Sufilerin namazla ilgili ilk edebi,namaza ait bilgileri
öğrenmek, namazın farzlarını, sünnetlerini, adabını,
fazilet ve nevafilini bilmektir. Namaz için gerekli
olan konuları araştırmak, bunları ilim ehlinden sorup
öğrenmektir. Çünkü namaz dinin direği, ariflerin gözünün
nuru, sıddikların süruru, mukarreblerin tacıdır. Namaz
vuslat makamıdır. Hakka yakınlık, heybet huşu, haşyet,
ta’zim, vakar, müşahade ve murakabe mahallidir. Allah’a
münacattır. O’nun huzurunda durmak, O’na yönelmek ve
O’ndan gayrı her şeyden yüz çevirmektir. Namaz konusunda
avamın âlimleri taklit etmeleri; fakihlerin fetvalarına
başvurmaları yeterli olmakla birlikte, âlimlerin ruhsat,
fetva ve te’vil türü görüşlerine de güvenmeleri gerekir.
Çünkü ulemanın ruhsat ve fetvasının kaynağı, Allah’ın
yarattıklarına verdiği genişlik ve müsamahadır.
Sufilere göre abdest şöyledir: Gönlü yıkamadıktan sonra
elleri yıkamanın ne önemi vardır? Abdestte, namazda
aslında bizlerin manevî dünyamızı imar eden manevî yıkama
şekilleridir. Ehlullah abdesti şu şekilde değerlendirmiş
ve namaza kendilerini böyle hazırlamışlardır:
1. Ruhun abdesti: Ruhun, hayvanlık seviyesine ait bilgisizlikten
ve ALLAH'tan gayri şeyleri görme gafletinden arınmasıdır.
Bunu başarabilen kimsede Cenâb-ı Hakk'ı müşahede istidadı
gelişir ve kalb aynasında tecellî parıltıları yanmaya başlar.
Ruh ALLAH'tan gayrı şeyleri görmekten arınsa, Gaffar olan
ALLAH'ın nûru onu kuşatır. Kötü düşüncelerini temizlese takvâ
elbisesine kavuşur. Nefsin hîlelerini yıkasa, yani onların
tuzağına düşmekten arınsa, iç huzuruna ve itmi'nâna ulaşır.
2. Sırrın abdesti: Burada "sır", ruhun ruhu demek olup; onun
abdesti gösterişten (riyâ), arzu ve isteklerin esiri olmaktan,
kendini beğenmişlikten, baş olma tutkusundan, aşırı dünya isteği
ve mevki sahibi olma ihtirasından arınmaktır. Bunun sonuçları
şöyledir: Sır, riyâ ve nefsanî arzular kirini yıkadığı takdirde,
ihlâs nûru ortaya çıkar. Dünya sevgisinden arınırsa âhiret
sevgisi doğar. Hırs ve tamahkârlığını yusa, kanaat ve tevekkül
nurları görünür.
3. Kalbin ve gönlün abdesti: İki yüzlülük,
bozgunculuk ve kötü ahlâktan uzak durmaktır. Büyüklenme yıkanınca,
alçak gönüllük doğar. Çekememezlik kirleri yıkansa, iyilik;
düşmanlık yıkansa, ALLAH sevgisi görünür. Hıyanet kirleri
yıkansa, sözünde durma ve güven nûru doğar.
4.Dilin abdesti: Yalan, dedi-kodu, iftira ve boş sözden, insanların
ayıplarını merak etmekten ve gizli hallerini ortaya çıkarmaktan,
faydasız konuşmaktan uzak durmaktır. Yalan ve koğuculuk yıkansa,
doğruluk ve vefâ doğar. İftira ve itham etme yıkansa, sevgi görülür.
Faydasız ve boş söz bırakılsa yararlı şeyler konuşulur veya ALLAH'ın
adı anılır. İnsanların ayıplarını araştırma huyu temizlense hoşgörü
ışıkları parıldar.
5. Zâhir abdesti: Bu, bildiğimiz abdesttir.Yani
dînî bilgi olarak öğrendiğimiz şekilde, temiz su ile abdest
organlarını yıkamaktır. Sonuçları ise şöyle temenni edilir:
Abdest alan kimsenin yüzünü yıkaması, mahşer günü yüzünün nurlu
olmasına yol açar. Kolunu yıkayınca cömertlik nurları hasıl olur.
Ayrıca amel defterinin sağ eline verilmesi gibi bir lûtfa erişir.
Ayağını yıkayınca, manevî engelleri kolaylıkla geçme imkânı doğmuş
olur. İşte bu tür temizlik ve bu mânâda abdest alış, ALLAH'a yaklaşmayı
ve O'na kavuşmayı sağlar.( Ahmed Yesevi yolunun temsilcilerinden biri
olan Hazînî'nin bu yorumlarının tamamı için bk. Cevâhiru'l-ebrar,
s. 11-16, İÜK T.y. no. 3893.)
Sufilerin namaz konusunda edeplerinden biri de vakit gelmeden
önce namaza hazırlanmaktır. Bu sayede namazın makbul olan ilk vaktini
kaçırmamış olurlar. Bu ise ancak, namazın ilk vaktini bilmekle
mümkündür. Kul, namaz girmeden önce, namaz edebiyle edeplenince
sürekli namazda imiş gibi olur. Onun namaza kalkışı namazdaki
halinden uzak olmaz. Sufilerin namazdan önceki edeplerinden biri
murakabedir; kalbi her türlü havatır ve avarızdan, Allah’ın dışında
herhangi bir şeyin zikrinden korumaya çalışmaktır. Namzadan önce
bu hal üzere olanlar, namaza kalktıklarında adeta bir namazdan
başka bir namaza kalkıyormuş gibi kalkarlar.Namaza başladıkları sıradaki
niyet ve akidlerini namaz boyunca sürdürürüler. Namazdan çıktıklarında
tekrar namaz dışındaki huzur-i kalb haline ve murakabeye dönerler.
Adeta onlar, namazın dışında oldukları zaman da namazda imiş gibidirler.
Bu, onların, namaz edebidir. Nitekim Allah Rasülü (s.a) buyurmuşlardır
ki: “Kişi namaz vaktini gözetleyip bekledikçe namazda gibidir.”
(Buhari, Ezan, 30,36)
Anlatıldığına göre Sehl b. Abdullah iyice zayıflamıştı.
Hatta neredeyse yerinden kalkamayacak duruma gelmişti. Ancak namaz
vakti geldiğinde kendisine gücü iade edilirdi. Mihrabda kazık gibi
dimdik dururdu. Namazdan çıkınca da eski zayıf haline döner, yerinden
kıpırdamaya güç yetiremezdi. Sufiler edepleri gereği, imam olmaktan da,
Mekke’de ve başka yerlerde namazda ilk safta bulunma gayretinden de
hoşlanmazlar. Namazı uzatmayı da iyi görmezler. İmamet konusunda, kendileri
hafız da olsa, Fatiha ve zammı sureyi düzgün okuyan birinin ardında kılmayı
imamete tercih ederler. Çünkü Nebi (a.s) şöyle buyurmuştur: “İmam cemaatten
sorumludur.” (Tirmizi, Mevakit,39) İlk safta namaza durma kaygısı içinde
bulunmayışları, insanları izdihama ve sıkıntıya düşürmemek arzusudur. Çünkü
hadiste bu konuya dair gelen rivayet sebebiyle, ilk safta namaz kılma gayreti
içinde olanlar, izdihama neden olmaktadırlar. Sufiler ilk saf kaygısı
taşımamakla, halkı kendilerine tercih etmektedirler. Ancak ilk safta boş yer
bulduklarında da bu fazileti ganimet bilirler.
Sufilere göre namazın dört adabı vardır:
1- Seccade üzerinde huzur-ı kalb ile bulunmak,
2- Allah’ın huzurunda bilinç halini korumak,
3- Şüphe ve vesveseye düşmeden kalb huşuunu
yakalamak,
4- Beklenti içinde olmadan namazın rükünlerini
huzü ile yapmak. Çünkü kalp huzuru perdelerin
kalkmasına, bilinç hali ilahi azarın izalesine, kalp
huşuu kapıların açılmasına ve huzu hali sevabın
çoğalmasına medar olur.
Bilinç halinden uzak olarak
kılan sehve düşüp yanılır. Kalp huşuundan
uzak kılan ise hata eder. Huzuu olmadan kılan da
kendine acımasızlık etmiş sayılır. Bu dört özelliği
yerine getirerek namaz kılan ise, namazın tam hakkını
vermiş olur.
NİYET VE İFTİTAH TEKBİRİ EDEBİ
Hazırlığını tamamlayan ve ilk vaktinde namaza başlamak isteyen kimse,
iftitah tekbiri ile niyeti birbirine bağlı olarak yapmalıdır. Birinin
diğerini geçmemesi, aksine her ikisinin aynı anda olması gerekir.
Nitekim Cüneyd şöyle demiştir: “Her şeyin bir temizlik noktası vardır.
Namazın temizlik noktası ilk tekbiridir.” Bu söz, ilk tekbirin
niyetle birlikte olması gerektiğini, değilse namazın caiz olmadığını
gösterir. Çünkü tahrime tekbiri ve niyet, kulu namaza bağlayan akiddir.
Eğer bu bağ, sağlam olursa, bundan sonra namaza onu bozacak;
faziletini eksiltecek Batınî afetler giremez. Namaz kılana kalacak
olanda, niyeti ve bu akdi; yani niyetle beraber aldığı tekbirdir. İbn
Salim Şöyle demiştir: “Niyet, Allah ile, Allah için ve Allah’dan olur.
Niyetten sonra kula gelen afetler düşmandan; yani nefs ve şeytandandır.
Dolayısıyla onlar, şeytanın hissesine düşer. Şeytanın hissesi, çok da
olsa, Allah ile, Allah için ve Allah’dan olan az niyete denk olamaz.”
Ebu Said Harraz’a sordular. “Namaza ne ile girilir?” Şu karşılığı
verdi: “Namaza durmak demek, kıyamette Allah’ın huzurunda bulunmak gibi,
O’na yönelmektir. Sen ve O, karşı karşıyasınız. Arada tercüman yok.
Sen O’na yönelmiş münacat ediyorsun; büyük bir Melik’in huzurunda
bulunduğunun bilinci içindesin.” Ariflerden birine sordular: “İlk tekbiri
nasıl alırsın?” Şu karşılığı verdi: “Allahu Ekber diye ilk tekbiri,
elifin azameti, Lam’ın heybeti, hâ’nın kurb ve murakabesiyle sözümde ve
özümde Allah’dan başka bir büyük kalmayacak şekilde alırım.” Bir başka
sufi de şöyle der: “Sen tekbir aldığında O sana bakmakta ve senin gönlüne
agâh bulunmaktadır. Sağ yanında cennet, sol yanında cehennem olduğunu
düşünerek tekbirini al!”
KIYAM ADABI
Kul namaza dâhil olduğunda gönlünde, huzurunda bulunduğu Allah’dan başka
hiçbir şey olmamalıdır ki, Hakk’ın kelamını anlayabilsin ve her
ayetin manasına ve zevkine varabilsin. Çünkü insanın namazdan payı
bilinçle ve kalp huzuruyla kıldığı kadardır. Ebu Said Harraz, namazın
adabını anlattığı kitabında der ki: “Tekbir için ellerini kaldırdığında
gönlünde zat-ı kibriyanın azametinden başka büyük olmamalıdır. Tekbir
sırasında senin nezdinde Allah’tan daha büyük bir şey kalmamalıdır ki,
O’nun büyüklüğüyle gözünden ve gönlünden dünya ve ahiret duyguları silinip
gitsin.” Ebu Said Harraz’ın söylediklerinin manası şudur: Eğer Allahu
Ekber dediğin zaman, gönlünde Allah’dan başka büyük varsa, sen sözünde sadık
değilsin, demektir.
KIRAATTA EDEB
Kur’an ayetlerini gönül kulağıyla, adeta Allah’dan dinliyormuş gibi,
ya da Allah’a okuyormuş gibi bir müşahade ile okumaktır. Ebu Said Harraz
der ki: “Böyle düşünmek idrak ehli için yüce bir anlayıştır.”
RÜKÛ’DAKİ EDEB
Sırtını dümdüz yapıp yere eğilmek, böylece bütün mafsallarını arşa doğru
tutmaktır. Sonra da gönlünde Allah’tan daha yüce bir şey kalmayacak
şekilde O’nu yüceltmek ve nefsini bir toz zerresinden daha küçük
görmektir. Başını rükû’dan kaldırıp “Semiallahu li men hamideh” dediğinde
Allah’ın kendisini işittiğini bilmektir.
SECDEDEKİ EDEB
Secde sırasında kulun gönlünde kendisine Allah’tan daha yakın hiçbir
şeyin kalmamasıdır. Çünkü secde, kulun Rabbine en yakın olduğu durumdur.
Böyle olunca kulun diliyle de Allah’ı karşıtlarından tenzih etmesi gerekir.
Kulun Kalbinde Allah’tan daha büyük, O’ndan daha izzetli hiçbir şey
bulunmamalıdır. Kul namazını bu minval üzere tamamlar. Bu duyguların yanı
sıra, kulda kendini eritecek bir haşyet ve heybet duygusu bulunur. İçinde
kendisini namazdan daha ziyade meşgul edecek bir başka duygu bulunmaz.
Huzurunda durduğu zat yerine başkalarıyla meşgul duruma düşmemeye çalışır.
Kişi bu duygularla teşehhüde oturup dualarını okur ve selam verir. Bunların
hepsi, ne söylediğini ve kiminle muhatap olup kime münacatta bulunduğunu
bilen kişilerin halidir. Kul namaza girerken “Allahu Ekber” diyerek yaptığı
akdi, ancak bu suretle tamamlamış ve namazdan çıkmış olur.
(Bu yazının hazırlanmasında özellikle Ebu Nasr Serrac et Tusi’nin “El Lüma” adlı
eserinden faydalanılmıştır.)
| < Önceki | Sonraki > |
|---|













Yorumlar