Kimyasal
maddelerle dolu bir hayattan uzaklaşarak bildiğimiz, bize ait, sade, doğal bir
hayata dönebileceğimizi savunan Sade Hayat Derneği Başkanı Faruk Gunindi Bey’le
Sade Hayat Derneği’ni ve sade hayat anlayışını konuştuk.
Bize kendinizi tanıtır mısınız?
1979 İstanbul
doğumluyum. Sekiz sene İngilizce öğretmenliği yaptım. Bir müddet öğretmenlikle
diğer faaliyetlerimizi birlikte yürütmeye çalıştım. Ama bunu başaramayınca üç
sene önce öğretmenliği bıraktım. Bundan sonraki dönemde doğal tedaviler ve
doğal besinler üzerine yoğunlaştım. Halen bu alanda çalışmalarımıza devam
etmekteyiz.
Sade Hayat
Derneği’nin kurulma sürecinden bahseder misiniz?
Arkadaşım ve
iş ortağım Yusuf Kot bir gün bana bir doktor hanımdan bahsetti. O doktor hanım
İslam tıbbı usulü ile tedavi yapıyormuş. Benim de o zamanlar hayatın normali
zannettiğim bazı hastalıklarım vardı. Bunun üzerine doktor hanımla görüştük; bize
birtakım tavsiyelerde bulundu. Öyle şeylerden bahsetti ki biz o zamana kadar
hiç düşünmemiştik, hiç sormamıştık bunları... Mesela yediğimiz şeylerin içinde
ne var, nasıl üretiliyorlar, bu maddeler helal mi diye ilk defa kendi kendimize
sormaya başladık. Biz o zamana kadar İslam’ın tıpla ilgili öğütleri olduğunu ve
İslam’ın tıpla ilgili bir yaklaşıma sahip olduğunu da bilmiyorduk. O dönemde
Dr. Aidin Salih Hanım, Yazarlar Birliği’nde Kur’an’a ve sünnete uygun doğal
yaşam şekli üzerine seminer vermeye başladı. Biz de bu seminerlere katıldık. Doktor
hanım katıldığımız seminerlerde konuyla ilgili notlarını bizlerle paylaştı. Biz
de bu meseleyi zamanla anlamaya başlayınca yavaş yavaş artık hayatımızı
değiştirdik. Yaptığımız yanlışların farkına vardık ve bu konudaki işlediğimiz
hatalardan döndük. Her şeyi sürekli kullanmak zorunda olduğumuzu düşündüğümüz
karmaşık bir hayatı terk ettik ve sade bir hayatı benimsedik. Biz anladık ki bu
çağın imtihanları çetin ancak bunun bir de çıkış yolu var. Helal gıdaları
bulmak, helal tedavi yöntemlerini bulmak mümkün… Aslında sağlıklı yaşamak hiç
de o kadar karmaşık değil. Çok basit ve masrafsız yöntemlerle bunu
gerçekleştirebiliriz. İşte biz bu yöndeki edindiğimiz bilgilerimizi insanlarla
paylaşmak için 2008’de Sade Hayat derneğini kurduk.
Helal
gıda konusunda toplumumuz yeteri kadar bilinçli mi?
Bu konuda
toplumun bilinçli olduğunu söyleyemeyiz. “Herkes yiyor ne olacak ki” veya “o
kadar zararlı olsa satılmaz” gibi düşünülüyor. Oysa kimse ne yediğinin
bilincinde değil ki... Mesela ben hayatımda hiçbir gün yediğim bir maddeyi kim
nerede nasıl üretiyor diye hiç sormamıştım. Bir şeyi beğenmişsem besmeleyi
çekip yiyordum. Oysa besmele o şeyin helal olması için yetmiyormuş. Abdulkadir
Geylani hazretleri diyor ki; “Yemek yemenin bir edebi vardır, bunun ilki onun
nereden geldiğini bilmektir.” Nereden geldiğini bilmediğin bir şeyi besmele
çekip yiyorsak bu biraz anlamsız oluyor. Bunun için ilk olarak işe yediğimiz
içtiğimiz şeyleri değiştirerek başladık.
Derneğinizin
amacından ve faaliyetlerinden bahseder misiniz?
Derneğimizin
amacı sade ve temiz yaşayan kimselerin kendilerine bir yaşam alanı oluşturması.
Bu amacı destekleyen ne tür şeyler yapılması gerekiyorsa onları yapmak.
Faaliyetlerimize gelince derneği kurduğumuzda yaptığımız ilk faaliyetimiz bir
ölü yıkama semineri düzenlemekti. Biz ölmeyi unuttuğumuzu fark etmiştik ve
böyle bir şey yaptık. Daha sonra doğal sağlık ve beslenmeyle, sünnet tedavi
usulleri ile ilgili seminerler düzenledik. Diğer derneklerle bir araya gelerek
GDO’ya karşı bir bildiri yayınladık. Halen bu konularda Fatih’te ve
Altunuzade’de çeşitli seminerler vermeye devam ediyoruz.
Bu
seminerlere sadece dernek üyeleri mi katılabiliyor?
Biz bu derneği
faal olarak hiç ayrılmadan birlikte çalıştığımız sekiz arkadaşımızla birlikte
kurduk. Biz bu işe başladığımızda Türkiye’de bu konuya ilgi duyan pek kimse
yoktu. Organikçiler vardı bir de Gimdes grubu vardı. Onlar da yeni yeni
dernekleşiyorlardı. Bir de küçük sade yaşam mail grupları vardı. Şimdi ise bu
iş ivme kazandı, ilgi daha fazla arttı. Bizim resmi üyemiz sadece altmış kişi. Biz
bu sayıyı artırmak için hiçbir şey yapmadık. Ama sürekli iletişim halinde
olduğumuz bizi takip eden binlerce kişi var. İnsanlar sade yaşamı
benimsemişlerse ve sade yaşamaya başlamışlarsa, yardım istiyorlarsa onlara
destek oluyoruz. Sade yaşamaya meraklı olan herkes bizim seminerlerimize
katılabilir. Bu seminerlerimizde ekmek yapımından sirke yapımına, evde doğal
temizlikten doğal sağlık tedbirlerine kadar birçok konuda katılımcılar
bilgilendiriliyor.
Sade
hayatı nasıl tanımlıyorsunuz?
Sade hayat
bize göre israf etmeden, haddi aşmadan yaşamaktır. İhtiyacımız kadar yemek,
ihtiyacımız kadar giyinmek ve aşırıya kaçmamaktır. Oysa şuanda bir lokma
yiyorsak ikincisini zevkine yiyoruz. Hâlbuki o ikincisi israf olmuş oluyor. O
ikincisi vücudun ihtiyacı da değil… Bediüzzaman hazretlerinin bir hırkayla
nasıl vefat ettiğini herkes bilir. Ya da birçok İslam âliminin, mutasavvıfın
birkaç parça giysiyle idare ettiğini bilir. Ama birçoğumuzun evinde çeşit çeşit
elbiseleri var. Yeme içme konusunda olduğu gibi giyim konusunda da zevke
düşüyoruz. Sade hayat ihtiyacı kadar olanı haddi aşmadan kullanmak demek. Bir
mahrumiyet değildir bu… Sade hayatı seçen bir insan bazı besinleri yemediği
için ya da kola içmediği için kendisini mahrum hissetmiyor. Sadece hayatını
sade yaşamaya çalışıyor.
Ümit Şimşek Hocamız “Sade hayat meydan okuyor” adlı kitabında
sade hayatı gösterişten uzak tevazulu bir hayat olarak niteliyor. Sizin bu
yönde prensipleriniz var mı?
Tabi bu işin
iki boyutu var. Maddi manevi bir sadelik olması gerekiyor. Her ikisi de
birbirini tamamlıyor. Biz daha çok ameli kısmındayız, daha çok maddi
kısmındayız. Ama diğer tarafını da yadsımıyoruz. İşin bu boyutu konusunda
insanlara yol gösteren ve öncülük eden birçok kişi var ama maddi boyutunu
anlatan pek fazla kimse yok. Meselemiz işin maddi boyutunu sağlıklı ve samimi
bir şekilde ortaya koymak. Tabi sade hayatı anlatıp firavun sofrasına oturmak
samimi olmaz. Ya da bir ilacın haram olduğunu biliyorsanız o ilacı
kullanmamalısınız, bir ihtimalin daha olduğunu bilmelisiniz. Yani söylediklerimizi
yaşayarak uygulamak durumundayız.
Günlük yemek disiplininizden bize bahseder misiniz?
Günde iki
öğün, sabah ve akşam yemeye gayret ediyorum. Bazen birkaç günlük oruçlar
tutuyorum. Az yemeye dikkat ediyorum. Yediğim zaman tek çeşit yemeye, karıştırmamaya
dikkat ediyorum. Ama mutlaka bir öğüne salata yiyorum. Tuz, şeker ve yağı
rafine olarak kullanmıyorum. Nasıl sıkıldığını bildiğimiz bir yerden zeytinyağı
alıyoruz sadece onu kullanıyoruz. Tuz olarak kaya tuzu kullanıyoruz. En zor
kısmı şeker kullanmama noktasında oluyor. Nöbet şekeri kullanıyoruz, onu da çok
az… Tuz, un ve şeker; bunların hepsi şimdi rafine olarak üretiliyor, dolaysıyla
bunlar da zararlıdır. Şimdi bu üç
maddeye bir de beyazlatıcı kimyasal maddeler karıştırıyorlar. Bu da onların
artık gıda vasfının kalmadığını gösteriyor. Yüzde doksan sekiz marketten
alışveriş edemiyoruz. Katkı maddesi konulmuş hiçbir ürün kullanmıyoruz.
Mevsiminin dışında meyve sebze almıyoruz. Altı senedir beyaz ekmek yemedim,
bundan sonra da inşallah yemeyeceğim. Ekşi maya ve kaya tuzu ile yapılmışsa
ekmek yiyebiliyoruz. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin organik tam buğday
ekmeği var. Dışarıdaki ekmekler içinde tavsiye edebileceğim sadece bu var.
Susadıkça su içiyorum. Üç gün bazen beş gün susamıyorum. Mümkünse plastik
şişelerde beklememiş sulardan içmeye çalışıyorum. Kaynak suları var, mesela
Aydos tarafında var, çeşme suları var. Bunlardan kullanıyoruz. Ben camda
saklamaya çalışıyorum ama başka arkadaşlarımız toprak küplerde de saklıyorlar.
Sade hayat anlayışını kazanırken
tasavvuftaki züht düşüncesinden de faydalandınız mı?
Onların
hepsinden faydalandık. Birçok tasavvufi kitaplar okuduk. Ama zaten bu bilgiler
bize ait bizim keşfettiğimiz bilgiler değil. Bunlar Kur’an ve sünnete dayanan,
İslam âlimlerinin ve nebevi tıbbı bilen kimselerin bildiği ve uyguladığı
bilgiler.
















