Tasavvuf Dinin Özünün Özüdür

e-Posta Yazdır PDF

 

Tasavvuf, kimi kaynaklara göre “soft”tan, kimilerine göre “Safa”dan, kimilerine göre “suffa”dan geldiği tartışılan bir kavramdır. Bu kelime hicretin ikinci asrında bir şekilde doğup gelişmiş ve Kur’an-ı Kerimdeki “Tezkiye” kelimesinin yerine kullanılmıştır.
             
“O öyle bir Allah (c.c.) ki, önceleri apaçık bir dalalet içinde oldukları halde, ümmilere, kendilerinden, onlara Allah’ın ayetlerini okur, onları tezkiye eder (temizler), onlara kitap ve hikmeti öğretir bir resul gönderdi.” (Cum’a Suresi, ayet:2) Bu tezkiye, nefislerin tezkiyesidir, ruhların tezhibidir. Bu tezkiye, ruhun bütün faziletlerle bezenmesi, nefsin bütün kötülüklerden arınmasıdır. Bu tezkiye, bu temizlik, tarihte eşi bulunmayan, yüksek, faziletli, salah yolunda örnek bir topluluk meydana getiren Ashab- Kiramın ihlâs ve ahlak içinde geçen hayretengiz hayatlarında misallerini bol bol gördüğümüz tezkiyedir. Bu tezkiye cihanda misli bulunmayan asr-ı saadet fert, toplum ve devletini oluşturan bir tezkiyedir.
           
Bizler, Allah’ın elçisinin bu tezkiyeyi “ihsan” kelimesiyle ifade ettiğini görüyoruz. Muttefekun aleyh olan Cibril hadisinde Peygamber efendimize soruldu: “ ihsan nedir, Ya Rasulallah? Buyurdu ki: “Allah ‘ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Eğer sen O’nu göremiyorsan, O seni görüyor.” İhsan, her müminin büyük bir iştiyak ve özlemle beklediği ve uğruna ciddi gayretler sarf edeceği yakînî bir keyfiyet ve derunî bir iç halidir.
           
Bizler, Şeriatı ve Peygamber (s.a.s)’den rivayet edilen şeyleri bir takım “Sözler ve Haller” olarak buluyoruz. Kitaplarda yazılı olanları da iki kısma ayrılmış olarak görüyoruz ki biri: Duygulara hitap eden iş ve hareketlerden ibarettir. Mesela: Kıyam ve kuud, rukü ve sucüd, tilavet ve tesbih, dua ve zikr birçok hüküm ve amel… Bunları rivayet ve tedvin yönünden Hadis; İstinbat ve istihraç yönünden Fıkıh meydana gelmiştir. Muhaddis ve Fakihler bu vazifeyi yerine getirmişler, dinin esaslarını ümmet için korumuşlar ve onların amel etmelerini kolaylaştırmışlardır.
           
İkinci kısım ise, yukarıdaki iş ve hareketlerin (ibadetlerin) edası sırasında onlarla bulunması gereken bir takım Batınî keyfiyettir. Peygamberimiz efendimiz (s.a.s) bunlara, kıyam’da ve kuud’ta rukü, sucüd, dua ve zikir halinde, emredici ve nehyedici durumunda, evinin içinde ve cihad meydanında hep devam buyurmuştur. Bunlar, İhlâs, Allah nezdindeki ecir, sabır, tevekkül, zühd, gönül enginliği, cömertlik, edeb-hayâ, namazda duyulan huşu ve tazarru, duada hissedilen derunî samimiyet, dünyanın aldatıcı süslerinden el etek çekme, ahireti dünyaya tercih, Allah’a kavuşmaya karşı uyanan şevk vs… Bunlar imanî ahlak ve Batınî keyfiyettendir. Cesede göre ruh ne ise, şeriatın zahirine göre de batını odur. Bu unvan altına müstakil bir ilim, başlı başına bir fıkıh olabilecek bir çok âdab ve erkân, cüz’i ve tafsilî hükümler girmektedir. Eğer birinci kısmın şerhini, izah ve tafsilatını ve buna delalet eden tahsil yollarını tekeffül eden ilme “Zahirî Fıkıh” denirse bu Batınî keyfiyetin şerhini ve ona ulaşan yolları gösteren ilme de “Batınî Fıkıh” denmelidir. Bu anlamda Seyyid Ahmed er Rufai Hazretleri “ Tarikat aynuhu şeriat, şeriat aynuhu tarikattır” buyurmaktadır. Yani şeriat ile tarikatın ilişkisi zarf mazruf ilişkisidir. Ayrı şeyler olarak düşünülmesi asla mümkün değildir.
           
Biz, ister tezkiye diyelim, ister “fıkh-ul batın” diyelim, ister “tasavvuf” diyelim üzerimize düşen vazifenin farkında olalım. O vazifede, nefsin tezkiyesini, nefsin şer’i faziletlerle bezenmesini, nefsanî ve tabiî rezilliklerden arınmasını tekeffül eden; insanı, iman-ı kâmile ve derece-i ihsanın husulüne çağıran; Peygamberimizin ahlakı ile ahlaklanmağa, imanî keyfiyetinde ve Batınî sıfatında bizleri Peygamberimize ittibaya davet eden bu ilme değer vermek ve sahip çıkmaktır.
           
Müslümanların hepsi şunu kabul etmektedirler ki: Tezkiye, İhsan, Fıkh-ı Batın; Kitap ve Sünnetle sabit bir takım dini mefhumlar ve şer’î, ilmi hakikatlerdir. İnsaf ehli herkes Hakka boyun eğerek dinde böyle bir şubenin varlığını, onun erkân-ı İslam’dan bir rukün olduğunu kabul etmek zorundadır. Adına tasavvuf ve ya tezkiye diyin o, şeriatın rühu, dinin özünün özü, hayatın zarurî ihtiyacıdır. Esasen onsuz, ne dinin kemali, ne sosyal hayatın düzelmesi mümkündür; ne de gerçek manası ile İslamî yaşayışın bir tadı vardır. Hayatın kıvamı ancak, dinin “ihsan cephesi”nin ve derunî cephesinin hakikat olarak yaşanmasıyla mümkündür.
           
Hakikî tasavuf ehli, insanları ehl-i sünnet inancına, salih amele davet ederler. Ruhî hayatın bilgisi olan Fıkh-ı Batına ve İhsan derecesine insanları çekerler. Her asrın insanları için bu “nefes-i nebevî” yi yenilerler. Ümmete İman ve İhsan laboratuarında hazırlanmış yeni bir ruh üfürürler. Kalplerin Allah’a, cisimlerin ruh’a, cemiyetin ahlak’a, ulemanın Rabbaniyete karşı zayıflayan bağlarını yenilerler. Halk arasında, dünya hayatının ziynetine, mal ve evlat fitnesine ve şehvanî ihtiraslara karşı bir mukavemet unsuru olarak bulunurlar.
           
Hiç şüphe yok ki, bu seçkin insanlar – ihsan derecesine ulaşmış bu temiz ruh sahipleri- olmasaydı İslam toplumu, iman ve ruhaniyet cephesinde çoktan yıkılmış; azgın maddiyat dalgaları milletin iman bakiyesini çoktan yutmuştu. Eğer onlar olmasaydı, cemiyetin ahlak bağları kopar; hayatın ruhla olan münasebeti kesilir; kalplerin Allah’a olan bağı yok edilirdi. Eğer onlar olmasaydı ihlâs tamamen kaybolur; manevî hastalıklar ortalığı kasıp kavururdu.
           
Eğer onlar olmasaydı, riya, sum’a, makam mevki hastalığı, riyaset belası ortalığı sarardı. Eğer onlar olmasaydı, dinin en önemli özelliği olan tezkiye-i nefs unutulur ve insanlarda İhsana ulaşma arzusu diye bir sıkıntı olmazdı. Onlar, ümmetin en zor zamanlarında bu ümmete en zor şartlar altında en güzel hizmetleri sunmuşlardır. Mahmud Sami Ramazanoğlu, Mehmed Zahid Koktu, Hacı Şaban Efendi, Ali Haydar Efendi, Alvarlı Muhammed Lütfü Efendi gibi çevresine kandil olan unutulmaz hizmetler sunan mürşidler bunun en güzel örneklerindendir.
           
Tasavvuf tesbih çekmeyi öğrettiği gibi yeri geldiğinde de küffara karşı nasıl tetik çekileceğini de öğretmiştir. Gönüllü cephe komutanlığı yapan Sanamerli Seyyid Hacı Ahmed Baba Hazretleri gibi doksan üç harbinde ve İstiklal savaşında dergâhlarıyla birlikte savaşa katılan nice mürşidler vardır. Tasavvufun nasıl bir fonksiyon icra ettiğini düşünenler Bosna Hersek örneğine baksınlar. Makedonya örneğine baksınlar. Çeçenistan örneğine baksınlar. Doğu Türkistan örneğine vs. diğer bölgelere baksınlar. Bu kardeşlerimiz zulüm altında bu kadar yıllardır kalmalarına rağmen tasavvufun bereketli nefesiyle şu veya bu şekilde ayakta kalmayı başarabilmişlerdir.
           
Sözlerimizi sözlerin en güzeli olan bir ayet-i kerime ile noktalayalım: “Fakat (Allah şöyle buyurur): Kitabı öğretmekte olduğunuz ve ders alıp vermekte bulunduğunuz için Rabbanîler –Bütün fikirlerini Allah’a bağlamış kimseler- olunuz.” (Al-i İmran Surei, 79)