Şair Yazar Mehmet Helvacıoğlu 1947’de Balıkesir’in Havran ilçesinde doğdu. 1966 Balıkesir Ordu Donatım Astsubay Okulu’ndan birincilikle mezun oldu. Edremit Star gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Bu arada edebiyatın her alanı ile meşgul oldu. Bilhassa tasavvuf edebiyatı alanında araştırmalar yapan ve rubai tarzında şiirleri bulunan Mehmet Helvacıoğlu Bey’le tasavvuf üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Burhan Dergisi okurlarının istifadesine sunuyoruz.
Efendim öncelikle zahmet edip buraya kadar geldiğiniz için teşekkür ediyorum. Müsaadenizle ilk sorumu sormak istiyorum. Bilindiği gibi bugüne kadar tasavvufun birçok tanımı yapılmış. Sizi en çok tatmin eden veya sizin en çok hoşunuza giden tasavvuf tanımı hangisidir?
“Allah’ı tanıma ilmi” yani “marifet ilmi” olarak ifade edebiliriz. Şeriattan sonra tarikat ve marifet basamaklarından geçerek hakikate ulaşma gayretidir. Buna; “ince anlayış kazanma çabası” da diyebiliriz.
Bu ince anlayışı herkes kazanabilir mi? Yani her bünye tasavvufu kaldırabilir mi?
Şeriat umumî davettir, şeriattan sonraki arayışlar tasavvufun mecrasına girer. Mesela İslami ilimleri örnek verelim; kimisi bu ilimleri yüzeysel bir şekilde öğrenir, kimisi ise bu ilimlerde ihtisas yapar. Tasavvuf yoluna giren kişiler de manevî ilimlerde ihtisas yapmak isteyen kimselerdir. Camide vaaz veren hoca efendi umumi bir davet yapar, yani genele hitap eder. Tasavvuf yolunu telkin eden mürşit ise hususi bir davet yapar; yani bu yolda kabiliyeti olan kimselere hitap eder. Mürşit arayışına giren kimseler özel kabiliyetteki nasipli kimselerdir. Bir kelam-ı kibarda da ifade edildiği gibi; “Mürit hazır olduğunda mürşit onu bulur.”
Tasavvufun asr-ı saadetteki tezahürü nasıldı?
Bilindiği gibi Efendimiz eshabı içerisinde seçtiği kabiliyetli kimseleri İslami ilimlerde eğitir, onları örnek eğiticiler olarak terbiye ederdi. Bunlara eshab-ı suffe denilirdi. Tasavvufun tanımları üzerinde çeşitli tarifler yapılmakta ise de beni en çok tatmin eden eshab-ı suffe’den geldiği şeklindeki anlayıştır. Tasavvuf kelimesi ile ilgili açıklamalar farklılıklar arz eder.
Bu konular biraz ilmi mevzular olduğu için ben biraz daha sohbeti yumuşatmak istiyorum. Bu meyanda bize tasavvufla ilk olarak nasıl tanıştığınızı anlatır mısınız?
Benim tasavvufla ilgili ilk okuduğum eser Mevlana’nın “Fiyhi Ma Fiyh” adlı eseridir. Ufkumu ilk defa açan, gönül penceremi aydınlatan ilk ışık bu eserdir. Ondan aldığım ilhamla Mesnevi’yi okumaya başladım. Mesnevi benim ufkumu çok daha fazla genişletti. Daha sonra Abdulkadir Geylani hazretlerinin sohbetlerini, İmam Gazali Hazretlerinin eserlerini, Muhyittin Arabi hazretlerinin eserlerini, yine tasavvuf klasiklerinden Şeyh Şebusteri’nin Gülşen-i Raz adlı eserini severek okudum. Tasavvufla tanışmam bu eserler vasıtasıyla oldu. Özellikle Muhyittin İbn Arabi hazretlerinden çok fazla etkilendim.
Neden özellikle Muhyittin İbn Arabi hazretleri?
Muhyittin İbn Arabi hazretleri evliyaullah içinde hakkında en çok tartışma açılan, anlaşılması özel anlayış gerektiren bir gönül sultanıdır. Özellikle batılılar onun eserleri üzerinde derin tetkikler yapmışlardır. Onun şu sözünü her hatırladığımda ürperirim; “Allah celle celalüh bilindi görülmedi; Muhammed Aleyhi’s Selatü ve Selam görüldü bilinmedi.” Yine onun “Din inkiyattır” sözünü kendime pusula edinmişimdir. Yani din teslim olmaktır. Dinin temel esaslarında tartışma olmaz. Muhyittin İbni Arabi hazretleri de diğer veliler gibi ruhsatı değil azimeti tavsiye etmiştir. Kolaycılığı benimsememiş, tabiri caizse dini sulandırmamıştır. Onun bu tavrını iyi anlamak gerekir. Dinde tartışmaların nedeni teslimiyetin ve takvanın noksan olmasıdır.
Bildiğim kadarıyla siz yaşayan velileri ziyaret etmekten de haz duyan birisisiniz. Mesela kimleri ziyaret ettiniz.?
Evet, bizler “evliya” denilince ayağa kalkıp düğmemizi ilikleyen insanlarız. İmkânlarım nispetinde birçok ziyaretler yaptım. Konyalı Uykusuz Mustafa Efendi vardır; bilmiyorum tanır mısınız? Ben onu 90’lı yıllarda arkadaşlarımla birlikte Konya Merkez’deki evinde ziyaret ettim. Sonra bir iki sefer daha ziyaret etmek nasip oldu. O zaman seksen küsur yaşlarındaydı. Odasına girdiğimizde elinde büyük boy bir Mushaf vardı. Elini öptük sonra sohbetini dinledik. Bize bir Yasin-i Şerif tefsiri yaptı ki biz sanki bu sure o an nazil oluyor hissine kapıldık. Buna rağmen kendisi bize yaptığı Kur’an tefsirinin yüzeysel olduğunu, daha birçok derin manaların olduğunu söyledi. O sohbette bize bayramlar hariç yirmi üç sene fasılasız oruç tuttuğundan bahsetmişti. Bu zatın çok özel bir kokusu vardı. Ben böyle güzel bir kokuya başka bir yerde rastlamadım.
Hatırladığınız kadarıyla bir öğütte bulunmuş muydu?
Vasiyet anlamında ayrılırken; “Ne davalı ne davacı olunuz. Böyle olursanız sırattan kolay geçersiniz” demişti. Yani bu sözleri ile “kul hakkına dikkat ettiğiniz takdirde Yüce Allah’ın mağfireti çoktur” demek istiyordu. Ondan duyduğum son cümle ise el’an kulağımda çınlar: “BİR’le BİR olun.” Şu ifadenin güzelliğine bakın.
Gerçekten çok güzel bir söz… Peki efendim başka kimlere yetiştiniz?
Edremit’e geldiğinde Musa Topbaş Efendi’yi görme imkânımız olmuştu. Onda dikkatimi çeken özellik, mahviyeti, az konuşması, haliyle insanlara tesir etmesiydi. Uludağ’da bir sünnet merasiminde bir kez daha görmek nasip oldu. Kendisini setreden bir zattı. Mesela cömert olduğu bilindiği halde bu halini gizlerdi. Allah rahmet eylesin.
Zannedersem Bandırmalı Ali Öztaylan Efendi’yle de birçok kere görüşmüşsünüz?
Kendisiyle bir öğretmen arkadaşımın vasıtasıyla Bandırma’da tanıştım. Onunla tanışıklığım 90’lı yıllardan vefatına kadar 18 senelik bir süreyi kapsar. Bu süre zarfında birçok kere ziyaret ettim. Bazen de arkadaşlarımı onu ziyarete götürürdüm. Hatta ziyarete götürdüğüm bir arkadaşım sohbet çıkışında bana; “Ben bugün edep üniversitesini bitirdim?” diye bir söz söylemişti.
Arkadaşınızın böyle söylemesinin nedeni neydi sizce?
Onu ilk gördüğümde sanki tarihin derinliklerinden gelen bir şahsiyetle karşılaştığımı düşünmüştüm. Sanki bu zamanda yaşayan birisi değildi. Bir zaman yolcusuydu dersek abartmış olur muyuz bilmem. Elini öptüğümüzde tevazu haliyle eğilerek hepimizin ellerini tek tek öptü. Hepimiz çok şaşırdık, ürperdik. Gönül okşayan ifadelerle bizi içeri buyur etmişti. Sonra tek tek hepimizin hatırlarını sordu. Ses tonundaki zarafeti, üzerindeki sufi kıyafeti, ellerinin ve yüzünün nuraniliği bizi oldukça etkilemişti. Kendisine söylemediğimiz halde oraya giderken yolda düşündüklerimizi sohbet esnasında bir bir cevaplaması zannedersem özel bir zat olduğunu ispatlıyordu. Çok misafirperverdi. İlerlemiş yaşına rağmen ikram servisini kendileri yapıyordu. Bu nasıl güzel bir edeptir ki odadan servis için dışarı çıkarken sırtını bize dönmekten hayâ ediyordu. Onun oturuş şekli “huzurda olmanın şuurunu” bize öğretiyordu. Hatta bizi garaja kadar yolcu edip yol paramızı da ödediğini hatırlıyorum. Bu cömertlik velilerin bir vasfı olsa gerek. Kendisi güzel bakan, güzel gören bir insandı. Daima hüsn-ü zan yapmayı tavsiye ederdi. Şu ifadelerini asla unutamam: “Bir kimsenin beyaz bir şey içtiğini mi görüyorsunuz, onu ayran olarak görün. Sizin güzel nazarınız o alkol bile olsa onu ayrana çevirir, Kırmızı bir şey mi gördünüz ona şarap demeyin, onu vişne suyu olarak görün. Sizin güzel nazarınız inşallah onu meşru içeceğe çevirir.”
Onunla ilgili bir anekdot anlatabilir misiniz?
Aile yakınlarından birisi kocasından boşanıyor. Karşı tarafın avukatına; “Size çok zahmetler verdik, mahkeme masrafları neyse onu biz ödeyelim” diyor. Hakka hukuka bu denli önem vermesi beni çok etkiler. Yine size çok ilginç bulduğum bir şey anlatmak istiyorum. Bir seferinde Ali Öztaylan Efendi bize şöyle bir olay anlatmıştı. Bir arkadaşının Ramazan ayında umumhanelere gittiğini, oradaki kadınlara hediyeler götürdüğünü ve onlara oradan çıktıkları takdirde kendilerine iş bulacağını taahhüt ettiğini söylemişti. Ali Efendi bunları anlattıktan sonra bu günahkâr insanların zavallı olduğunu ve bu kimselere de bir merhamet elinin uzatılması gerektiğini söylüyordu. Biz daha sonra “arkadaşım” diye anlattığı o kimsenin kendisi olduğunu başka birisinden duymuştuk.
Sizin bu anlattığınız olay hayli ilginç. Bana İstanbul’da yaşayan bir veliyi hatırlattı. Bu zat bir gün arabasıyla Taksim civarından geçerken, travestilerin kavgasına şahit olur. Arka koltukta hüngür hüngür ağlamaktan kendisini alamaz. Daha sonra yanındakilere şöyle der: “Bunlara ulaşmaktan biz sorumluyuz, Allah onları da bizden soracak. Biz bu insanlara İslam’ı anlatabilseydik böyle mi olurdu?” Bunu paylaşmış oldum. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Size bir anımı daha arz etmek isterim. Ticari bir faaliyetimde alacaklı olduğum birisinden alacağımı tahsil edemiyordum. Bu ilişki kırıcı bir noktaya yaklaşmıştı. Bu halet-i ruhiye ile kendisini ziyarete gitmiştim. Öylesine bir sohbet açıldı ki adeta kalbimdeki dikenleri eliyle tek tek topluyordu. Bu sohbetten sonra o kişiye karşı olan agresif tavırlarım değişti. Birkaç ay sonra o kişi vefat etti. Şayet Ali Efendi’nin sohbetine katılmamış olsaydım o kişi ile kırgın olarak ayrılacaktım ve belki vicdan azabı çekecektim. İşte bu zatların sohbetleri böyle hayırlı şeylere vesile oluyor.
Son olarak Osman Tarı Bey’le olan anılarınıza geçelim. Osman Tarı Bey kimdir?
Menderes’e yakın olmuş, önemli mevkilerinde bulunmuş, bir dönem milletvekilliği yapmış, kurtuluş savaşının kahramanlarıyla tanışmış, son Osmanlı uleması ve evliyasının sohbetlerine katılmış tasavvuf ehli bir gönül insanıdır. 1950’den sonraki İslami açılımın öncülüğünü yapmış temsilcilerden birisidir. Mevlana ve tasavvuf üzerine araştırmalar yapmış, bu amaçla birçok konferanslar vermiş birisidir. İyi derecede Farsça, Arapça ve Fransızca bilen ilim aşığı bir zattır. Ayrıca Neyzen Tevfik ve Süheyl Ünver ile arkadaşlıkları vardır.
Ünlü tasavvuf araştırmacısı Alman asıllı Anna Maria Schimmel’le olan ilgisi nedir?
Schimmel, Mevlana’ya gönül vermiş bir akademisyen. Ankara’da mukayeseli dinler tarihi öğretim üyeliği yapmış bir isim. Osman Tarı Bey kendisiyle Anakara’da tanışıyor ve Konya’da evleniyorlar. Fakat kısa bir evlilikten sonra yolları ayrılıyor.
Osman Tarı Bey ile ilgili anekdotlarınız var mı?
Osman Tarı Bey son derece kibar ve nazik, İslam’ı temsilde çok özenli bir insandı. Konuşmalarında “İslam’ı sözle değil halle şahsımızda temsil etmeliyiz” derdi. Ali Öztaylan Efendi ile de bir samimiyetleri vardı. Bir keresinde Ali Efendi, Osman Tarı Bey’e ziyaret geldiğinde Ali Efendi’ye banyodaki havluları gösterir. “Bu ayak havlusudur, şu da yüz havlusudur” der. Bunun üzerine Ali Öztaylan Efendi “Sizin ayak havlunuz bizim baş havlumuz olur” diyerek iltifat ederler. Oysa Osman Tarı Bey, Ali Efendi’nin karşısında sanki bir generalin huzurunda duruyormuş gibi saygılı bir şekilde hürmet göstermektedir. İşte büyüklerin birbirlerine olan hürmetleri böylesi inceliklerle doludur. Yüce Allah cümlemize böyle edep nasip etsin.
Hocam ben bu sohbetten çok istifade ettim. Umarım okuyucularımız da istifade edeceklerdir. Bize vakit ayırdığınız için size teşekkür ediyorum. Son olarak şiirlerinizden birkaç kıta dinleyebilir miyiz?
Ben teşekkür ederim. Yüce Allah tesirini halk etsin inşallah. Size birkaç rubai okuyayım.
Vatan hasreti
Elest bezminden beri
İnleriz hasretle ney gibi
Neler gördük neler! Şu dünya bir ibret meşheri
Vuslat yaklaştı ana vatan bekliyor bizi…
Tarih Aynası
Tarih bir ibret aynasıdır ariflere
Ne bahtiyarlıktır ki ona bakabilene
İnsan gaflet ile malüldür, görmez
Yuvarlanır da uçuruma ayna hüzünlenir sessizce
Canlı Kur’an
Kur’an insanlığa hidayet rehberi
Kim tuttuysa onu bırakmadı elini
Gönüller aydınlandı; o hakkın nurdan kandili
Canlı Kur’an Alemlere rahmet efendimizdi.
















