Sadık Yalsızuçanlar: “İnsanın Hakk’a vasıl olması yaşayan bir mürşidin irşadıyla mümkündür”

e-Posta Yazdır PDF

Tasavvuf, edebiyat ve çeşitli dallardaki kırkın üzerinde eseriyle irfan dünyamıza renk katan, Ülke Tv’deki Açık Deniz programıyla da her hafta evlerimize konuk olan değerli büyüğümüz Sadık Yalsızuçanlar Bey ile tasavvufa dair bazı meseleleri konuştuk. Burhan Dergisi için...  

 

Tasavvuf nedir ve insan karakteri üzerinde ne tür bir etki yapar?

 

Tasavvuf, fevrilikten insan olmaya, bütün âlem içerisinde Hakk’ı idrak etmeye giden bir yolculuktur. Bir kimsenin bütün âlemi nefsinde; yaratılmış olan her şeyi nefsinde tek tek idrak etmeden insan olması mümkün değildir. Niyazi Mısrî Hazretleri; “İnsan sireti hayvan olursa, kişinin taşlarla dövünüp insanı bulması ne güç” diyor. Yani eğer bir kişinin dışı insan ama içi hala hayvanî, vasıf ve niteliklerle dolu ise onun insan olması, insana gelmesi, insanı idrak etmesi ne kadar zordur. Tasavvuf doğrudan doğruya insanın karakterinin değişmesini, dönüşmesini hedefleyen bir olgudur. Biz bu değişim sürecine seyr-ü süluk diyoruz. Yani Tasavvufî literatürdeki seyr-i süluk; nasıl ki sahabe-i kiram efendilerimiz, Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’e biat ettiler, bunun gibi dervişlerin de Hakikat-i Muhammediye’ye sahip bir kâmil mürşide bağlanıp, onun elini öpüp, onun rahleyi tedrisine girdikten sonra onun yürütmesiyle, onun eğitimiyle, onun verdiği derslerle, evratla, zikirle, ibadetle, gerekirse perhizle, riyazetle; Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinin dediği gibi eline diline beline sahip olma terbiyesi kazanarak, karakterini insani vasıflarla donatmasıdır. Bunun için tasavvufu yaşayan bir insanın karakterinde zaten çok köklü değişiklikler meydana gelir. Tasavvufla insanın karakteri arasında doğrudan bir ilişki vardır… “Âleme insan olmaya geldim diyor” ya şair... O âlemden maksat âdemdir, âdemden maksat kâmil insandır. Demek ki kemale ermeye geliyoruz.  Ve hepimiz irfana muhtacız, sırrı hakikate muhtacız. O sır da içimizdedir.  

 

Mutasavvıfların bahsettiği anlamda “insan” olmak için ne yapmalıyız?

 

İnsan olmanın ilk şartı sevmektir. İnsanın gönlüne bir aşkın düşmesidir. O dert, o aşk olmazsa mümkün değildir insan olmak… Hatta Muhyiddin İbni Arabî Hazretleri; ”İnsan, muhabbeti, aşkı kadardır” diyor. “Neye talipse o kadardır” diyor. Büyük aşklara talip olanlar yani büyük oynayan insanlar, sufiler, dervişler ve dervişliği en yüksek makam olarak gören insanlardır. En yüksek makam dervişliktir çünkü dervişliğin şanı yoktur. Rütbe, cüzdan, kart, kartvizit hiç bir şeyi yoktur. “Bana seni gerek seni” der ve hiçbir şeye bakmazlar. Bunların aşkı çok büyüktür, kabadayı aşkalar yaşamışlardır. Kutsi bir rivayet var, biliyorsunuz; “Arayan beni bulur, beni bulan beni bilir, beni bilen beni tanır, beni tanıyan beni sever. Beni seven bana aşık olur.” Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri; “Sadakaların en büyüğü insanın bizzat kendini tasadduk etmesidir” der. Yani hak yolunda bütün kişisel ihtiraslarından vaz geçmesi, nefsinin terbiyecisi olması, nefs-i emmaresini dönüştürmesi, değiştirmesi ve Rabbi’ne layık bir hale getirmesidir. Bunun karşılığı olarak da Cenab-ı Hak Kur’an’da ”Allah nefislerinizi sizden satın almıştır” buyurur. Yani huzur-u daimi olan kendi rızasını veriyor ona... Dünyaya gelmekten de maksat budur zaten.      

 

Mutasavvıflara göre insan Hakk’a nasıl vasıl olur?

 

İnsanın Hakk’a vasıl olması yaşayan bir mürşidin irşadıyla mümkündür. Beyazıt-ı Bistami Hazretleri; “Ben ilmimi ölüden değil diriden aldım” buyurur. İlim ve irşat diriden alınır. O da zatiyyun denilen Hakk’ı en üstün düzeyde idrak etmiş ve irşatla vazifeli kâmiller marifeti ile olur. Bilhassa Selçuklu ve Osmanlı coğrafyası bu türden kâmillerle şereflenmiştir. Dua ve niyaz ediyoruz ki biz de onlardan gıdalanalım ve nasiplenelim diye… Bu kâmil zatlar Yunus’un; “Ben gelmedim davi için benim işim sevi için” dediği gibi bir iddia ile gelmemişler, insan olmaya ve insan yapmaya gelmişlerdir. İlim irfan ve aşkla donanmış, hakkı idrak etmiş, zatiyyun olmuş, ölmeden önce ölmüş kâmil mürşitler, irşatla yetkili insanlar dışında, kâmil manada irfanı taşıyan kimse yoktur. Bir de zat mürşitleri ve sıfat mürşitleri vardır. Sıfat mürşitleri insanı belli bir noktaya kadar getirirler, kemale erdirirler, gönlüne aşk düşürüp irfandan tattırırlar. İnsanı vasıl-ı hak edecek olan ise kenz-i mahfi olan yani gizli bir hazine olan zat mürşitlerdir. Bu zatlar “aramakla bulunmaz, bulanlar arayanlardır” denilen zatlardır. Bu zatlar Hakikat-i Muhammediye’nin de hamilleridir.

 

Hakikat-i Muhammediye’ye hamil bu zatlar her dönemde var mıdır?

 

Bunu Hz Ömer radıyellahü anh’ın meşhur sözüyle anlatmak istiyorum. Hz Ömer kılıcı çekti; “Her kim Muhammed öldü derse onun kafasını keserim” dedi. Biz bunu hep düz manasıyla algılıyoruz aslında bu şöyle de okunabilir: “Kim Hakikat-i Muhammedi öldü derse onun kellesini keserim.” Tabi Hz Ömer Efendimiz kelle kesmeye meraklı değil, Hakikat-i Muhammediye ölmez demek istiyor. Şuan Hakikat-i Muhammediye’nin hamili kimdir? İşte o kâmil zatlardır. Bu zatlar her dönemde vardır. Asıl insanlık bilgisi, irfan buradadır. Bunu Hak takdir eder, istediği yerden bu irfanı tekrar yeşertir.

 

Mürşit bu yolda nasıl bir müfredat takip eder?

 

Mürşit herkese yüzde yüz aynı müfredatı uygulamaz. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri; “Kul nefsinden giderilmiş kişidir” diyor. İşte tasavvufun meselesi budur. Nefsin isteklerini kırmak için onun dediğinin tersini yapmak icap eder. Benim nefsim çok oruç tutmak istiyor, hizmette önde ücrette arkada olmak istiyor diyen var mıdır? Benim nefsim mal mülk istemiyor, araba istemiyor, ev istemiyor diyen var mıdır? Dünyayı yutsa doymaz nefislerimiz. Mürşit taliplerine nefsiyle baş edebilmesi için bazı yöntemler öğretir. Her mürşidin de usulleri farklıdır. Mürşitler talip olanın durumuna göre de usul belirlerler. Mesela eğer talibi halife yapacaksa erbaine sokabilir, herkesi erbaine sokmaz, onunla çıkmıyorsa yolculuğa gönderir. Fakat bu yola giren dervişin halife olmak gibi bir amacı da olmamalıdır. Niyazi Mısri Hazretleri’ne bir hocası “Sana hilafet vereceğim” diyor o da ona; “Benim gönlüm hilafete kanmaz” diyor. “Beni vasıl-ı hak edecek kişiyi arıyorum” diyor. Herkesin talebi nispetinde bu yoldan alacağı olur. Neye talipsen osun. Onun rızasını talep etmek lazımdır. Onun rızası ise önce ondan razı olmaktan geçer. Talipseniz o ne verdiyse razı olacaksınız. Bediüzzaman Hazretleri; “Kısmetine razı ol, her şey kaderle takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki rahat edesin” der.

 

Bir de Üveysilik’ten bahsediliyor; bu ne anlama geliyor?

 

Üveysilik biliyorsunuz Veysel Karani Hazretlerinin meşrebidir. Peygamberimizi görmemesine rağmen ondan feyz almıştır. Mesela Harkani Hazretleri de Beyazıt Hazretlerinden görmeden feyiz almıştır. Ondan doksan sekiz yıl sonra doğmuş bir zattır. On iki sene geceleri yatsıdan sonra mezarına gitmiş sabahtan önce geri dönmüş. Sonunda bir yakaza halinde “evladım gelme artık” denilmiş. İşte bu meşrebin sembol ismi Veysel Karani’dir. Peygamberimiz’in hırkasını Hz Ömer ve Hz Ali’nin ona götürdükleri anlatılır. Veysel Karanî, Peygamberimiz’in dişinin kırıldığını öğrendiğinde bütün dişlerini kırmıştır. Bu sadece Peygamber tutkusu ile açıklanabilecek bir şey değil, manevî olarak ilişkili olmakla ilgili bir şey... Görmemesine rağmen bir ilişki vardır. Veysel Karani sıradan insan gibi görünür ama tam bir ariftir.  Sıradan insan gibi görünen ama irfanda doruğa çıkmış bilinmeyen öyle çok insanlar vardır ki… Bu tatmakla alakalı bir şeydir. Onlar Allah’tan razı olmuşlardır Allah da onlardan razı olmuştur. “Yarabbi razıyım senden, sen de razı ol benden” Bu da Gönenli Mehmet Hocamızın duasıdır. Bana mal verdin evlat verdin razıyım senden dediğimiz gibi bana hastalık verdin sıkıntı verdin razıyız senden de diyebiliyor muyuz? Hem dünyayı isteyeyim hem ahireti isteyeyim hem onu isteyim hem şunu isteyim. Her istediğimi rahat rahat yapayım. Öyle bir şey yok. 

 

Tasavvuftaki hal, makam ve seyr-ü süluk terimleri hakkında bilgi verir misiniz?

 

Makam ikamet edilen yer demek, yerleşilen yer değil. Ya da bir müddet yerleşilen yerdir. Hal geçici bir durumdur. Hal süreklilik kazanırsa makama dönüşür. Hal sirayet eder, bulaşıcıdır. Derviş seyr-ü süluku esnasında bir takım hallere ve makamlara girer. Fakat seyr-ü süluktan önce birçok zatın ilimle meşgul olduğu da bilinmektedir. Sufilerin çoğu ilim erbabıdır. Mesela Abdulkadir Geylanı, şah Nakşibend böyledir. Mesela irfanda en yüksek mertebeye ulaşmış insanların on - on beş sene ilim tahsil ettikten sonra bir kâmil mürşide eriştiklerini, seyr-ü süluk yaptıklarını görüyoruz. Derviş seyr-ü süluku esnasında esmanın tecellileri ile karşılaşır, fakat derviş bu esmayı talim etmemiş gibi davranır.  Sağlam yürüyebilmesi için böyle yapar. Ve seyr-ü süluk esnasında birçok çeldiriciler ve engellerle de karşılaşır. Mesela kerametler; yoldaki engeller, çeldiriciler gibi görülür. Onlar tuzaktır yani… Onlara aldanıp kendisini bir şey sanırsa kaybeder. İbrahim Hakkı Hazretleri diyor ki: “Falan mertebeye geleceksin orada dahi yolunun üstüne çalılıklar çıkacak, istiğna baltasıyla o çalılıkları kes at, o çalılıklar keramattır.”

 

Tasavvuftaki ilham meselesini nasıl açıklıyorsunuz?

 

Yani, algısı çok derinleşmiş, tevhide boyanmış, ilahi hakikati üstün düzeyde olan insanlar ilhamı rabbani ile saf ve katışıksız bir esinle konuşup yazarlar. Dolayısıyla saf ve kâmil insanların sözleri için ilhamdır denilir. Hakkı gösteren hakkı hatırlatan hakkı söyleyen, hakkı konuşan, hakkı dinleyen, hakkı anlatan, hakla yanan kimseler farzlar ve nafilelerle Allah’a o kadar yaklaşır ki Allah o kimselerin gören gözü işiten kulağı olur. Kendisine vahiy gelmiş ya da vazifeli kişi değildir bunlar asla…