Mehmet Nuri Yardım “Sanatkârlar, Yazarlar, Güzel Eserler Bırakanlar Hiçbir Zaman Yitip Gitmezler.”

e-Posta Yazdır PDF

Kısa adı ESKADER olan Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği Başkanı Gazeteci Yazar Mehmet Nuri Yardım Bey’le Türk Basını, sanat, kültür ve edebiyat üzerine konuştuk. Okurlarımızın istifadesine sunuyoruz.

   Türk basınına uzun yıllar emek vermiş bir yazar olarak “Babıali” denilince ilk olarak aklınıza neler geliyor?

   Babıali yani basın, eski tabiriyle matbuat, toplumun bir aynasıdır. Buradan çok temiz nehirler de akıyor, kirli ırmaklar da… Burada yazılar yazılıyor, fikirler serdediliyor, düşünceler paylaşılıyor. Ben basınımızın geçmişten bu yana toplumumuzun kanaatlerini, insanımızın düşüncelerini aynen yansıttığı kanaatinde değilim. Genele baktığımızda toplumun değerleri ile çatışma halinde olduğunu görüyoruz. Bu garip bir tecellidir aslında… Basının, gazetecilerin toplumla çatışan görüşleri, bir takım öngörüleri esasında toplumda tutmamıştır. Bu durum geçmişte daha da belirgindi. Ama son zamanlarda basında akl-ı selim sahibi insanların çoğalmasıyla biraz daha iyiye doğru gidilmiştir, biraz daha normale dönülmüştür.
   

Geçmişten bugüne baktığımızda basın özgürlüğü alanında ilerlediğimizi söyleyebilir miyiz?

    Eskiye nazaran ciddi bir münakaşa zemini oluşmuştur, fikirler tartışılmaya açılmıştır. Ve eskinin diktacı, baskıcı görüşleri yerine daha hoşgörülü, daha özgür ve herkesin fikirlerini daha rahat bir şekilde paylaştığı bir ortama doğru gidilmeye başlamıştır diyebiliriz.

   Babıali’deki dostluklar eskisi gibi devam ediyor mu? Yazarların kendi aralarındaki muhabbetleri nasıl? Münasebetler zayıfladı diyebilir miyiz?

   Eskiden basın Cağaloğlu semtindeydi, bütün gazeteler buradaydı, bütün gazeteciler burada çalışırlardı. Ben de bir bölümüne yetiştim, burada bazı gazetelerde çalışmak nasip oldu. Daha sonra gazeteler peyderpey buradan ayrıldılar. İlk başta Tercüman ayrılmıştı, sonra diğerleri… Ayrıldıkları zaman da gidip bir yerde buluşmadılar. Kimi İkitelli’ye gitti, kimi Yeni Bosna’ya, kimi Güneşli’ye, kimi Cevizlibağ’a… Mecidiyeköy’e gidenler oldu, Levent’e gidenler oldu… Dolayısıyla Babıali dağıldı. İster istemez dostluklar eski sıcaklığını kaybetti. Eskiden mesela farklı gazetelerde çalışan gazeteciler yazarlar, öğle aralarında bir araya gelir, çay simit yer içerler, muhabbet ederlerdi. Ama şimdi o zemin kalmadı. Maalesef metropol hayatı, “büyük şehirleşme” ister istemez o yabancılaşmayı beraberinde getirmiştir. Ben devasa büyük basın binalarında da çalıştım, orada eski Cağaloğlu’ndaki sıcaklık, samimiyet yok. Bırakın diğer gazetelere gidip gelmeyi aynı gazetelerde çalışan  insanlar arasında bile diyalog zayıflığı var. Her yazar odasına çekiliyor, her muhabir köşesine, masasına çekiliyor, orada çalışmasını yapıyor. Artık gazeteciler arasında böyle bir fikir teatisi, böyle bir diyalog ve böyle bir meşveret zemini kalmamıştır.

   Babıali’de dostluklar denilince aklımıza marmaratörler geliyor. Siz ESKADER olarak yaşayan marmaratörleri bir araya getirmiştiniz. Bize marmaratörlerden biraz bahseder misiniz?

   Marmara Kıraathanesi Beyazıt’ta 80’li yıllara kadar devam etti. Burası bir halk akademisiydi, bir halk üniversitesiydi. Düşüncelerin buluştuğu bir merkezdi. Asıl yetmişli yıllardaki Marmara Kıraathanesi’ne yetişemedim ama seksenli yıllarda oraya gittiğimde orası artık son dönemini yaşıyordu. Oraya sürekli giden yazarların kimisi vefat etti, kimisi yaşlandı, oraya gidemez oldu. Tabiri caizse böylece Marmara Kıraathanesi devrini tamamladı. Evet, bu kıraathane kapanmıştır ama buna da pek fazla üzülmemek gerekir; çünkü her müessesenin bir ömrü vardır. O da ömrünü tamamlamıştır, görevini ifa etmiştir, fonksiyonu bitmiştir. Marmara Kıraathanesi başta Mehmet Niyazi Bey ve Ahmet Güner Bey’in kitaplarında belirttikleri gibi çok güzel düşüncelerin ortaya çıktığı velut bir mekândı. Doğu ve Batı düşüncelerinin birleştiği, buluştuğu bir yerdi. Sıradan bir kıraathane değil, birçok aydını besleyen, birçok esere ilham veren bir yerdi. Ahmet Güner’in “Marmara Kitabeleri” ve Mehmet Niyazi’nin “Deliler ve Dahiler” adlı eserlerinde bu kıraathane çok güzel bir şekilde anlatılır. Keşke oraya bir dönem müdavim olan hayattaki yazarlar da hatıralarını yazsalar. Mesela Üstün İnanç, Emin Işık, Mehmet Şevket Eygi… O zaman Marmara Kıraathanesi’nin tarihi daha güzel bir şekilde ortaya çıkar.  
   Günümüzde böyle yerler var mı?

   Marmara Kıraathanesi modeli alınarak benzer çalışmalar yapılıyor. Mesela biz Eskader olarak bir senedir Cağaloğlu’nda “Babıali Sohbetleri” adı altında halka açık toplantılar yapıyoruz. Mehmet Şevket Eygi’den  Beşir Ayvazoğlu’na, Üstün İnanç’tan Ziya Nur Aksun’a kadar birçok fikir, kültür, sanat, edebiyat adamı buraya geliyor, düşüncelerini açıklıyor, kendisine sorular soruluyor; dolayısıyla Marmara Kıraathanesi modelinde olduğu gibi bugün de aynı güzellikler devam ediyor.

   Marmaratörlerin yeniden buluştuğu bir toplantı düzenlemiştiniz. Kimler vardı bu toplantıda?

   2008’de yaptığımız ödül törenimizde yaşayan bütün marmaratörleri Cağaloğlunda bir araya getirdik. Hekimoğlu İsmail, Emin Işık, Mehmet Niyazi, Mehmet Şevket Eygi, Fırat Kızıltuğ gibi önemli isimler bu programa katılmıştı. Çok güzel bir toplantı oldu. Zaten düzenlediğimiz Babıali Sohbetleri de bu toplantıdan sonra gün ışığına çıktı. O gün Mehmet Şevket Eygi Bey “Keşke Marmara Kıraathanesi’ndeki gibi bir sohbet ortamı olsa da biz de ara sıra katılsak” şeklinde bir temennisini dile getirmişti.

   Eskiye göre edebiyata ve sanata olan ilgi arttı mı?

   Osmanlıyla kıyaslarsak arttı diyemeyiz. Ancak yirmi otuz sene öncesiyle kıyaslarsak ben arttığını düşünüyorum. Benim çocukluğumda çok az kitap neşredilirdi ama şimdi yüzlerce yayın evi var ve her yayın evi birçok kitap yayımlıyor. Üstelik baskı kalitesi olarak da muhteva olarak da iyi… Ümitsizliğe düşmeye gerek yok. Bence kültür hayatımızda, kitap dünyamızda çok olumlu gelişmeler var. Sadece kitap piyasası değil, birçok belediye, birçok sivil toplum kuruluşu toplantılar düzenliyor, faaliyetler yapıyor. Bence yeni nesil daha çok tarihine, ecdadına, kültürüne sanatlarına sahip çıkıyor. Bakın daha düne kadar milli sanatlar pek ilgi görmüyordu. Yani bin dokuz yüz seksenlerde tezhibe, hat sanatına, ebruya, minyatüre ilgi çok çok azdı. Ben o zaman Mustafa Düzgünman’ı ve Süheyl Ünver’i ziyaret etmiştim. Bunlar ebrunun büyük üstatları… Onlar da şikâyet ediyorlardı, toplumdaki ilginin azlığından. Ama bugün o kadar çok atölye açılıyor ki tezhibi, ebruyu, minyatürü öğrenmek isteyen o kadar çok insan var ki şaşarsınız. Demek ki durum iyiye doğru gidiyor. Birçok vakıf, dernek belediye, sürekli Osmanlıca kursları açıyor, el sanatları kursları açıyor. Bunlar son derece iyi gelişmeler. İnşallah bu güzel gelişmeler artarak devam edecektir.

   Hayatınız boyunca kültür dünyasından birçok isimle röportajlar yaptınız. Bu röportajlardan en fazla etkilendiğiniz hangisiydi?

   Yirmi üç yıl gazetecilik yaptım. Saymadım ama bine yakın isimle röportajlar yaptım. Şairlerle, yazarlarla, sinemacılarla, tiyatrocularla, geleneksel el sanatlarımızı yaşatan üstatlarla mülakatlar yapmak nasip oldu. Biliyorsunuz ben bu röportajlarımı üç kitapta topladım: Romancılar Konuşuyor, Dersimiz Edebiyat ve Türk Şiirinden Portreler. Bunların dışında daha yayımlanmayı bekleyen röportajlar da var. Bence röportaj türü önemli bir türdür. Bir bakıma sanatçının içini açtığı, düşüncelerini paylaşarak içini döktüğü bir edebiyat türüdür. Tabi her yazarın, her sanatkârın ayrı bir yönü vardır. Bu mülakatlarda öğrendiklerim beni beslemiştir, çok faydası olmuştur. İçlerinden beni en çok etkileyeni Cavit Ersen’le yaptığım mülakattır. Çünkü kendisi huzur evinde idi. Kırka yakın eserin sahibi bir yazar olarak unutulmuştu, ihmal edilmişti. Onunla yaptığım o mülakat hakikaten beni etkiledi. “Ben bu millete kendimi adadım, ama bugün unutuldum” gibi bir sitemi olmuştu. Ama Allah’a şükür onu unutmayıp gidip bir huzur evinde bulmuştuk. Sonra o huzur evinde vefat ettiğini duyduk.

   Bir yazar olarak edebiyat dünyasından bir yazar vefat ettiğinde neler hissediyorsunuz? Son olarak arkadaşınız şair yazar Olcay Yazıcı vefat ettiğinde neler hissettiniz?

   Birçok yakınımızı yitiriyoruz. Son on yıl içinde o kadar çok büyük değer kaybettik ki… Mesela Cavit Ersen, Necati Sepetçioğlu, Erdem Beyazıt, Olcay Yazıcı, Ziya Nur Aksun bunlardan bazıları. Tabi bu vefatlar bizi hüzünlendiriyor. Ama bu da kader-i ilahidir, takdirdir, buna isyan etmek mümkün değildir. Çünkü hepimiz öleceğiz, bütün insanlar vefat edecek. Ama ben onlara öldü gözüyle bakmıyorum. Onlar hizmetleri ile, eserleri ile yaşıyor. Bugün bir yayın evi Ziya Nur Aksun’un bütün eserlerini yayımlıyor. Demek ki Ziya Nur yaşıyor aslında… Yahya Kemal’in eserleriyle yaşadığı gibi, Akif’in şiirleri ile yaşadığı gibi… Osman Olcay Yazıcı da şiirleriyle yaşayacaktır. Yücel Çakmaklı filmleri ile yaşayacaktır. Ömer Lütfi Mete keza senaryolarıyla aramızda olacaktır. Bence sanatkârlar, yazarlar, güzel eserler bırakanlar hiçbir zaman yitip gitmezler, mutlaka toplumun içinde bir şekilde yaşamaya devam ederler.

   Sanatın toplumlar için önemi nedir?

   Bence çok önemli, yani bir lüks değil.... Bakın size şunu söyleyeyim: doktorların yüzde doksanı sanatla uğraşıyor. Neden? Çünkü sanatın insanı rehabilite ettiği, huzura kavuşturduğu, sıkıntılarını unutturduğu kesindir. Bunu doktorlar bizzat yaşadıkları için önce kendileri sanatla meşgul oluyorlar sonra da herkese sanatı tavsiye ediyorlar. “Ya ney üfleyin, ya şiir yazın, ya hat veya tezhip gibi güzel sanatlarla ilgilenin” diyorlar. Bu son derece önemlidir. İnsanoğlunu sanattan ayırmak mümkün değil. Çünkü Cenab-ı Allah en büyük sanatkârdır. Her sanatkar yaptığı sanatında bir bakıma Allah’ın büyüklüğünü anlatıyor. Bir ressam bir ağacı tasvir ettiğinde aslında evet o onun ressamıdır ama asıl sanatkârı Cenab-ı Allah’tır. Dolayısıyla sanatçı eseriyle Cenab-ı Allah’ı işaret ediyor. Sanatçı kâinattaki güzelliği önce kendisi fark ediyor, sonra fark ettiriyor. Bundan dolayıdır ki sanatla uğraşan insanlar güzel insanlardır, ince insanlardır, kendileriyle barışık insanlardır ve mutlaka topluma bir şeyler vermek isteyen insanlardır.

   Sizin bir sanatçı tarifiniz var mı? Kimdir sanatçı?

   Sanatçı iyilikleri güzellikleri keşfeden ve bunları toplumla paylaşan insandır. Dolayısıyla bir takım olumsuz vasıflar sanatçıya yakışmaz. Mesela ben sanatçının kıskanç olmasını hazmedemem. Bence sanatçı diğer sanatçılarla da barışık olmalıdır. Kendisiyle ve çevresiyle barışık olan bir sanatçı ancak toplumuna karşı olan görevini ifa etmiş olur.

   Sanat ve medeniyet bilinci arasında nasıl bir ilişki vardır?

   Çok köklü bir ilişki vardır. Köklü bir medeniyetten beslenmeyen sanat satıhta kalır. Tarihten, kültürden, medeniyetten bahsetmeyen sanat sadece güne hitap edebilir. Kısa ömürlü olur. Mesela mimaride diyelim; eğer Türkiye’de yaşayan bir mimar, Mimar Sinan’ı tanımamışsa, ortaya ciddi bir eser koyamaz. Ne olur? Batı’nın taklidi, ruhsuz bir şeyler yapar. Bir şair Baki’yi, Fuzuli’yi tanımıyorsa, Akif’i, Yahya Kemal’i okumamışsa ortaya iyi bir şiir koyamaz. Bu bütün sanatlar için geçerlidir. Yani Yahya Kemal’in o güzel ifadesiyle kökü mazide olan âtî yani gelecek olmalıyız. Geçmişten istifade edeceğiz ama aynı zamanda geleceğe uzanacağız. Bu irfan köprüsü kurulduğu zaman gerçek sanat yapılmış olur.

   Son günlerde bazı televizyon dizilerindeki tarih ve kültür köklerimize yapılan saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

   Tabi ki herkes kendi görevini yapıyor. Birileri tarihi küçültmeye çalışır, padişahları aşağılamak ister; bu onların görevidir, bunu yapacaklar. Fakat bence her şeye rağmen toplumda tarihe ilginin artması sevindiricidir. Evet bugün yanlış diziler yapılır yarın bunların doğrusu yapılır. Bu konuda eleştirmekle kalmak yerine bu konuda ehil olan kişilerin ciddi diziler yapmalı ve topluma güzel alternatifi sunmalıdır. O zaman gerçek tarihe yönelmiş oluruz. Nitekim örnekleri var: Yönetmen rahmetli Yücel Çakmaklı ve romancı Tarık Buğra el ele verdiler ve o mükemmel dizileri yaptılar. Nedir o diziler. Dördüncü Murat’tır. Osmancı’tır. Küçük Ağadır. Bana göre tarihe ilgi bu dizlerle başladı. Allah’a şükür unutulmayan diziler olarak hafızalarda yerini aldı. Size ilginç bir şey söyleyeyim. Bahsettiğiniz o dizilerden sonra şimdi bütün yayın evleri Yavuz Sultan Selim’le ilgili kitaplar yayımlamaya başladılar. Bu kitaplara ilgi oldu ki bu kitaplar bu kadar çok yayımlanıyor. Kötü niyetle bir şeyler yapılsa bile korkmayın gerçekler gizlenemiyor. Hatta bu tür şeyler ters tepki yapıyor…

   Son sorumu sormak istiyorum. Birçok yazar bir döneme geldikten sonra yazmayı bırakıyor, şiirlerini küsüp yakan şairler var. Sizin ise yoğun bir çalışma temponuz var. Bu motivasyonu nereden alıyorsunuz?

   Cenab-ı Allah hepimize bir ömür vermiş, nefes alıp veriyoruz, bunun şükrünü eda etmek zorundayız. Yani biz hayata küsemeyiz, topluma küsemeyiz, isyan edemeyiz, tam aksine görevimizi yapmak zorundayız. Nedir görevimiz? Düşünmek, düşündüklerimizi kayda geçirmek yani üretmek… Yazarsak yazımızla, şairsek şiirimizle, sinemacısıysak senaryomuzla şükrümüzü eda edeceğiz. Bizim topluma küsmeye hakkımız yok. Bize verilmiş bazı kabiliyetler var ise onları hayırda, güzellikte, erdemlilikte kullanıp bu mazlum millete faydalı olmalıyız. Sadece bu millete değil yeryüzündeki bütün insanlara faydalı olabiliriz. Size büyük bir zatın bir düsturunu aktarmak istiyorum. Bediüzzaman hazretleri der ki: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Evet, güzel görelim, güzel düşünelim, güzel eserler ortaya koyalım, inanın hepimizin hayatı o zaman daha da güzelleşecektir.  

Özgeçmiş:
   Gazeteci, yazar ve edebiyat araştırıcısı. 23 Nisan 1960 tarihinde Siirt merkezde, yedi çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak doğdu. Babasının adı Nasri, annesinin ise Sabriye’dir. İlk ve orta öğrenimini doğduğu yerde tamamladıktan sonra 1980’de girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1985’te mezun oldu. İlkokul yıllarında edebiyata duyduğu ilgi zamanla arttı. 13 yaşında, henüz ortaokul üçüncü sınıfta iken ilk şiiri Yeni Asya gazetesinde yayımlandı. 1976’da Elif edebiyat bülteninin hikâye yarışmasında dereceye girdi. 1980’de Köprü dergisinin Menkıbe Yarışması’nda “Hasiye Nine” isimli yazısıyla birincilik ödülünü kazandı.1979 yılında başladığı gazetecilik mesleğini Yeni Asya, Doğuş, Tercüman, Türkiye, Hürriyet, Zaman, Bizim Gazete, Haber Fatih, Orta Doğu ve Yeniçağ gazetelerinde devam ettirdi. Bu gazetelerde musahhih, editör, servis yönetmeni, röportaj ve köşeyazarı olarak çalıştı.

   Türkiye Çocuk dergisinin haber müdürü oldu (1994). 2001 yılında basından emekli olduktan sonra Kubbealtı Akademisi Kültür Sanat Vakfı bünyesinde çıkan Kubbealtı Akademi Mecmuası’nın yazıişleri müdürü göreve başladı. Halen bu göreve devam ediyor. 10 Ağustos 2006 tarihinde bir grup arkadaşıyla birlikte kültür sanat sitesi www.sanatalemi.net i kurdu. Site hergün güncellenen ve Türkiye’nin en çok ziyaret edilen sitesi oldu. Sanatalemi.net’in iki yıl yayın yönetmenliğini yürüttükten sonra yazar olarak devam etti. Sanatalemi.net Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2007 yılında “elektronik yayıncılık” dalında Türkiye’nin “en başarılı sitesi” seçildi. İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği), TYB (Türkiye Yazarlar Birliği), TGC (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti), İstanbul Edebiyat Derneği (İSEDER) üyesi. İlk iki kuruluşun İstanbul şubeleri yönetiminde bulundu. 6 Mart 2008 tarihinde bazı yazar, şair ve sanatçı dostlarıyla birlikte kurduğu Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER)’in Genel Başkanlığı’na seçildi. Halen bu görevine devam ediyor. Bazı ödüllere sahip olan yazar, Ahmet Haşim ve Ziya Osman Saba’nın mezarlarının kayıp oluşuyla ilgili haberi (Mezarı Kayıp Şairler) münasebetiyle “2000 Yılı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Kültür Sanat Başarı Ödülü”ne lâyık görüldü. “Kayıp İstasyon” isimli kitabı dolayısıyla da Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2005 yılında “biyografi” dalında “yılın yazarı” seçildi. Fatih Kerem (1990) ve Ömer Faruk (1995) isimli iki oğlu bulunuyor. Yazı, araştırma, inceleme ve röportajları Kubbealtı Akademi Mecmuası, Türk Edebiyatı, Yedi İklim, Hece, Defne, Tarih ve Düşünce, Bizim Külliye, Biyografi Analiz, Dünya Kitap, Varlık ve Kitaphaber dergilerine yayımlandı. Kahraman Yayınları’nın 44 kitaptan oluşan İslâm Klasikleri’nin, Boğaziçi Yayınları’nın yayımladığı Şairler-Yazarlar dizisinin ve Hikmet Neşriyat’ın 30 kitaptan meydana gelen Türk Klasikleri serisinin editörlüğünü yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından neşredilen ‘Fethin 550. Yılında İstanbul Şiirleri-Yazıları’ isimli eserin editörlerinden oldu.

YAYIMLANMIŞ ESERLERİ:
Altın Işık (Ziya Gökalp, Bordo Siyah Yayınları, İstanbul 2006)
Aşina Çehreler (Nesil Yayınları, İstanbul 2007)
Bize Göre (Ahmet Haşim, Yayıma Hazırlık, Damla Yay., İstanbul 2006)
Cahit Öney Hayatı, Eserleri, Hatıraları (Akış Yayınları, İstanbul 2007)
Çağlayanlar (Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Yayıma Hazırlık, Damla Yay., İstanbul 2006)
Çanakkale Arslanları (Fahri Celal Göktulga, yayıma hazırlık, Yarımada Yay., İst. 2007)
Dersimiz Edebiyat (İlk adı Kelâm ve Kalem, Nesil Yayınları, 2.bs., İstanbul 2006)
Doğu Klâsikleri (Erdem Yayınları. 10 kitap, İstanbul 1998)
Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları (Nesil Yayınları, 6. bs., İstanbul 2006)
Edebiyatımızda Hüzün (Yağmur Yayınları, İstanbul 2009)
Edebiyatımızın Güleryüzü (Selis Yayınları, Genişletilmiş 4. baskı, İstanbul 2006)
Halk Türkülerinden Seçmeler (Bordo Siyah Yayınları, İstanbul 2006)
Karagöz ve Hacivat (Cem Atlı adıyla, Erdem Yay., İstanbul 1985)
Kayıp İstasyon (Selis Yayınları, 2. baskı, İstanbul 2008)
Mehmet Âkif Ersoy Hayatı ve Eserlerinden Seçmeler (Damla Yayınları, İstanbul 2008)
Mevlid-i Şerif (Kahraman Yayınları, ortak yayın, İstanbul 1997)
Mustafa Necati Karaer’e Armağan (ortak, İstanbul Yay. 1997)
Ömer’in Çocukluğu (Muallim Naci, Yayıma hazırlık, Bordo Siyah Yay. İst.2006)
Ömer Seyfettin (Hikmet Neşr., 3. bs., İstanbul 2005)
Refik Halit Karay (Hikmet Neşriyat, 3. baskı. İstanbul 2005)
Romancılar Konuşuyor (Nesil Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2008)
Safahat (Mehmet Akif Ersoy, Yayıma hazırlık, Kahraman Yay. İstanbul 1996)
Safiye Erol Kitabı (Benseno Yayınları, İstanbul 2003)
Sait Faik Abasıyanık (2. bs., Hikmet Neş., İstanbul 2005)
Seçme İlahiler (Kahraman Yayınları, Ortak yayın, 2. baskı, İstanbul 2005)
Sefertası (Erguvan Yayınları, İstanbul 2009)
Tarihimizin Güleryüzü (Nesil Yayınları, İstanbul 2007)
Türk Mânilerinden Seçmeler (Damla Yayınları, İstanbul 2006)
Türk Ninnilerinden Seçmeler (Damla Yayınları, İstanbul 2006)
Türk Şiirinden Portreler (2. bsk., Nesil Yay., İstanbul 2006)
Unutulmayan Edebiyatçılarımız (Nesil Yay., 2. baskı, İstanbul 2004)
Yahya Kemal Beyatlı (Cem Atlı adıyla, Erdem Yay. İstanbul 1986)
Yalnız Efe (Ömer Seyfettin, Bordo Siyah Yayınları, İstanbul 2006)
Yazar Olacak Çocuklar (Selis Yayınları, 2. baskı, İstanbul 2007)
Yıldızlarla Uyumak (Nar Yayıncılık, İstanbul 2009)
Yûnus Emre Divanı (Yayıma hazırlık, Kahraman Yay. İstanbul 1997)
Yûnus Emre Seçme Şiirler (Bordo Siyah, İstanbul 2006)
Ziya Nur Aksu Kitabı (Marifet Yayınları, ortak, İstanbul 2004)
Ziya Osman Saba (Hikmet Neşriyat, 2. baskı, İstanbul 2005)
Ziya Osman Saba Sevgisi (Nesil Yayınları, İstanbul 2004)