Ramazan Işık Hoca kelimenin tam anlamıyla bir Arapça sevdalısı… Genç yaşından itibaren Arapça’dan tercümeler yapmaya başlamış... Arabistan’da ve Irak’ta bulunmuş. Muhammet Es Sabuni ve Mahmut es Savaf gibi âlimlerin derslerine katılmış. Kitaplarını her yerde bulmak mümkün... Lafı fazla uzatmadan “sözü ve sohbeti tatlı güzel bir alim” diyerek özetleyelim onu... Ayrıca www.sumbulefendicamii.com adresindeki vaazını dinlemenizi tavsiye ederiz. Kendisiyle yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü okurlarımızın istifadesine sunuyoruz.
Bir müddet yurt dışında bulunduktan sonra İmam Hatip Lisesi’nde idarecilik ve öğretmenlik yaptınız. Nasıl bir öğretmendi Ramazan Hoca? Mesela sıfırlarınız bol muydu?
Kesinlikle ben kimseye zayıf vermedim. Üçlük talebeye dört, dörtlük talebeye de beş vermişimdir. Zayıf vermek caydırıcı olabilir, talebelere çeki düzen vermek ve onları kitaba bağlamak için faydalı olabilir. Ama o zayıfla talebeyi dersten soğutacaksanız, notun bir kıymeti kalmıyor. Amaç hâsıl olmadıktan sonra o zayıf neye yaradı? Ben âcizane bunu tüm öğretmenliğim müddetince uyguladım ve hamdolsun güzel şeyler oldu. Talebelerim de beni hakikaten hiç üzmedi.
Genç meslektaşlarınıza tavsiyeleriniz var mı?
Efendimiz sallalahü aleyhi ve sellem; “Ben muallimim” buyuruyor. Efendimiz nasıl bir öğretmendi? Biz buna bakacağız ve kendimize ayar vereceğiz. Ne yaptı Peygamberimiz? Gitti sahabelerin arasına oturdu. Demek ki öğrencilerden kaçmayacağız… Onların arasına gireceğiz. En başta talebeyle iletişimiz güçlü olacak… Talebe istediği zaman gelip sorusunu soracak, sıkıntısını paylaşacak, çekinmeyecek.
İyi bir öğretmen öğrencilerine nasıl davranmalıdır?
İnsan tabiatı güzelliklere uygun yaratılmıştır. Bu yüzden iyi bir öğretmen talebelerine tebessüm etmeli, güler yüz göstermelidir. Bu şekilde eğitilirlerse çocuklar; zorla değil de bir telkinle anlayacak kıvama gelirler. Bir şeyleri zorla yaptırmanın talebeye bir menfaati olmaz.
Malumunuz yaz tatilindeyiz. “Müslüman’ın tatili olmaz” diye bir söz var. Sizce bu söz doğru mu?
Hayır, doğru değil. Hadis-i şerifte; “Men la tatile lehu la tahsile leh…” yani; “Tatili olmayanın tahsili de yoktur” buyruluyor. Kafasını dinlendirmeyenin, tatil yapmayanın tahsil durumu olmaz deniliyor. Tatil, burada boş durmak, yan gelip yatmak anlamında değil… Çalışmalarımıza biraz daha hız verebilmemiz için, dinlenmek, deşarj olmak anlamında… Tatil yapacağız ki daha verimli çalışalım.
Arapçadaki “tatil” bizim anladığımız anlamda mı?
Tabi… Mesela “taattalatil medarisu” diyoruz. Yani okular kapandı, yani son verildi demek. Bir işi geçici olarak bırakmak, ara vermek söz konusu. Okullar kapanınca derslere ara verilmiş oluyor.
Dinimizde tatil yapmayla ilgili bir sıkıntı yok anlaşılan…
Adam yıl boyu çalışıyor, zihnen ve bedenen yoruluyor, yıpranıyor. Yazın birkaç hafta ağaçlar olan, ırmaklar olan bir yerlere gidiyor. Bunda ne mahsur olacak? Hatta dinimiz bunu tavsiye de ediyor. Allahü Teala Kur’an-ı Kerim’de “essayihun” buyurarak “seyahat edenler”i övüyor. Önemli olan bu seyahatin meşru dairede olmasıdır. Yani tatil yapıyorum diye farzları terk ederse, ibadetlerinden, namazından, Kur’an’ından uzak kalırsa o tatil, tatil olmaz…
Ağaçlar, çiçekler, deniz veya bir göl kıyısı ve ferah bir rüzgâr… Bu güzellikleri görmeliyiz diyorsunuz öyle mi?
Allahü Teala denizler, nehirler, dağlar, ormanlar yaratmış… Bunların hepsi de insanın hoşuna giden şeyler. Demek ki Allah insanoğlunun huzurlu yaşaması için ne lazımsa ortaya koymuş. İnsan bu nimetlerden neden istifade etmesin? Mesela biz İstanbul’da yaşıyoruz. Her şey İstanbul’da bulunamayabilir. Bazı yerler var ki insanın ibret nazarını celp ediyor, öyle mesajlar veriyor ki hayretini artırıyor…
Bu ibret konusunu biraz açalım mı? Tabiatı seyrederken ne düşünmeliyiz?
Onun Allahü Telala’nın kevni ayeti olduğunun bilinciyle onu seyretmeliyiz. Kur’an bize nasıl Allah’ı anlatıyorsa, tabiat dediğimiz kevni ayetler de bize O’nu anlatıyor. Yani, tabiat bize bir ders veriyor. Allahü Teala “Yerlerde göklerde nice ayetler vardır” buyuruyor. Buradaki “ayetler” Allah’ın varlığını birliğini izhar eden işaretler anlamındadır. Yeryüzüne bakıyorsunuz size bir meyve ikram ediyor. O da size şifa kaynağı oluyor. Her birisinin ayrı tadı, ayrı lezzeti var… Her birinde ayrı vitaminler var… Bunları ağaçlardan sarkıtan kim? Kim bu ziyafet sofrasını önümüze serdi? Demek ki bu güzel bitkileri çıkartan toprağa emrini geçiren bir Zat var. Sonra gökyüzüne bakıyorsunuz, kuşları görüyorsunuz. Allah kuşları öyle yaratmış ki onların kemiklerinin içi boştur, hafiftir… Onlar bu sayede rahat uçabiliyorlar. İşte bunları ibret nazarıyla düşünüyorsunuz. Allahü Teala kainattaki bu uyumu, bu düzeni insanlar görsünler diye yaratmıştır. Ama gafil insan ne yapıyor? Kuşlara bakıyor: “Aaa ne güzel kuş” diyor. Oysa asıl onu yaratan Allah güzeldir; o kuşu yaratmış ki onu Yaratan’ı bilesin diye.
İbretle bakmanın eğitimi olabilir mi? Yani bu öğretilebilen bir şey mi?
Allahü Teala her yere ibret levhalarını yerleştirmiş. Onu görmeyi bilmektir mesele… Mesela Eminönü’nden vapurla karşıya geçerken bakıyorsunuz bir anne martılara ekmek atıyor, martılar gelince de çocuklarına seyrettiriyor. İşte size güzel bir eğitim. Çocuğa ibretle bakmayı öğretiyor anne… Soruyor; “evladım bu martı kuşlarının ayakları neden perdelidir?” Sonra şu cevabı almaya çalışıyor; “Suda yüzmesi için böyle yaratılmış.” Demek ki Allah martıları denizde seyahat edenler ibret alsınlar diye yaratmış…
Allah razı olsun bize vakit ayırdığınız için…
Allah cümlemizden razı olsun.
















