Ölmeden Ölelim

e-Posta Yazdır PDF


Duyunca ürperdiğimiz, pek de duymak istemediğimiz Soğuk bir kelime ölüm. İnsan çoğu kez düşünmek bile istemiyor. Ama bu da bir hakikat ki hepimiz ölüme doğmuşuz. Doğmayan ölmez derler. Ölüm, doğanlar için kendisinden kaçılamayan bir son. Ölüme inanmayan yoktur ama kendisinin öleceğine inanan çok azdır. Ölüme inanmak, başkasının öleceğine inanmak değil, kendimizin her an ölebileceğimize inanmaktır. Aslında ölüm inancı alıp verdiğimiz nefesin son nefes olduğuna inanmak değil midir? Gerçekten bu sene, bu ay, bu hafta, bu gün öleceğine inanan bir insan ne şekilde bir hayat yaşar? Mümkün mü o insan Allah’ın emirlerini yapmasın? Mümkün mü okunan ezanları duymasın? Mümkün mü günah işlemeye cesaret edebilsin? İmam Hasan Basri (r.a)'a sormuşlar: “Ya İmam bir Müslüman dünya hayatında nasıl olmalı?” Cevap vermiş İmam: "Son nefesinde nasılsa öyle." Son nefes… Nice Allah dostlarını sabahlara kadar inim inim inleten son nefes. Benizleri solduran, tatları gideren son nefes… Ebu zer (r.a) der ki: Resulullah (s.a.v): "Hel eta a'lel insanı hınun mineddehri…(insan yaratılıp bahse değer bir şey haline gelmeden evvel…) -İnsan süresini- okudu bitirince: "Sizin göremediklerinizi görüyorum, işitmediklerinizi işitiyorum. Sema, üzerindeki meleklerin çokluğundan ve ağırlığından çatırdadı. Buna da hakkı var. Çünkü orada alnını yere koyup secde eden meleklerden, bir ayak koyacak boş yer kalmamıştır. Vallahi eğer benim bildiklerimi bilseniz, az güler çok ağlarsınız. Ve yataklarda hanımlarınızla (sabaha kadar) yatamazsınız. (Geceleri kalkar ibadet yaparsınız);  sokaklara çıkar, -günahlarınızın affı için- Allah'a yalvarırsınız. Vallahi, kesilen bir ağaç olarak yaratılsaydım (da sonumun ne olduğunu bilemediğim için sorumluluk taşımasaydım keşke). (Buhari, Tirmizi) 

Enes (r.a) şöyle dedi: Resulullah (s.a.v)'a ashabın bazı halleri anlatılınca onlara bir konuşma yaparak: "(Mânâ âleminde) bana cennet ve cehennem gösterildi. Hayır ve şerlerle dolu böylesine bir gün görmedim. Eğer benim bildiklerimi bilseniz az güler çok ağlarsınız" dedi. Resulullah'ın ashabı o günkü kadar hiç etkilenmemişlerdi. Başlarını ve yüzlerini kapattılar, ağlamaktan iniltileri duyuluyordu. (Buhari, Müslim, Tirmizi) Şimdi iyi düşünelim: Son nefeste bütün dünyayı bize verseler dönüp bakar mıyız? Son nefeste durumumuz nedir? Mesela Rabbimize karşı günah işlemeye cüretkâr olabilir miyiz? Öyleyse aslında her aldığımız nefes son nefesken neden ölüm bize gelmeyecekmiş gibi yaşıyoruz? Neden Rabbimize kulluğu sürekli erteliyoruz. Yarın yarın diyoruz ama, unutmayalım ki bu gün dünün yarını değil mi? Bu sene geçen senenin gelecek senesi değil mi? Bu yaz geçen kışın gelecek yazı değil mi? Erteliyoruz ha bire… Peygamberimiz (a.s) "yarın yaparım diyenler helak oldu" buyuruyor. Haşr süresinde Rabbimiz "Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Her nefis yarın için ne hazırladığına bir baksın" buyuruyor. Nedir yarın? Ölüm. Hepimiz o yarını bekliyoruz. Durum böyleyken her ölenle beraber ölüp, ölümle beraber yaşamamız gerekirken neden ölülerle birlikte ölümü de kabre koyuyoruz? "Ölmeden önce ölünüz" buyruğunca hareket etmemiz gerekirken neden hiç ölmeyecekmiş gibi ölümü hayatımızdan çıkarıp yok sayıyoruz. Niceleri bizim gibi bu hayallerdeydi ama şimdi onlar toprak altında. Sabah evinden çıktı akşam evine dönemedi. Akşam evine girdi sabah son çıkışla çıktı. Belki bizimde bu günün son günümüzdür. Hazır mıyız? Peygamberimiz buyuruyor ki: "Dünyada, garipmişsin gibi yahut yolcuymuşsun gibi ol. Akşama kavuştuğunda sabaha çıkacağına, sabaha kavuştuğunda da akşama çıkacağına ümitlenme. Sağlıklı zamanlarında hastalığın için, dünya hayatında da ahretin için hazırlık yap" (Buhari) Davetsiz misafir bu gün bizi ziyaret ederse ayak bağlarımız çözülmez mi? Eyvahlar çekmez miyiz? Ya Rabbi deyip Rabbimize yönelmek için neyi bekliyoruz. Peygamberimiz "insanlar uykudadırlar ölünce uyanırlar" buyurmuş. Acaba uyanmak için ölmemizi mi bekliyoruz? Mezarımızın üstüne baykuşların tünemesini mi? Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki: "Ağız tadlarını bozan, bütün ümitleri kıran ölümü çok düşünün" (İbn Mace) Ölümü düşünmek kuru kuruya düşünmek olmamalı. Bizzat ölmüşüz gibi ölüm yolculuğunun hakikatini yaşarcasına tefekkür etmeliyiz. Tabiî ki ölmek lazım. Ölümün ne kadar dehşet olduğunu bütün benliğimizde yaşamak lazım… Ölmeden önce kabre girmek lazım… Dünya hayatını kabirde yaşarmış gibi yaşayarak haramlara ölmek lazım… Ölmek… Kefeni kalbinin üzerine koymak… Ölmek… Haramlara sala okumak… Ölmek… Dünyayı kabre, kendini ölüye çevirip isyana, tuğyana ölmek, Mevla’nın rızasına firar etmek… Ölmek kendinden, hevasından, nefsinden kaçmak… Ölüm çok uzağımda, yetmiş seksen sene yaşarım hayallerindeyiz. Bu an bizim yaşımızda olup ta kemiği toprağa karışmış nice canlar var. İbret alan nerede? Her dem Mevla’ya yalvarıp "ya Rap bir nefes lütfet seni anayım" diyen nice emsallerimiz var. Biz bunun farkında bile değiliz. 

Kabrinde hesabını bekleyen nice senden benden sonra doğanlar var. Buna rağmen bu fanide baki kalacağım havalarındayız. Bir gün bir kenara çekilelim. Sessiz ve sakin evvelimizi ve sonumuzu düşünelim. Nerden gelip nereye doğru ne şekilde gittiğimizi… "Tefekkür gibi ibadet yoktur" buyurulmuş. Günlük ölümü düşünenlerin şehid sevabıyla ölecekleri haber verilmiş. Ölümü düşünmek ölümü dünyada yaşamaktır. Ve onun gereklerini yerine getirmektir. Ansızın Azrail (a.s)'in geldiğini, bizi çaresiz bıraktığını, teneşir, musalla derken bizi en çok seven eşimizin, dostumuzun kendi elleriyle kazdıkları kuyuya bizleri yatırdıklarını… Sonra orada artık dünyanın bizim için bir hiç olduğunu… Allah'la baş başa kaldığımızı düşünelim. Sorgu suali düşünelim. Kimsenin bize bir fayda sağlamayacağını düşünelim. Ezan okununca duymadığımız, adeta yerlere attığımız emri ilahiyi düşünelim. Hesabını veremeyeceğimiz günah yükünü düşünelim. Allah'ı hesaba katmadan yaşamanın ne demek olduğunu düşünelim. Korkunç değil mi? Ve bunlarında başımıza çok yakın bir zamanda geleceğini düşünelim ve kararımızı verelim. Ya hemen bu gün Allah'a O'nun istediği gibi bir kul oluruz ya da nefsimiz bizi her gün her gün yarınlara atar. Efendimiz (a.s) şöyle buyuruyor: "Ölümün Mutlaka geleceğine inanıp sonrada sevinen kimseye hayret ettim. Cehennem ateşine inanıp da gülüp oynayan kimseye hayret ettim. Kadere inanıp sonrada kendisini telaşa sokan kimseye hayret ettim. Dünyanın kararsız olduğunu bilip, ona bağlanan ve kalbini ona kaptıran kimseye hayret ettim. Kıyamet gününde hesaba inanıp, sonra da hayır ameller yapmayan kimseye hayret ettim." (İbn Hibban) 

"Ne bu haliniz? Eğer ağız tadını bozan ölümü çok düşünseniz, sizi bu halde görmezdim. Ümitleri kıran ölümü çok düşünün. Çünkü kabir her gün bu sözleri mutlaka tekrarlar: "Ben gurbet ve ayrılık eviyim. Ben yalnızlık eviyim. Ben toprak eviyim. Bana gelenleri toprak ediciyim. Ben kurt ve böcek eviyim. Bana gelen ölüler kurtlanır, böceklere yem olur." Mümin bir kulun cenazesi gömülünce kabir ona: "hoş geldin, sefalar getirdin. Üzerimde yürüyenlerin arasında en çok sevdiğim sendin. Bu gün benim himayemdesin. Pek yakında sana yapacağım iyilikleri göreceksin" der ve Allah kabri ona gözünün alabildiği yere kadar genişletir ve kabrine cennetten bir kapı açılır. Facir ve kâfir bir kul defnedilince de kabir ona: "Sana burada ne geniş yer var ne de rahatlık. Üzerimde yürüyenlerin arasında en sevmediğim sensin. Biraz sonra seni bana bırakıp gittiklerinde benimle yalnız kalınca, göreceksin sana ne işkenceler yapacağım" der, hemen üzeri daralmaya başlar. Kabir o kadar daralır ki kaburga kemikleri birbirine girer." Hz. Peygamber bunu söylerken parmaklarını birbirine geçirdi ve kabir azabını anlatmaya devam etti: "Ona azap etmek için yetmiş yılan gönderilir. Eğer onun bir tanesi dünyada olsa, nefesinden çıkan zehirin etkisinden yeryüzünde hiçbir şey bitmez. İşte o yılanlar kıyamet gününde hesaba çekilinceye kadar- ona azap ederler." Resulullah (s.a.v) sözlerini şöyle bitirdi: "Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurlarından bir çukurdur." (Tirmizi) 

Abdullah b. Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet olundu: Resulullah (s.a.v): "Allah'tan hakkıyla utanın" dedi. Biz: "Ey Allah'ın Nebisi! Elhamdulillah, Allah'tan utanıyoruz" dediğimizde: "O sandığınız gibi değil. Fakat Allah'tan hakkıyla utanma, dili, gözü ve kulağı haramdan koruman, karnına haram lokma tıkmaman, zinadan sakınman ve ölüp toprak olacağını düşünmendir. Ahireti isteyen dünya zinetini terk eder. İşte kim bunları yaparsa Allah'tan hakkıyla utanmış olur." buyurdu. (Tirmizi) Bera (r.a) der ki: Bir cenazede Resulullah (s.a.v) ile beraberdik. Kabrin kenarına oturdu, o kadar ağladı ki, gözyaşları toprağı ıslattı. Daha sonra: "Kardeşlerim! Kendinizi burası için, yani ahiret için hazırlayın" buyurdu. (İbn Mace) İbn Mes'ud (r.a) der ki: Hz. Peygamber (s.a.v) bir dikdörtgen şekil çizdi. Dışından ona paralel uzun bir çizgi çekti, o çizginin üzerine yanlamasına kısa çizgiler çekti. Ve bunu şöyle izah etti: "Dörtgenin içinde insan, etrafını saran çizgiler eceli, dıştaki çizgi insanın emelleri ve arzuları, yan çizgiler de ölümüne neden olan hadiselerdir. Bunların birinden kurtulsa diğerine, ondan kurtulsa öbürüne yakalanır, arzularına kavuşmadan eceli gelir ölür." (Buhari, Tirmizi, Nesai) Cabir b. Abdullah (r.a): Resulullah (s.a.v) bize yaptığı bir hitabesinde şunları söyledi: "Ey İnsanlar! Ölmeden önce gafleti bırakın Allah'a dönün, tevbe istiğfar ederek Allah'a kulluk edin. Sizi oyalayıcı işleriniz çoğalmadan yararlı işler yapmaya gayret edin. Çok çok sadaka vererek Rabbinizle aranızı düzeltin. Rabbinizin rızasını kazanmaya çalışın. Böyle yaparsanız rızkınız bol olur kazancınız çoğalır, yardım görürsünüz ve eksikleriniz tamamlanır." (İbn Mace) Evs oğlu Şeddad (r.a.) Resulullah (s.a.v)'in şöyle dediğini rivayet etti: "Akıllı kimse, nefsine hâkim olarak ölümden sonrası için hayır ameller işleyendir. Aciz ve başarısız olan ise, süfli arzularına uyup, tembel tembel yatarak Allah'tan ümit bekleyendir." (Tirmizi, İbn Mace) 

Dünya sarhoşluğu bizi öylesine kapladı ki artık ölümü konuşup düşünmek yerine daha çok dünyevi meşgaleleri düşünür olduk. Öleceğimiz gün ve saat belli olmasına rağmen gaflet perdesini gözlerimize çekip rahatlıkla farzları ihmal edebiliyoruz. Kabirdekiler hep kabirdeymiş, biz ise hep bu devrandaymışız gibi davranıyoruz. Hâlbuki onlar daha doğmamışlardı. Doğduklarında dedeleri torunum oldu diye sevinmişti. Şimdi onların torunlarının torunları olan bizler hayat sürüyoruz. Hayat kitabımızı yazıyoruz. Bir gün mutlaka o kitabı bize okutacaklar. Acaba o kitabı rabbimizin huzurunda okuyacak yüzümüz olacak mı? Yoksa “bu gün yer yarılsa da yerin altına geçsem” mi deriz utancımızdan… Hızlı bir şekilde o ana doğru gidiyoruz. Gelenler gittiler. Sıra belki de bu gün bizde… Kim bilir?

Her gün bir günah işlesek amel defterine yılda üç yüz altmış beş günah yazdırmış oluruz. Fazlasını siz hesaplayın. Günah işlemek çok kolay... Ya o günahı sildirmek? Sildirebilecek gönül var mı? Allah'a karşı işlediğimiz günahlardan dolayı pek öyle üzüntü duyduğumuz falan söylenemez. Bir çocuğun babasından para isterken gösterdiği samimi tavrı biz Allah'a karşı günahlarımızın affı konusunda gösteremiyoruz. Estağfirullah derken son nefeste ya da sırat köprüsü üzerindeymiş gibi ağlaya ağlaya yalvaran kaç Müslüman vardır. Nerde o azap ayeti okununca devesinden düşüp bayılan Hz. Ömer samimiyeti… Nerde o cennetle müjdelendiği halde kabirlerin yanından geçerken sıtmaya tutulmuş gibi ağlayıp titreyen Hz. Osman samimiyeti… Gönülde sevgi, korku olmayınca gözde yaş olur mu? Gönülde hararet olmayınca gözler yaşlanır mı? Korkmayan, ürpermeyen, endişelenmeyen bu halimiz ne olacak bizim? 

Ya Rabbi senin rızan için geceleri gözyaşı döküp, sabahlara kadar kıyamlarda duran Efendimiz (s.a.v) hürmetine bize samimi bir kalp, senin korkundan ağlayan göz nasip eyle. Ya Rabbi sana yönelip “estağfirullah” dediğimizde dilimizi de kalbimizi de samimiyetle dalgalandırıp kalp evimizi günah kirlerinden tertemiz eyle. Hz Ebu Hureyre (r.a)'dan rivayet edilen hadiste Resulullah (s.a.v)şöyle buyurdu: "Mü'min bir günah işleyince kalbine siyah bir nokta düşer. Eğer tevbe eder, hatasından döner, Allah'tan günahının affını dilerse, kalbi siyah noktadan temizlenir. Günah işlemekte devam ederse, noktalar çoğalır, kalbi tamamen kararır. İşte Kur'an'ı Kerim'de Allah'ın:"Hayır, öyle değil. Tam tersine işledikleri hatalar kalplerini tamamen karartmıştır" (Mutaffifin suresi:14) buyurması buna işarettir." (Tirmizi, Nesai) 

Her gün uykudan uyandığımızda o günün bize, bir son fırsat olarak verildiğini düşünerek hareket etmeliyiz. Son fırsat… O son şansı ya iyiye ya da kötüye kullanırız. Acaba bu gün hangisine kullandık? Bu gün şansımızı kötüye kullandıksa yarın için düşüncemiz nedir? Hep böyle mi yaşayacağız? Artık bir yerden başlamalıyız. Şeytan ve avenelerini sevindirip Allah'ı üzemeyiz. Ebu Umeyye eş Şabani der ki: Ebu Salabe el Huşeniye: "Kendi nefsinizi kurtarın" (maide 105) ayeti hakkında ne dersin?" diye sordum. O da: "tam yerinde sordun. Ben de o ayeti Resulullah (s.a.v)'a sorduğumda şöyle söylemişti": "Birbirinize iyilikleri ve hayır işleri tavsiye edin. Kötülüklerden ve zararlı şeylerden birbirinizi sakındırın. Cimriliğin çoğaldığı, süfli arzulara uyulduğu, ahiretin unutulup da hep dünya için çalışıldığı, herkesin kendi kendini beğendiği zamana ulaştığında kendi kendini düzeltmeye, kötülüklerden kendini korumaya çalış. İnsanları bırak, onlara uyma. İleride zor günler yaşayacaksınız. (Kötülükler çoğalacak) o zamanlarda kötülüklerden kaçınmak, elde ateş tutmak kadar zor olacak. O günlerde yararlı işler yapan, müslümanca yaşayan, aynı işleri yapan elli kişinin kazandığı ecir ve sevabı kazanacak. Resulullah (s.a.v)'i dinleyen ashap: "Ya Resulallah! Bizden mi, yahut o zaman yaşayan insanlardan mı elli kişinin sevabını kazanacaklar?" dediklerinde: "Hayır, sizden elli kişinin ecir ve sevabını kazanacaklar" buyurdu. (Ebu Davud,Tirmizi) 

Peygamberimiz buyuruyor ki: "Ey İnsanlar! Sanki ölüm bizden başkası için yaratıldı. Sanki o konudaki hakikat bizden başkası için vacip oldu. Sanki uğurlanan ölüler yakın bir gelecekte bize geri dönecekler. Onları kabirlerine indiririz ve sanki bizler onlardan sonra ebedi olarak yaşayacakmışız gibi miraslarını yeriz. Bize öğüt veren her şeyi unuttuk. Kendimizi her felaketten emin gördük. Günah olmayan bir yoldan kazandığı maldan Allah yolunda harcayana, ilim ve hikmet ehliyle düşüp kalkana ve mütevazı, fakir kimselerle beraber bulunanlara ne mutlu! Malının fazlasını Allah için verene, sözünün lüzumsuzunu tutup söylemeyene, sünnetin sınırları kendisine kâfi gelene ve bidata heves etmeyene ne mutlu!" (subhu'l-aşa) Bu gün kendi kendimize bir karar verip alışkanlıklarımızı gözden geçirelim. Yapmamamız gerekirken yaptıklarımızı terk edelim. Yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı da samimiyetle yerine getirelim. Kalp dünyamızda manevi bir devrim sayfası açalım. Muhasebemizi son günümüzmüş gibi gözden geçirelim. Kabirde yaşar gibi dünyada yaşayalım. 

Eğer hâlâ vaktimiz varsa… Allah'a emanet olun…