Mürşid Gerektir Bildire

e-Posta Yazdır PDF

Sohbet bereketiyle yetişen sahabe-i kiram, tabiin ve et bau’t-tabiin efendilerimizden sonra gelen nesillerde gözle görülen bir bozulma ve yozlaşma baş göstermişti. Daha çok dünyevî olana bağlanarak ahireti unutma, ahireti arkaya atma tarzındaki bu yaklaşım günümüzde de ümmetin birinci derdidir. Resulullah (a.s)’dan hemen sonra, İslam Ümmetinin “Asr-ı Saadet”in safiyet ve nuraniyetinden uzaklaşmasını ifade açısından, o devri yaşayan ve Muhammedî terbiyede yetişen Ebu Derda (r.a)’nın aynı havayı soluklamış Selman-ı Farisi’ye (r.a) yaptığı şu uyarı ne kadar düşündürücü ve asrımız adına da ne kadar korkutucudur: “Kardeşim! Sakın Resulullah (a.s)’ın sohbetinde bulundum diye aldanıp gaflete düşme! Biz efendimizden sonra uzun zaman yaşadık. Bu arada başımıza gelenleri Allah çok iyi bilmektedir.” (Ebu Nuaym, Hilye, 1, 214) 

Yine Ebu Derda (r.a), bir defasında yanındakilere şöyle demiştir: “Bu gün Resulullah (a.s) karşınıza çıkacak olsa; şu namazdan başka, O’nun ve Ashabının devrindeki şeylerden hiçbirini o günkü haliyle bulup tanıyamaz.” (Şatibi, el İ’tisam, 1 26) Hicri 157’de vefat eden el-Evzai, demiştir ki: Ya Allah’ın Rasülü (a.s) bu gün bizim karşımıza çıksa durumu nasıl bulurdu!” Hasan el Basri’nin (r.a) feryadı ise bir başka türlü: “Vallahi ben, Bedir savaşına katılmış yetmiş tane Sahabe gördüm. Genelde elbiseleri yünden idi. (Hal ve hayatları, Allah ile irtibatları öyle acaib ve farklı idi ki) onları görseydiniz: “Bunlar mecnun!” derdiniz. Onlar sizin hayırlılarınızı görselerdi: “Bunların hayırdan pek nasipleri yok!” der, şerlilerinizi görseler: “Bunlar hesap gününe inanmıyorlar!” derlerdi. (Ebu Nuaym, Hilye, 2, 134) 

Gün geçtikçe yalnızlaşan, kendi nefsiyle baş başa kalan, kendinden başkasının sesine kulak vermeyen günümüz insanının devası, acilen manevî bir kalb doktoruna başvurması ve onun dediklerini yerine getirmesidir. Tıbben kalbi rahatsız olan nasıl ki bir kalb doktoruna gidip teslim oluyorsa manevî olarak krizlerde boğulan da gidip öyle teslim olmalıdır. Gözü görmeyenin görene ihtiyacı vardır ama önce gözünün görmediğini bilmesi lazım. Kör köre rehberlik yapamaz. En büyük kör nefistir. Terbiye-i nefs yapmamış bir insanın nefsiyle baş başa kalması ne korkunç sorunlar doğurur! Mürşid mürşid olmalı. Sen kör elinden tuttuğun kör olunca iki kör nereye gidebilirsiniz. Şimdi, Ebu Hasan Ali en Nedvî’nin ifadeleriyle şu sorulara cevap bulalım: “Bu durumda, Müslümanların büyük bir bölümünün kendi inanç ve imanını yenilemesi nasıl olacaktı? Dinî sorumluluklarını ve görevlerini şuurla ve sorumluluk duygusu ile tekrar kabul etmelerinin, onlarda tekrar iman heyecanı, dinî cezbe doğurmanın, onların pörsümüş, ölmüş kalplerinde yeniden sevginin, muhabbetin sıcaklığını meydana getirmenin, darmadağınık olmuş güçlerine yeniden canlılık ve hareket getirmenin yolu ne olmalıydı? İşte bunun için, Müslümanların, samimi ve  muhlis bir Allah erine güvenmeleri ve bu güvenle ruhî ve manevi hastalıklarını tedavi edip, dinde doğru bir önder ve ışık bulmaları gerekli idi. Yukarıda değindiğimiz gibi; (İslamî) halifelik, bu görevinden habersiz olup bir kenara çekilmiş durumdaydı. Raşid halifeleri hariç tutarsak, diğer halifeler, değil Resulullah (a.s)’ı temsil ve ümmeti Kur’an ve sünnet çizgisinde terbiye etmek, içine düştükleri tutum ve durumlarıyla bu iş için zararlı ve bu yolda bir engel idi. Diğer taraftan bu makamı ehli olmadan işgal edenler yüzünden orası o kadar şüpheci, kuruntulu ve vehimli bir hale gelmişti ki, yeni bir teşkilat veya yeni bir davet ortaya çıktı mı, hemen onda bir siyaset kokusu buluyor, ona tahammül edemiyor ve ezip yok ediyordu.

Böyle bir durumda, Müslümanlarda yeni bir dinî hayat, yeni bir takva üzere kurulmuş düzen ve sisitem, yeni baştan hareket ve amel meydana getirmek için Allah’ın muhlis bir kulunun, Hz. Peygamber (a.s)’in yolu üzerinde, iman, amel ve şeriata uygun hareket etmeye söz verdirerek, intisab almasından başka ne yol vardı? Bir müslümanın böyle bir Allah erinin ve Peygamber varisinin elinde bey’at etmesi ile eski günahlarına tevbe ederek bir daha onlara geri dönmeyeceğine söz vererek imanını tazelemesinden, sonra da o peygamber vekilinin dinî kontrolü altında o kişide doğruluk, dürüstlük, iman harareti, sünnete bağlanma zevki ve ahret düşüncesini geliştirmekten başka, çıkar yol ne olabilirdi? 

İşte bir kâmil mürşide intisabın, onun manevî terbiyesine girmenin iç yüzü ve hedefi budur. Bu intisapla dinin samimi davetçileri dini yenileme, canlandırma ve Müslümanları ıslah etme işini yürütmüşler, yüzbinlerce, milyonlarca Allah kulunu imanın gerçek şekline ve ihsan mertebesine ulaştırmışlardır. 

Bu altın zincirin baş halkalarından ve Muhammedî güllerin demetinin en güzellerlinden birisi de Seyyid Abdulkadir Geylanî (k.s) idi. O’nun zamanında yüzbinlerce insan onun ortaya koyduğu usul ve edeb tarikatından faydalanarak imanın lezzetini tatmış, İslami hayat başlayarak, güzel ahlakı benimseyerek, kendini güzelleştirmiştir.” (Ebu’ Hasan en Nedvî, İslam Önderleri Tarihi,1, 291–292) Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Allah kimi (ilahi desteğini çekerek nefsinin eline bırakıp) saptırırsa, onu doğru yola iletecek bir veli bulamazsın.” (Kehf, 17)  Said Havva (r.a), bu ayetten şu sonuca varmıştır: “Bu ayetten anlıyoruz ki, (kişiyi hakka sevdirecek bir) mürşid veli bulunduğu zaman Allah’a davet en mükemmel şekilde yapılabilmektedir. Bir insan elini mürşidin eline koyup intisap ettiğinde bu, Allah’a ulaşmada ve Onun yolunda muvaffakiyette en güzel bir imkân olmaktadır. Esasen, peygamberler (aleyhimüsselam) Allah’a hidayette gerçek hidayet önderleri olduğu gibi, kâmil mürşidler de Allah Tealaya davet işinde peygamberlerin kâmil varisleridir. Belirttiğimiz gibi, Allah Teâlâ’ya davetin salahı için mürşid-i kâmilin varlığı çok önemli ve zaruridir.” (Said Havva, Ruh Terbiyemiz, 333) “Şeyhin (kâmil mürşidin) görevi, müridi ilmî ve ruhî yönden terbiye olduğuna göre, küfür ve dinsizliğin kol gezdiği asrımızda acaba şeyhin görevi ne olmalıdır ve müridlerin terbiyeleri üzerinde etkileri nelerdir? Yine müslümanların ilahi rıza ve takva hedefi üzere kurulmuş bir devlete sahip olmadıkları günümüzde şeyhin rolü nedir? Müslümanların bir vücut, bir saf ve Allah için bir cemaat olması için şeyhle halka arasında ilgi nasıl olacaktır?” “Bilinmelidir ki; her asırda iman ve takva yönünden salaha ve sıhhate giden yol, İslam ümmetinin önünde örnek alınacak insanların bulunmasıyla başlar. Bu her devir ve nesilde böyledir. Sonra, başından sonuna kadar tecdid ( İslami hayatı ihya) ameliyesini gerçekleştirecek kâmil varislere ihtiyaç vardır. Bu iş tamamen i’layı kelimetullah hedefiyle yapılmalıdır. 

Şüphe yok ki, asrımızdaki Müslümanların muhtaç olduğu üç tane temel iş vardır. Bunlar, mutasavvuf olsun, fakih olsun, mücahid olsun kâmil bir müminin yetiştirilmesinde düşünülebilecek her şeyi ihtiva etmektedir. Onlar da; ilim, temel ahlak ve Müslüman cemaate ve onun imamına bağlılıkla, bunun gerektirdiği terbiye, şuur, seyr-u sülük ve iltizamdır. Zamanımızdaki hastalığın en büyük kaynağı; müslümanın bu işlerden birini, yahut ikisini veyahut her üçünü ihmal emesi, veya onlardan bazısına tam sahip çıkmayıp zayıf bırakmasıdır. Şimdi bir Müslüman düşün ki; ilmi bulunsun fakat temel ahlaktan mahrum olsun. Hiç şüphesiz bu halde hiçbir iş düzgün olmaz. Yine düşün ki; bir müslümanda İslam ve irşad cemaatine bağlanmanın gerektirdiği terbiye, anlayış ve diğer şeyler bulunmasın. Şüphesiz işler yine düzgün gitmez. İşte en önemli hastalık; bu üç asıl işden birinin bulunmaması veya bazısının noksan ve kusurlu olmasıdır.” (Said Havva, Ruh Terbiyemiz, 235–236) Mürşidsiz olmaz. Sadece eser okumakla da bu iş olmaz. Böyle düşünenlere Ömer ziyaeddin Dağıstanî (k.s) şu uyarıda bulunuyor: “Tasavvufî eserleri okumakla boş yere ömür tüketeceğine, o eserlerdeki sözleri, anlatılanları kendisine hal yapmış ve şahsında yaşanır bir şekle getirmiş canlı bir mürşide teslim olup, onun işareti üzere amel ederek zikir, fikir, huzur ile Allah’dan gayri şeylerden kalben kopmaya çalışsan; bu senin için daha iyi ve daha kolaydır.” (Muhammed b. Abdullah Hani, el Behçetü’s Seniyye, 213–214) Abdulbari en Nedvî (r.a) bu konuda şöyle diyor: “Hayatın hiçbir alanında ve hiçbir bilim dalında, staj görmeden ve uygulama yapmadan başarıya ulaşılmamıştır. 

Sırf inceleme ve araştırmayla bir kimsenin mesleğinde olgunluk kazandığını, sahasında başarıya ulaştığını hiç gördünüz mü? Şu nokta adeta elle tutulan ve gözle görülen bir gerçektir ki; insan, usta bir marangozun yanında staj görmeden bu mesleği öğrenemez, marangozlukla ilgili aletleri eline alıp onlar gibi ustalıkla kullanamaz. Bunun için mutlaka usta bir marangozun yanında çalışmak ve mesleğinin inceliklerini öğrenmek gerekir. Terzilik ve diğer zanaatlarda tıpkı bunun gibidir; onların da araç ve gereçlerini kullanmak için ustasına ihtiyaç vardır. Hattat olmak arzusunu taşıyan bir kimsede mutlaka bir hattatın yanında bulunmalı, onun kalemi tutuş ve kâğıt üzerinde gezdiriş biçimlerini bizzat öğrenmeli ve ancak böylece güzel bir yazı yazar hale gelmelidir. Verdiğimiz bütün bu örneklere dayanarak diyoruz ki: Bir kimse olgun bir şeyhin yanında bulunmadan, sohbetlerinden bol bol yararlanmadan, meclisinde teneffüs edilen manevî havaya alışmadan ve orada yaşanan durumların manevî zevkini tatmadan olgun bir insan olması mümkün değildir. Bunun için mutlaka olgunluğa erişmiş ve manevî alanda yol almış muhterem bir zatın sohbetinde bulunmak, o sohbetin vereceği manevî zevki tatmak ve onun irşadından istifade etmek şarttır. Bize göre kâmil bir zatla sohbette bulunmak ve o manevi havayı teneffüs etmek şarttır. Çünkü sahabelerden en aşağı derecede olan bile hiç şüphesiz en yüksek hadis bilgininden, en değerli fakihten ve en büyük veliden daha üstün ve daha faziletlidir. Bu üstünlüğün nedeni hiçbir zaman kitap okumak ve eserleri incelemek değildir. Çünkü sahabenin çoğu okuryazar bile değildi. Bu üstünlüğün nedeni bilgi çokluğu ve kültür zenginliği de olamaz. Çünkü kendilerinden sonra gelen bilginlerin en küçükleri bile dinin bütün konularını onlardan daha geniş ve daha ayrıntılı olarak biliyorlardı. Öyleyse geriye bir tek ihtimal kalıyor ki, o da; Alah’ın Rasülü (a.s) ile sohbet mutluluğuna erişmiş bulunmalarıdır. Bu öyle bir sohbettir ki; onlardan sonra gelen en büyük âlimler, manevî havanın teneffüs edildiği ve susuz kalan gönüllerin nura kandırıldığı bu sohbetin en az ve en aşağısını yaşamak şöyle dursun, dengini ve benzerini bile bulamazlar. Yıllar boyu eserleri araştırmakla elde edilemeyen manevî bilginin, kâmil bir Allah eriyle bir saatlik sohbette elde edilebileceği gerçeği, bu yönde en küçük bir tecrübesi olanların bile bildiği bir husustur. Bu noktada hiçbir abartma da söz konusu değildir. Şair de bu anlamda şöyle demiştir: “Evliyanın sohbetinde bir saat kalıvermen Hayırlıdır bir asırlık gafilâne ibadetten.” Eninde sonunda gidilecek yer ve sığınılacak mercî, herkes için yalnız Allah’dır. Başvuracak başka bir makam yoktur. 

Daha sağlam bir delil ve daha güvenilir bir isbat istersen; bizzat bunu denemeli ve kendi hayatında yaşamalısın. Bunun için altı ayını ayır. Gel benden gerçek bir arifin adını, adresini öğren ve Allah için huzuruna git manevî sohbet ve terbiyesine gir. Göreceksin ki, oraya akıllı olduğunu söyleyerek gidecek, aptal olduğunu söyleyerek geleceksin. Çünkü o mübarek insanın sohbetleri sayesinde akıllanacak, geniş bir manevî ufka sahip olacaksın” (Abdulbari en Nedvî, Tasavvuf ve Tarikatın Yenilenmesi, 165–168) “Yok ki, nerede bulalım ” diyene cevaben deriz ki: Resulullah (s.a.s) buyurmuştur ki: “Ümmetimden bir topluluk kıyamete kadar Allah’ın emrini ayakta tutmaya devam ederler. Onları terk edenler ve muhalif davrananlar kendilerine bir zarar veremez. Bu, Allah’ın kıyamet emri gelinceye kadar devam eder. Onlar insanlara devamlı üstün gelirler.” (Buhari, İ’tisam, 10) “Ümmetimden her devirde sabikun (hayırlarda önderlik eden ehlullah) bulunur.” (Suyuti, el Camiu’s –Sağir,2,415)