Hayatını edebiyatın İslamca’sını yapmaya adamış, İslami Edebiyat Dergisi ve Doğru Yorum Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Muhterem Ali Nar Hoca ile “ehli sünnet” üzerine konuştuk. Burhan Dergisi okurlarının istifadesine sunuyoruz.
Çıkardığınız gazete ve dergilerde “ehli sünnet” inancını savunuyor ve tanıtıyorsunuz. Ehli sünnet ne demektir; isterseniz buradan başlayalım söyleşimize.
Bir şeye sahip olana, bir sanatı bilene o işin ehli derler. Sünnet ehli demek dinimizi Hz. Peygamber’in sünnetine uygun olarak anlamak ve yaşamaktır. Bunu izah edebilmek için bir benzetme yapalım. Kur’an-ı Kerim bir anayasa gibidir. Onu ilk yorumlayan ve kanun haline getiren Peygamber’in sünnetidir. İkinci defa yorumlayan ve bir nevi tüzük veya yönetmelik haline getiren de ulemanın içtihatları ve ittifaklarıdır. Yani icmayı ümmettir...Bunu bir dünya düzenine benzetirsek anayasa Kur’an, ona uygun çıkarılan kanunlar da Peygamber’in sünnetidir. Hz. Peygamberin hiçbir işi, hiçbir davranışı haşa Kur’an’a ters düşemez. Demek ki ehli sünnet, Kur’an ahkâmını Peygamber’in sünnetine uygun olarak yaşamak; Peygamber nasıl dedi, nasıl anlattı, nasıl uyguladıysa o şekilde uygulamaya çalışmaktır. “Ama bunu kim başarabilir Peygamber’in yaptığı gibi?“ diye sorulabilir. Evet, belki hiç kimse Resulullah’ın yaptığını beceremeyebilir ama öyle yapmaya gayret etmelidir. Özetle; Hz. Peygamber’in Kur’an’ı anladığı gibi anlamak, İslam’ı onun yaşadığı gibi yaşamaya çalışmak; işte ehli sünnetin gayesi budur.
Sıradan insanlar Kur’an’dan bir şey anlayamazlar mı?
Kendilerince bir şeyler anlarlar fakat ondan hüküm çıkartamazlar. Mesela Anayasa var şurada; diyor ki; “falan şöyle şöyle olacak.” Sen ona göre hareket edebilir misin? Edemezsin. Ya ne olacak? Meclis bu anayasaya uygun kanun çıkaracak. Bu kanunu da sen doğrudan doğruya tatbik edemezsin. Sen derken icracı bir kurumdan bahsediyorum yani bir bakanlık gibi… O halde ne olacak? Bakanlıkla ilgili yönetmelik çıkarılacak. O yönetmelik kanunlara uygun olacak, o kanunlar da anayasaya uygun olacak… Ne için bunlara gerek var? Anayasayı tatbik edebilmek için. Demek ki Kur’an’ı anlayıp tatbik edebilmek için de sünnete ve icamayı ümmete ihtiyaç vardır.
Günümüzde birçokları bu konuda hiçbir eğitim almadığı halde Kur’an mealine bakarak içtihat denemeleri yapıyor. Siz ne dersiniz?
Hiç kimse Kur’an’dan doğrudan doğruya hüküm çıkaramaz. Hatta müçtehitler bile doğrudan doğruya Kur’an’dan hüküm çıkaramaz. Bizim bu ilahiyatçı aklı evvellerimiz tutturmuş; “Efendim Hz Aişe bile içtihat yapmıştır. Biz neden yapmayalım?” Şunun söylediği lafa bakın? Hz Aişe sizden bir kere kat kat yetkilidir bu konuda… Siz onunla kendinizi nasıl kıyaslarsınız? Ama Hz Aişe içtihat yapmamıştır ki… Ya ne yapmıştır? Hz. Peygamber’den nakil yapmıştır. Diyorlardı ki; “Ey valide şu mesele nasıl halledilir?” O da; “Ben Resulullah’tan şöyle duydum” diyor ve cevabını veriyordu. Kadınlarla ilgili durumlar vardır; özellikle bu konuları naklediyordu.
Mehmet Akif’in; “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/ Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” dizesini bu tür kimselerden çok dinliyoruz? Akif burada ne demek istemiştir?
Mehmet Akif’i saptırıp yanlış yorumluyorlar. Akif; “doğrudan doğruya Kur’an’dan hüküm çıkaralım mı” demiştir? Veya “zamanın içtihatlarının hiçbirini nazara almayın, icmayı ümmeti bırakın, bakın ayete hüküm çıkarın” mı demiştir? Hayır, Akif bu dizesinde böyle bir şey söylemek istememiştir. Akif demek istemiştir ki; her yeni gün düşünce gelişiyor, ilim gelişiyor, teknoloji gelişiyor; bu gelişmeler neticesinde her çağın insanına İslam’ı idrak ettirebilmemiz lazımdır. Akif “her şey değişiyor o halde İslam’ı da değiştirelim” demek istemiyor. “Asrın insanının anlayacağı şekilde İslam’ı anlatalım” demek istiyor. “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı” derken de Akif bunu ne zaman söylüyor; bunu dikkate alalım. Cumhuriyet döneminde.. Yani ilhamı Avrupa’dan veya batının falan düşüncesinden değil İslam’ın kendisinden alalım demek istiyor. Çünkü o dönemde batıcılık yaygındı. O buna karşı İslam düşüncesini terennüm ediyor. Ama bizim sahte ilahiyat müçtehitleri bunu da işlerine geldiği gibi anlıyorlar. Tabi
Kur’an’dan alacaksın ilhamı, başka nereden alacaksın? Ama sen bir kere Kur’an’ı idrak edemiyorsun ki… Onu idrak edebilmen için sünnete ve icamayı ümmete ihtiyacın var. İşte ehli sünnet demek bu hassasiyeti göstermektir.
Sadece Kur’an’a göre İslam yaşanabilir mi?
Hayır asla yaşanamaz. Din kitapla sünnetin bütününden çıkacak hükümlere uyularak yaşanır. Eğer sünnet dikkate alınmazsa bir namaz konusunu bile halledemeyiz. Mesela ulema Kur’an ve sünnete bakarak beş vakit namaz konusunda ittifak etmiştir. Kur’an namaz vakitlerini “bir sabah, iki öğle” diye sıralamaz. Evet bu doğrudur, ama çeşitli ayetlerde her bir vakte ayrı ayrı işaret edilmiştir.
Burada bizim sormamız gerek soru şudur. Kur’an’ı en güzel kim anlar? Tabi ki Peygamber anlar. O halde ne yapmıştır Peygamber? Beş vakit namaz kılmıştır. İşte gördüğünüz gibi mesele hallolmuştur. Adamın biri çıkmış “kadın erkek aynı safta namaz kılar” diyor. “Kur’an’da kadın ve erkeğin namazı nerede nasıl kılacağına dair bir hüküm yoktur” diyor. “Kur’an’da yoksa olmaz” deyip kestirip atıyor. Oysa Hz. Peygamber’in hayatına baktığınızda bir sefer bile kadınlarla bir arada namaz kılmadığını görüyorsunuz. Bunun için ilmihal kitapları; bir kadınla bir erkek yan yana namaz kılarsa ikisinin de namazı fasid olur diyor. Hatta onların sağında solunda ve arkasında önünde birer erkek olursa, onların da namazları fasid olur diyor.
Bütün bu meseleler sünnete başvurularak çözüme kavuşuyor değil mi?
Tabi.. Şimdi gelin sünnete bakalım, Hz Peygamber’in hayatında bu konuyla ilgili neler var? Bir sahabi anlatıyor. İnsanların ihtiyaç içinde olduğu bir dönemde Resulullah mescitte nasihat etti; “Muhtaçlara yardım edin” dedi. Sonra Bilal-i Habeşi çıktı eteğini tuttu ve herkes gönlünden ne geçiyorsa sadakalarını oraya attılar. Sonra Resulullah aleyhisselatü ve selam kadınların bölümüne gitti. Orada da nasihat ettikten sonra aynı şeklide para toplanıldı. Hatta bazı kadınlar bileziklerini, altınlarını bağışladılar. Bu olaydan anlaşılıyor ki mescitte kadınların yeri başka erkelerin yeri başkadır. Başka bir rivayette bir sahabi şöyle anlatıyor: “Çocukken kadınların en ön safında yüzünü açan güzel bir kadın vardı onu görebilmek için arka safa kaçardık.” Şimdi sahabiyi ayıplamaya gerek yok, o bir dönemki yaptığı çocukluğu anlatıyor. Ama burada önemli bir şey söylüyor. Demek ki kadınlar o zaman arka safta yer alıyorlar.
İlmihal kitaplarında çocukların erkeklerin arkasındaki saflarda durması gerektiği yazıyor. Bunun mantığı da burada ortaya çıkıyor galiba…
Evet çünkü arka safa geçen çocuklar, erkekler ve kadınların arasında bir duvar gibi oluyorlar… Bunun için Hz. Peygamber; “Erkekler için en hayırlı saf ön saftır, kadınlar için ise en hayırlı saf arka saftır” buyuruyor. Başka bir hadis-i şerifte de buyrulur ki; “Bir kadın için en hayırlı namaz evinde kıldığı namazdır.” Bir rivayete göre; “evinin en ücra köşesinde kıldığı namazdır.”
Günümüzdeki Müslümanlar ehli sünnet çizgisinden sapmış mıdır?
Günümüzde ehli sünnetten çok sapmalar var. Bunun nedeni başta eğitimsizliktir. Yani halkın bu meseleyi bilememesidir… Son zamanlarda sistematik bir şekilde saptırma var… Yani sapmadan daha çok saptırma söz konusu. Bunun temeline inecek olursak şunları söylememiz gerekir. Cumhuriyet dönemi ile birlikte bir takım düzenlemeler, kısıtlamalar, dayatmalar söz konusu oldu. “Türkçe ezan, Türkçe Kur’an” gibi safsatalar yayılmaya çalışıldı. Bütün bunlara halk iltifat etmedi. Netice de Türkiye Cumhuriyeti devrim ve inkılaplarıyla dinde hiçbir şeyi değiştirememiştir. Cumhuriyet şunu değiştirdi diyen varsa söylesin. Benim bu konuda yazılmış bir kitabın var; “Anadolu Müslüman’ının direniş günlüğü” diye… Bu kitabımda o dönemdeki dayatmalara karşı Anadolu halkının direnişini anlattım…
Hakikaten bir direniş gösterebildi mi Müslümanlar?
Biz bu direnişi gösterdik ki 1950’de ezan tekrar aslına döndü. Sana bir şey anlatayım. 1935’te Türkçe namaz kılınsın diye bir emir veriyorlar. İmam “Tanrı uludur” diye başlangıç tekbirini getirince arkasında kimse kalmıyor, bir bir dökülüyorlar. İşte bu bir dirençtir. Bunu gören yetkililer “bu meseleyi zamana bırakın” diye emir veriyorlar. Zaman ne zaman? Bayar zamanı? Celal Bayar’a soruyorlar; “İmam Hatip Mektebi açıyorsun, Kur’an kursu açıyorsun, nereye gidiyor bu iş?” O da “merak etmeyin biz meseleyi mihraptan halledeceğiz” diyor. Çünkü mesele mihrapta biteceğini kavramıştır. Mihraptaki adam şayet getirilen yenilikleri, prensipleri hoş karşılarsa cemaat de hoş karşılayacak ve kendiliğinden kabullenecektir. Hoş karşılamadığı zaman yapılan devrimler halkta makes bulmayacaktır. Yani bu millet hocaya itibar eden bir millettir. Kore savaşında teğmen olan birisinden dinlemiştim; Bir bayram namazı kılacağız Komutanlar bağırıyor çağırıyor, düzgün saf düzeni alın, sıraya geçin falan diyor fakat kimse dinlemiyor. Tabur imamı alıp mikrofonu “Muhterem Müslümanlar safları düzgün tutun, yerinize oturun” deyince bunu duyan askerler anında bulundukları yere oturuyorlar. Demek ki bu millet hocaya itibar ediyor. Bu güzel bir şey ama felaketimiz de yine aynı sebepten… Kırılma noktası mı diyorlar fay hattı mı diyorlar; meselenin düğüm noktası işte burası. Elhamdülillah hocaya itibar etmek güzel bir şey… Peki ama ya o mihraptaki adam melunsa? O zaman ne olacak? Mihraptan halletmenin ne demek olduğunu anlıyor musunuz? Mihraptaki derken ilahiyattan yetişmiş sahte hocanın dine ne derece zarar vereceğini anlatmak istiyorum. Ama her ilahiyattan çıkan da sapıtır demek istemiyorum.
Namazı üç vakte indiren, Cumanın son sünnetini kaldıran. “İslam’da el kesme yoktur. Birden fazla kadınla evlenilmez” diyenlerin zararını anlatıyorum. Onlar bu tür şeyleri söylemekle Avrupalı ve yerli gavurlara yaranmaya çalışıyorlar.
Sahte ilahiyatçı dediğiniz bu kimseler kötü niyetle mi dini saptırıyorlar?
Aralarında iyi niyetli olanlar var, adamlar saf saf bunları söylüyor... Belki ahmaklığından yapıyor böyle… Kavrayışı yok… Hoca sınıfının çeşitli kategorileri var. Bilmeyip cahil olan var. Bilip de ortama uyan var. Kimisi de şeytan gibi biliyor ama bilmez gibi davranıyor. Veya meşhur olma gayreti ile aykırı laflar ediyorlar. Bir de eski ulemadan olup da yanlışlara ses çıkarmayanlar var. Bizim çevremizde ehli sünnete yardımcı olması gereken ilim sahibi olan adamlar var. Onlar parasıyla malıyla değil sadece ilmiyle yardımcı olacaklar. Biliyorsunuz bir gazete çıkartıyoruz, Onlardan yazı istiyoruz, “ya bilmem ne” falan diye bahaneler üretiyor. “E bir röportaj yapalım da sorularımızı cevaplayın” diyoruz. Ona da yanaşmıyor. Adeta kaçıyor bizden. Neden bu adam böyle yapıyor? Ya ihmalkârlığından böyle yapıyor ya da itibar kaybından korkuyor. Bir yere gittiğinde “hoca efendi hoş geldin” demezler diye çekiniyor.
Günümüzde dini sistematik bozmanın misalleri nelerdir?
Mesela, Diyanet “Dinin dilini yenilemek” diye bir program yaptı. Dinin dilini yenilemek; ne demekmiş bu? Yani farz, vacip, sünnet, haram, kafir, münafık, müşrik, mülhit gibi terimler değişmeli diyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? Oldu bile… İki gün önce Hürriyet gazetesi manşetten verdi haberi; Artık gavurlara gayrimüslim demeyecekmişiz… Ne denecekmiş? “Başka inanç grupları” diyecekmişiz. Bir zamanlar hukuk kitaplarının dilini değiştirmeye kalkmışlardı. Hakim değil yargıç olsun falan diyorlardı… Şimdi de bunun gibi din diliyle oynamak istiyorlar. “Farz”a ödev veya vazife diyecek, “haram”a yasak falan diyecek… Oysa “haram” yerine “yasak” dediğiniz zaman bunun din kaynaklı bir yasak olup olmadığı anlaşılmaz. Bir insan da yasak koyabilir, devlet de yasak koyabilir…
Haram denince bu yasağı kimin koyduğu gayet net belli olur, öbür türlü ise belli olmaz. Yani dinin dilini değiştirmek demek onu anlaşılmaz hale getirmek demektir. Mesela Amene Resulü’nün sonunda “alel gavmil kafirin” ayetini okuyoruz. Bunu meal yaparken “kafirlere karşı bizi koru” değil de “başka inanç gruplarına karşı bizi koru” mı diyecekler?
Dini konularda yeteri kadar bilgisi olmayan kimselerin bu tür konularda da bir fikri olamıyor. Normal vatandaş kime inanacağını şaşırıyor. Bu durumda normal vatandaş ne yapsın?
Ehli sünnet alimlerini tanıyıp onların kitaplarından faydalanacak. Son bir asırda ehli sünneti savunan alimleri bilhassa bilecek. Ehli sünneti savunan kimselere ehli sünnet alimi denir. Biz bunlardan elli küsur tanesini tespit ettik. 26 tanesinin özgeçmişine ulaştık. Bir o kadarınınkine ise ulaşmaya çalışıyoruz. Tespir ettiklerimizi Mehmet Şevket Eygi Bey’e verdik, o kitap halinde neşredecek… Son Şeyhulislam Sabri Efendi’den tutun Zahidî Kevseri’ye kadar alimlerimizi tanıttık. Kimler var mesela; Abdulhakim Arvasi, Süleyman Hilmi Efendi, Mehmet Zahit Koktu, Ahmet Davudoğlu, Halil Gönenç, Sadrettin Yüksel, Enver Baytan… Bunlar ehli sünneti savunan insanlar. Ehli sünnet konusunda daha geniş bilgi için, içinde benim de uzun bir makalemin olduğu “Ehli sünneti savunma” adlı kitaba bakabilirsiniz. Bu kitap Bedir yayınlarından çıktı.
Dinimizi gerçek alimlerden öğrenmediğimiz takdirde sahte ilahiyatçıların tuzaklarına düşmek işten bile değildir. Sahte ilahiyatçıların dini deforme etme sebebi sizce nedir?
İslam’ın dört temel ahlaki ilkesi vardır, bunlara fazail-i erbea denir. Bunlar hikmet, şecaat, iffet, adalet… Bütün faziletler bu dördünün etrafında toplanır. İlk üç fazilet bir insanda varsa o insanda dördüncü fazilet de vardır yani o insan adildir. Hikmet; hadiseleri ve insanları tam anlamıyla yani aslına uygun olarak tanıma gücü ve gayretidir. Hem yetenektir, hem gayrettir, hem güçtür… Şecaat; cesur olmaktır, tehevvür değil yani saldırma değil, hakkı yerinde, çekinmeden, olduğu gibi söyleme yürekliliğidir. Ve savunmak ve yaşamaktır. İffet; Afif olmak yani namuslu, şerefli olmaktır. İffetsizlik demek de şehvet, para, şöhret ve makam düşkünlüğüdür. Bir insan para düşkünü ise para için, kadın düşkünü ise kadın için, makam düşkünü ise makam için her şeyini harcar ve bütün değerlerinden vazgeçer.
İlahiyatta ne kadar dini deforme eden adam varsa bilin ki hepsi iffetsizdir. Bu saydıklarımdan birisine düşkünlüğü vardır.
Ali NAR Kimdir?
1938 yılında Erzurum ili Hasankale ilçesi Issisu köyünde (şimdi Sarıkamış'a bağlı) doğdu. 1949'da Yozgat'ın Karahalli köyüne taşınıp orada yetişti. Erzurum İmam Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra yüksek tahsilini İstanbul’da yaptı. Bu arada Edebiyat’ta Mahir iz’den ve Necip Fazıl’dan İslami ilimlerde Ömer Nasuhi Bilmen ve Ahmet Davutoğlu’ndan feyz aldı.
1964’te Diyarbakır İmam-Hatip okulunda öğretmenliğe başladı. İlk şiir ve makalelerini oradaki “Yeni Şark Postası” gazetesinde yayımladı. Bu sırada, sol akımların çok rağbet gördüğü bölgede fikri çatışmalarda hayli öne çıkan Ali Nar Diyarbakır’dan uzaklaştırıldı. Askerlikten sonra Erzincan İmam-Hatip Lisesine tayin edildi. 1973 yılında İzmit (Kocaeli) İmam-Hatip Lisesine nakil edildi. Bu dönemde Erzurum İlahiyat Fakültesinde Kelam Asistanlığını kazandığı halde siyasi nedenlerle tayin edilmedi. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde tez yapmak istemişse de yine aynı nedenlerle imtihana alınmadı.
Fetih” adındaki ilk basılan kitabından sonra “Koro” adlı piyesi ve M.T.T.B /Mili Türk Talebe Birliği’nin açtığı tiyatro yarışmasında birinci olan “Muhtar Kafası” adlı piyesi basılmış ve Türkiye’de yüzden fazla yerde sahnelenmiştir.
1975’te eğitim ve araştırma maksadıyla burslu olarak Irak’a gitmiştir. Musul, Bağdat, Kerbela, Necef, Halep, Şam, Beyrut, Amman, Mekke, Medine, Hayber, Cide gibi şehirleri gezen Ali Nar bu seyahatlerinde gördüklerini “Ortadoğu Günlüğü” diye bir kitapta toplamıştır.
1989,1991,1994,1996’larda İstanbul’ da Dünya İslami Edebiyat Konferanslarını tertipledi. Ve 1997’ de Dünya İslami Edebiyat Birliğinin Türkiye Şubesini kurdu…
Milli Gazete, Yeni Devir, Büyük Doğu, Pınar, Mavera, Yeni Sanat, Sedir, Çınar, Tohum, Hilal, İslam, Milli Gençlik, Düşünce, Hakses gibi yayın organlarında yazıları yayımlanan yazar 1986’da “İslami Edebiyat” dergisini kurdu. 26 Sayı çıkan dergi,1994’te kesintiye uğradıysa da bugün hale yayın hayatını sürdürmektedir. Son olarak “Doğru Yorum” isminde aylık bir gazete çıkardı… Yazarın bu güne kadar 40 tane kitabı yayımlanmıştır
















