Az Gülsün Çok Ağlasınlar

e-Posta Yazdır PDF

Enes İbni Malik (r.a) şöyle dedi: Resulullah (s.a.v), bir benzerini daha önce asla duymadığım pek etkili bir hitabede bulundu ve şöyle dedi:

 

“Eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz, mutlaka az güler, çok ağlardınız.”

 

 

Hz. Enes, bunun üzerine Resulullah (s.a.v)’in ashabı, yüzlerini kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladılar, demiştir. (Buhari, Küsuf 2; Müslim, Salat 112)

 

 

Müslim’deki rivayette, Efendimiz aleyhisselam namazda önünü gördüğü gibi arkasını da gördüğünü açıklamış, sonra da “Siz benim gördüklerimi görseydiniz, gerçekten az güler çok ağlardınız” buyurmuştur. Ne gördüğü sorulduğunda da “cennet ve cehennem gözlerimin önüne serilip bana gösterildi. Hayır ve şer açısından bugün gibisini görmedim. Eğer sizler benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız” buyurmuştur. Resulullah’ın ashabına bundan daha ağır gelen bir gün olmamıştı. Başlarını örterek hıçkıra hıçkıra ağladılar. (Müslim, Fezail 134)

 

 

“Şüphesiz kıyamet gününde cehennemliklerin azabı en hafif olanı, ayaklarının altına iki kor konulup da bu sebeple beyni kaynayan kişidir. Oysa o, hiç kimsenin kendisinden daha şiddetli azab gördüğünü zannetmez. Hâlbuki kendisi, cehennemliklerin azabı en hafif olanıdır.” (Buhari, Enbiya1; Müslim, İman 362)

 

 

Ağlamak… Hıçkıra hıçkıra ağlamak… Feryad figanla ağlamak… Ağlamaya vakit varken ağlamak… Ağlayamadığı için ağlamak… Günah yükünün ağırlığından rüzgâr önündeki ağaç gibi dalını yaprağını silkeleyerek ağlamak… Samimiyeti dudaklarında değil ruhunun derinliklerinde hissederek dününe, bu gününe, yarınına ağlamadan ağlamak…

 

 

Ağlamak içtenliktir. Ağlamak bir devlettir, saadettir. Herkes ağlayabilir mi? İç lazım, yanık bir yürek lazım, sağlam bir iman, yüce bir irfan lazım ağlayabilmek için. Endişe, dert, sevda, aşk lazım… Abdullah İbni Şıhhîr (r.a) şöyle demiştir:

 

“Bir keresinde Resulullah (s.a.v)’in yanına gitmiştim. Namaz kılıyor ve ağlamaktan dolayı göğsünden kaynayan kazan sesi gibi sesler geliyordu.” (Ebu Davud, Salat 158; Nesai, Sehv 18) Efendimiz aleyhisselatü vesselamın namaz kılarken ağlama sından dolayı göğsünden kaynayan tencerenin sesi gibi ses çıkarmış. Ben neden, niçin ağlayamıyorum? Neyi veya neleri kaybettim ki göz pınarlarım, en katı kayalardan bile su fışkırırken kupkuru duruyor? Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Ne var ki bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. İşte onlar (yani kalpleriniz) şimdi katılıkta taş gibi yahut daha da ileri. Çünkü taşlardan öylesi var ki içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi de var ki, çatlarda ondan su kaynar. Taşlardan bir kısmı da  Allah korkusuyla yukarıdan aşağı düşer. Allah yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir. " (Bakara, 74)

 

 

Merhamet rüzgârları esmezse şefkat bulutları yağmur döker mi? Gönül, endişe ve derde bürünmezse çalacak kapı aranır mı? Ah etmek var. Tefekkürün derinliğinde Hakkın tevhid ve murakabesinin eziciliğinde yarını düşünüp, Hak kapısını yârinden ayrılmış dünyası başına yıkılmış bağrı yanık bir âşık gibi beklemek ve ısrarla çalmak var. Nasıl? Ağlaya ağlaya… Çalınan kapı Rabb-u'l âleminin kapısı ise eğer o kapı açılmaz mı? Ama çalacak yürek çalacak gönül lazım.

 

 

Sabahlara kadar alnı yerde gönlü arşda kapı çalan bir Peygamberin ümmeti olarak O'nun taşıdığı endişe ve kaygıları ben neden taşıyamıyorum? Ah keşke bir çöp olsaydım diyen Hz. Ebu Bekir'in endişesini. Efendimizin sır kâtibine gidip "bak bende o üç yüz münafığın içinde var mıyım" diyen Hz. Ömer'in endişesini. Kabrin yanından geçerken "Buralar ahiretin kapısıdır. Burada selamette olan mahşerde rahat olur" deyip sakalları ıslanana kadar gözyaşı döken Hz. Osman'ın endişesini. Azıcık manevi halinde bir değişiklik olunca eyvah helak oldum diye feryatlara düşen diğer sahabe efendilerimizin endişesini. Son nefes korkusundan sararan ağaç yapraklarına dönen Allah dostlarının endişesini neden üzerimde taşıyamıyorum? Hz. Seyyid Ahmed er Rufai hazretleri buyuruyor ki: "Şaşarım o kimseye ki gündüz ibadette gece ibadette ama gözyaşı kurumaz sürekli ağlar. Yine şaşarım o kimseye ki gecesi isyan gündüzü isyan ama güler eğlenir."

 

 

Ne oldu bize? Nasıl unuttuk asıl gideceğimiz yeri? Bu dünyaya verdiğimiz değerin yarısı kadar ahrete değer verebiliyor muyuz? Eğer ahrete değer versek camilerimiz böyle boynu bükük kalır mıydı? Hayatımızı gideceğimiz yere göre şekillendirmez miydik? Sanki bu dünyada sürekli kalacak gibi evlerimizin konforunu el âleme rezil olmamak ayıplanmamak için öyle yükseltiyoruz ki bu tarafı mamur ettikçe öbür tarafı tarumar ediyoruz. Gün be gün kendimizi tanıyamayacak hale geliyoruz. Günler geçiyor. Saat yaklaşıyor. Biz uzaklaşıyoruz. Uzaklaştıkça unutuyoruz. Unuttukça ehli dünya oluyoruz.

 

 

Bu gidişe son vermenin yolu bir nefis muhasebesinden geçiyor. Ama nedense hep arzuladığımız bu nefis muhasebesini yapamıyoruz. Erteleme hastalığı yakamızı bir türlü bırakmıyor. Hep bir şeyler bekler dururuz başlayabilmek için. Yanı başımızda beraber yaşadıklarımız bir bir aramızdan ayrılıp gitmesine rağmen. Ağlamak asıl bu halimize olmalı.

 

Ağla derviş Yunus ağla

Sen gönlünü hakka bağla

Ağlar isen haline ağla

Elden vefa yoğa benzer.

 

Ebu Hureyre radıyallahu  anh'den rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyurdu: " Allah korkusuyla gözyaşı döken kişi, sağılmış süt  memeye dönmedikçe cehenneme girmez. ihad tozu ile cehennem dumanı asla bir araya gelmez." (Tirmizi, Fezailü-l Cihad 8; Nesai, Cihad 8) Allah korkusundan dolayı ağlamak kişiyi cehennemden kurtarıyor. Öyle ki sağılan sütün memeye tekrar dönmesinin imkânsızlığı gibi ağlayanda cehenneme gitmeyecek demek. Ağlayabilmek… Asıl mesele o…Yine Efendimiz aleyhisselatü vesselam şöyle buyuruyor: " Allah katında hiçbir şey, iki damla ve iki izden daha sevimli değildir: Allah korkusuyla akıtılan gözyaşı damlası  ve Allah yolunda dökülen kandamlası. İki iz ise, Allah yolunda çarpışırken alınan yara izi ve Allah'ın emrettiği farzlardan birini yerine getirmekten kalan kulluk  izidir." (Tirmizi, Fezilü-l Cihad 26) Üzerimizde bu izlerden var mı? Veya yarın huzura sunabileceğimiz iki damla gözyaşımız var mı?

 

 

Gecesi karanlık olanın gündüzü bir türlü aydınlanmıyor. Sahabe efendilerimiz geceleri ibadet ve gözyaşlarıyla gündüzden daha iyi aydınlatmışlardı. Biz ise gündüzlerimizi bile geceden daha karanlık hale getirdik.

 

 

Ukbe b. Amir! den (r.a): "Ya Resulallah! Kurtuluş ne iledir? Diye sordum. Buyurdu ki: "Diline sahip ol, evin seni sıkmasın ( lüzumsuz yere evinden çıkma) ve günahların için ağla." (Tirmizi, Ahmed)

 

Bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor: Arşın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıftan biriside tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişidir. (Buhari, Ezan 36; Müslim, Zekat 91) Değerli okuyucu, bir gün bir tenha yere çekilir titrek eller, yanık bir yürekle Allah'ın huzurunda gözyaşı dökersen bir damlası da bu satırları yazan günahkâr için olsun. Ya Rabbi ağlayan göz, senden korkan kalp, zikreden bir dil nasip eyle bizlere. Allah'a emanet olun.