Nidayi Sevim: “Osmanlı döneminde insanlar vakıf kurma hususunda adeta birbirleri ile yarışmışlardır.”

e-Posta Yazdır PDF

“Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları Mezar Taşları” ve “Medeniyetimizde Toplumsal Dayanışma ve Sadaka Taşları” adlı kitaplarından tanıdığımız araştırmacı yazar Nidayi Sevim Bey’le vakıf medeniyetini ve sadaka taşlarını konuştuk.

Vakıf medeniyeti tabirinden ne anlıyorsunuz?

Bütün insanlığın iyiliğini düşünülerek üretilen ortak değerlerin öncüsü olan Osmanlı; insanı son derece önemli sevgi ve saygı odağı haline getirmiş, bunun olumlu yansımaları olarak da, kültür, tefekkür ve medeniyet tarihine yeni usul, vasıta kurum ve kuruluşlar armağan etmiştir. Asırlar boyunca Balkanlar’dan Anadolu’ya, İstanbul’dan Kudüs’e kadar hâkim oldukları coğrafyalarda hangi dil, din, ırk ve meşrepten olursa olsun yönetimi altındaki insanlara bir arada, barış içinde, mutlu ve mes’ud günler yaşatmıştır. Osmanlı ayırt etmeksizin bütün insanlığa sunduğu bu hizmetlerin büyük bir bölümünü vakıflar aracılığıyla yapmıştır. İslam’ın yardımlaşma ile ilgili emir ve prensiplerinden doğan vakıf sistemi, elbette ki Kur’an-ı Hakim ve Sünnet-i Seniyye’ye dayanmaktadır. Ebu Hüreyre radıyellahü anh’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber Efendimiz: “İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amelleri kesilir. Ancak devam eden sadaka (Sadaka-i cariye) sahibi, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden evlat bırakanların amel defterlerinin hayır hanesi açık kalıp kapanmaz.” (Müslim) buyurmuştur. Hadis âlimleri “Sadaka-i cariye”yi vakıf ile tefsir etmiş ve sadaka devam ettiği müddetçe sevabının da devam edeceğini söylemişlerdir. Bu ve benzer hadis-i şerifler sebebiyledir Osmanlı döneminde insanlar vakıf kurma hususunda adeta birbirleri ile yarışmışlardır. Bu anlayışın bir yansımasıdır ki daha önceki Müslüman devletler ile Osmanlı Devleti’nde sadece insanlar için değil, çevre ve hayvanlar için de vakıf tesis edildiği görülür. İşte bu zarif anlayışın, canlı-cansız bütün yaratılmışların faydası için ortaya koyduğu eserlerin yekûnuna vakıf medeniyeti diyoruz.

Vakıflar toplumda hangi boşluğu doldururlar.

Geçmiş dönemlerde İslam topraklarında insanların gıda, sağlık, eğitim, ibadet, ulaşım ve ticaret gibi nice ihtiyaçları hep vakıflarca karşılanmıştır. Özellikle ceddimiz Osmanlı’nın hayır işleme ve vakıf kurma hususunda bu kadar geniş bir sahaya el atılmasının sebebi “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan; malın en hayırlısı, Allah yolunda harcanan; vakfın en hayırlısı da insanların en çok duydukları ihtiyacı karşılayandır” hadis-i şerifinin işaret ettiği anlayıştır. Günümüzün vakıfları ve aynı amaç doğrultusunda hizmet üreten dernekleri geçmişte olduğu gibi yaygın olmasa da benzer konularda hizmet verme gayreti içerisindedir. Son yıllarda vakıf anlayışı toplumun bütün kesimlerinde hâkim olmaya başlamıştır.

Osmanlı dönemindeki vakıflara örnek verebilir misiniz?

Devlet-millet eliyle yapılan cami, çeşme, han, hamam, şifahane, darülaceze, imarethane gibi mücessem eserlerin yanında halk tarafından çeşitli vakıflar aracılığı ile insanların istifade edecekleri binek taşları, mola taşları ve kuş evleri gibi insanı hayrete düşüren ve düşündüren hayır eserleri de kazandırmışlardır. Osmanlı döneminde tespit edilebildiği kadarıyla yirmi altı binden fazla vakfın kurulmuş olması, ecdadımızın bu husustaki gayretini ve faziletini göstermesi bakımından oldukça manidardır. İşte bu vakıflardan birkaç örnek; Yoksul kızlara çeyiz almak için kurulmuş vakıf, İstanbul sokaklarında insanlar rahatsız olmasın diye yerlerdeki tükürüklerin üzerini kül ve benzer şeylerle örtmek için kurulan vakıf, annesinin süt ihtiyacını karşılayamadığı bebeklere sütannesi bulunması için kurulan vakıf, insanların yatsı veya sabah namazlarına aydınlık içinde gidip gelmelerini sağlayan yol güzergâhını mum veya benzeri şeylerle aydınlatmak için inşa edilen vakıf, insanların hayvanlara rahatlıkla binmelerini kolaylaştıran binek taşları için kurulan vakıf, sırtlarında yük taşıyanların yorulduklarında dinlenmelerine imkân sağlayan konaklama (mola taşı) taşlarının tedariki için kurulan vakıf, ihtiyaç sahiplerinin gerektiğinde faydalandıkları, sadakayı alanın da verenin de başkaları tarafından bilinmediği, şehrin muhtelif yerlerine dikilen evrensel iyilik abidesi sadaka taşlarının tedariki için kurulan vakıf... Mesela bu vakıflar içinde Bezm-i Âlem Valide Sultan’ın Şam’da kurduğu vakıf oldukça dikkat çekicidir. Mezkûr vakıf, hizmetkârların yanlışlıkla kırdıkları veya zarar verdikleri eşyaları, onların haysiyetleri rencide edilmesin diye tazmin ediyordu…

Sadaka taşı nedir? Ve kullanılmasındaki usul ve adap nedir?


Rabb’imiz buyuruyor ki: “Yapacağınız hayırlar, kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (el-Bakara, 273) “Ey iman etmiş olanlar, vermiş olduğunuz sadakaları, yapmış olduğunuz iyilikleri başa kakmak ve eziyet vermekle geçersiz kılmayın.” (el-Bakara, 264) Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi vesellem Buhari ile Müslim’de geçen bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Yedi zümre insan vardır ki, hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde Allah onları kendi arşının gölgesinde barındırır. Bu yedi sınıf insandan biri de sağ elinin verdiğinden sol elinin haberi olmayan kimsedir.” Ayet-i kerimelerin ışığında ve hadis-i şerifler rehberliğinde hayatı yorumlayan ceddimiz inandığı dini teoriden pratiğe, soyuttan somuta geçirmiştir. Osmanlı, hayır hasenat hususundaki prensiplerin hepsini üzerinde bulunduran bir sistem geliştirmiş, utancından dolayı fakirliğini gizleyenler; onur ve vakarından dolayı ihtiyaçlarını kimseye açamayanlar için; yine onlara “alan el” olmanın utanç ve ezikliğini yaşatmamak, şahsiyetlerini zedelememek ve onları istemek zorunda bırakmamak için gayet zarif yardım yolu geliştirmiştir ki onun adı: Sadaka Taşlarıdır... Bir cami duvarının oyuğuna veya bir çeşmenin yanı başına dikilmiş sütunun üzerinde bulunan çukura kimse görmeden gizlice bir miktar para bırakıyorsunuz, kimin alacağını da bilmiyorsunuz! Yine ihtiyacı olan da gelip buradan ihtiyacı kadar parayı alıyor ve tanımadığı hayır sahibine dua ediyor. Burada en önemli hususlardan birisi bu sadakadan istifade eden kişi hangi din, mezhep ve meşrepten olursa olsun bir ayrım söz konusu değildir. Sadaka taşlarının amacı insanları zengin yapmak değil, dilenmekten kurtarmaktır. Bir medeniyetin ihtişamı, derinliği ve fazileti göklere yükselen devasa binaları veya kişi başına düşen yüz bin dolarlarca milli geliri ile ölçülemez. Nitekim sadaka taşları olanca mütevazılığı ile medeniyetimizin büyüklüğünü haykırmakta ve ispat etmektedir.

İstanbul’daki sadaka taşları hakkında bilgi verir misiniz?

Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar insanlığın en kalabalık olduğu coğrafyalarda sadaka taşları bulunmaktadır. Belli ki bu kültür belli bir bölgeye ait değil, bir imana ait... Sadaka taşları Osmanlı’nın hâkim olduğu her yerde mevcut. Türkmenistan’da Aşkabat yakınlarında, Makedonya Üsküp’te sadaka taşları bulunmaktadır. Osmanlı’nın son mirasçısı Anadolu da sadaka taşlarının durumu içler acısı durumda ve yıllarca yok sayılmışken varın siz diğer coğrafyadakileri düşünün kim bilir ne haldedirler. İstanbul’daki sadaka taşlarına gelince bir zamanlar İstanbul’da 160 adet sadaka taşının bulunduğu tahmin edilmektedir. Bugün tespit edebildiğim kadarı ile otuz civarında günümüze ulaşan sadaka taşı vardır. Bunların başlıcaları Üsküdar Doğancılar, İmrahor Cami önünde, Aşçıbaşı Cami önünde, Yeni Cami önünde, Süleymaniye Camii civarında, Fatih, Kasım Günani Cami civarında, Mehmet Dede Cami önünde, Sümbül Efendi Cami civarındakilerdir. Hali hazır da bulunan sadaka taşlarının durumu maalesef hiç de iç açıcı değil. Resmi makamlarca bunlarla ilgili yapılmış ciddi hiçbir çalışma yok.

Günümüzde sadaka taşlarının yeri doldurulmuş mudur?

Sadaka taşlarının üstlendiği o zarif ve anlamlı görevi günümüzde aynı minvalde olmasa da çeşitli vakıf ve dernekler daha geniş bir şekilde yapmaktadır. Hatta bu dernekler ve vakıflar yurt içindeki insanımıza götürdükleri hizmetlerin yanı sıra dünyanın birçok yerinde mağdur, mazlum ve muhtaç durumda bulunan insanlara hayatlarını adamış gönül erleri tarafından her türlü yardımı bin bir güçlükle ulaştırmaktadır. Hamdolsun Adapazarı depreminde, Bosna’da, Irak’ta, Çeçenistan’da son olarak Gazze’de bu dayanışmanın en güzel örneklerini gördük. Resmî makamlar organize olup, prosedürleri aşıp yardım ulaştırıncaya kadar sivil toplum örgütleri hızlı bir şekilde koordine olup, bu hizmetleri daha etkili bir şekilde yapmaktadırlar. Son zamanlarda İl Özel İdareleri, Belediyeler ve Kaymakamlıklar da Sadaka taşlarından esinlenerek çeşitli yardım organizasyonlarına imza atmaya başlamıştır. Bu kuruluşların yaptığı kampanyalara vatandaşlarımız oldukça yoğun ilgi gösteriyor. Bütün bunlarla birlikte yardım kuruluşları sıkı bir şekilde denetlenmeli, buralarda görevli insanlarımız sorumluluklarının ağırlığını hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Milletimiz yardım etmeyi sever, âlicenap ve kadirşinaslılığın yanında ahde vefa, sadakat ve emanete yapılan en küçük zafiyete asla müsamaha göstermez ve affetmez. Zira bu değerler bizim olmazsa olmazlarımızdır. Bu yüzdendir ki çeşitli mihraklar her fırsatta öküzün altında buzağı arayarak sözüm ona dürüstlük adı altında yurtiçinde ve dünyanın birçok bölgesinde yapılan yardımları baltalamaya çalışmaktadırlar. Bunun için bu art niyetli ve gözü dönmüş güruha hiçbir surette malzeme olmamalıyız. Böyle davranmak aynı zamanda bizim dinî ve millî hasletlerimizdir.

Son olarak bize yazdığınız kitaplardan bahseder misiniz?

Bildiğiniz üzere kitap haline getirdiğimiz iki çalışmamız var. Birincisi “Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları” ön ismi ile “Eyüp Sultan’da Osmanlı Mezar Taşları ve Ebedi Eyüp Sultan’lılar”. İkincisi ise “Medeniyetimizde Toplumsal Dayanışma ve Sadaka Taşları”. “Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları” isimli çalışmamızda özetle Yahya Kemal Beyatlı’nın: “Hiçbir şiir bir mezar taşı kadar milli olamaz çünkü onda el emeği göz nuru sanat vardır ve onlar bize bizi anlatır” sözü ile Nihat Sami Banarlı’nın: “Eğer hala bir medeniyetin ihtişamını görmek istiyorsanız Eyüp Multan mezarlıklarına ve mezar taşlarına bir göz atınız” sözlerinin bir nevi açıklaması niteliğindedir. “Sadaka Taşları” isimli çalışmamızda ise bizim medeniyetimizde infak kültürümüzün ne kadar gelişmiş olduğunu ecdadımızın bu güzel uygulamasından hareketle tekrar gündeme getirmeye çalıştık.