip, sonra istemeyerek bey’at ettiğini iddia ettikleri husus vardır. Biz deriz, eğer hz Ali, hz. Ebu Bekr’in hak üzere olduğunu bilmekle beraber bey’atten imtina ettiyse, bu batıldır.  Ali’nin bunu yaptığı düşünülmez. Eğer, onun (Ebu Bekr’in)  batıl üzere olduğunu bilmekle beraber bey’at etmiş olursa, bu da caizdir; fakat onun iddiasına göre, kılıcının meşhur olmadığı (harekete geçmediği) ve onu da engellemediği delili ile  batıl üzerinde olmaz; 


Sonra, hz. Ebu Bekr’in hilafeti sabit olunca, Ömer’in hilafeti de sabit olur. Çünkü, hz.Ömer’i halife atayan hz. Ebu Bekr’dir. Sonra,  şüphesiz Ömer hiç kimseyi halife atamamış, altı kişiden birini seçmek için işi şuraya bırakmıştır; altı kişiden birisi hz Osman’a bey’at etti ve geri kalanlar da buna razı oldular; böylece ittifak meydana geldi. Sonra, hz.Osman’ın vefatından sonra, hz.Ali’nin hilafeti üzerinde sahabe ittifak etti. Sonra, kitapta adları geçen altı kişi şunlardır: Osman, Ali, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr, Sa’d b. Ebî Vakkas,  Ridvanüllahi Teala aleyhim ecmain.


Dipnotlar

40. Buharî  a.g.e, I,102-103, bab, 28.  41. Maide, 5/45.  42. Bakara, 2/143.  43. Talak, 65/11.  44. Âl-i İmran, 3/85.  45. Hucurat, 49/14.  46. Nur, 24/35.  47. Taftazanî, Saduddin Mesud b. Ömer b. Abdillah, Şerhu ‘l Makasıd  Fî  İlmi’l Kelam, Pakistan, 1401/1981, II, 262; Hakemî,  Hafız b. Ahmed b. Ali, Mearicü’l Kabul Bi Şerhi Süllemi’l Vusul, Daru İbni’l Kayyim, 1410/1990, III, 1011, bab,2, Tefasıli Ehli’l İman;Aclunî, İsmail b. Muhammed b. Abdilhadî, Beyrut, 1418/1997, II, 149, hadis no:2128.  48. Zümer, 39/22.  49. Â’raf, 7/121-122.  50. Enfal, 8/4,74.  51. Müslim, Ebu’l Hüseyin Müslim b. el Haccac, Sahihu Müslim, İstanbul,1401/1981, I, 671, bab, 35, hadis no:104. 52. Enfal, 8/38.  53. Ra’d, 13/39.  54. Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası,  içinde ebediyen  kalacağı cehennemdir. Nisa, 4/93.  55. İbn Mace, Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid el Gazvînî, Sünen-ü İbn Mace, İstanbul, 1404/1981, II, 1339, bab,23, hadis no, 4034.  56. Mâiz sahabeden biridr. Büyük bir günah işlemiş,  bunu Peygamberimize itiraf etmiş, o da recm uygulamış; ama Mâiz’e imanını tazele teklifinde bulunmamıştır.  57. Eş’arî, Ebu’l Hasen Ali b. İsmail b. İshak b. Salim b. İsmail b. Abdillah b. Musa b. Ebi Bürde b. Ebi Musa, el İbane An Usuli’d Diyane, Kahire, 1397/1975, Babü’l Mes’eleti, I, 118.  58. Tevbe, 9/101.  59. Secde, 32/21.  60. İsra, 17/44  61.Enbiya, 21/47.   62. Nesaî, Ebu Abdurrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali, Sünen-i Suğra Li’n Nesaî, Halep,1406/1986,  III, 188, hadis no: 1578.  63. Âl-i İmran, 3/133.  64. Aclûnî,  İsmail b. Muhammed b. Abdilhadî, Keşfü’l Hafa Ve Müzilü’l İlbas, Beyrut, 1418/1997, II,  250, hadis no: 2617.  65. Fussılet, 41/8.  66. Vakıa, 56/32,33.  67. Rum, 30/30.  68. Âl-i İmran, 3/37.  69.Razi, Ebu Abdullah Muhammed b. Ömer b. el Hasen b. el Hüseyin, Mefatihu’l Gaybi Beyrut, 1420/1999,, 433; Taftazanî, Saduddin Mesud b. Ömer b. Abdillah, Şerhu’l Makasıd Fî İlmi’l Kelam,  Pakistan, 1401/1981, II, 204.  70. Tâ Hâ, 20/21.  71. Tâ Hâ, 20/115.  72. Heysemî,  Nureddin Ali b. Ebi Bekr b. Süleyman, Keşfü’l Estar An Zevaidi’l Bezzar, Beyrut, 1399/1979,III, 194.  73. Et Tavil, Rızk, Medhal Fî Ulûmi’l Gıraat, Mektebetü’l Faysaliyye, 1405/1985, I, 82; Gazalî, Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed, Kavaidü’l Akaid, Lübnan, 1405/1985, I, 116, bab,39; Aclûnî, a.g.e, II,170, hadis no:2226.  74. İbn Ebi’lİzz,  Sadruddin Muhammed b. Alaiddin Ali b. Muhammed, Vüzaratü’ş Şuûni’l İslamiyye,  ve’l Evkat ve’l Daveti ve’l  İrşat,1418/1996, I, 365.  75. Beğavî, Ebu’l Kasım Abdullah b. Muhammed b. Abdilaziz b. Merzüban b. Sabur b. Şahinşah, Mecmûu’s Sahabe,  Küveyt, 1421/2000, IV, 368; İsbehanî, Ebu Nuaym Ahmed b. Abdillah b. Ahmed b. İshak b. Musa b. Mehran, Tarihu Esbehan= Ahbaru Esbehan, Beyrut, 1410/1990,I, 295.