Ruh Sıkıntısı İle İlgili Bir Kısım Mülahazalar

e-Posta Yazdır PDF

Asrımızın en büyük hastalıklarından biri belki de başta geleni ruh sıkıntısıdır. Pek çok insan bazen da kendisinin de izah edemediği bir ruh
sıkıntısından söz eder. Bazen bunu çok büyütür ve gerçekten de hasta olmadığı halde kendisini hasta eder. Fizyolojisi de bozulur ve bundan kurtuluşu zorlaşır. Hastalıktan kurtulmak ve ruh sıkıntısını unutmak için de başka yerlerde çare aramaya koyulur. Bu sefer de kırık kolla kılıç sallamak kabilinden kendisine daha da zarar verir. Bu kabilden pek çok kişiyle gündelik hayatta karşılaşmamız mümkündür. Bu durumdaki kişiler hayatlarından zevk alamadıkları gibi çevredeki insanlara da rahat vermezler. Zira böylesi şahısların hayatları daima şikâyettir.
Halbuki onlar çevresine kendi
gözlüğünden bakmaktadır. Kendilerindeki
ruh sıkıntısı, sanki çevredeki
herkeste de var olduğu zehabına kapılırlar.
Bazen da onlar tam tersi her
şeyin en iyisini bildiklerini zannederler.
Onlara göre diğer insanlar ya yanlış
ya da eksik yaparlar. En mükemmel
yapan ve her şeyin en iyisini bilen sadece
kendileridir. Böylesi bir çelişki
içinde hayatlarını devam ettirirler.
Bu anlayıştaki insanlar, hiçbir
şekilde kendileri ile barışık olmadıkları
gibi çevreleri ile de barışık değillerdir.
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi bazen en
mükemmeli onlar bilir onlar yapar düşüncesi
olsa da bazen kendi yaptıklarını
da beğenmezler. Evet kişi kendi
kusurunu bilmeli ve Rabbinin mağfiretine
yönelerek ondan bağışlanmasını
istemelidir. Ancak kişinin her zaman
kendisini kusurlu görmesi onda
ruh sıkıntısına sebebiyet verir. Bazen
tam bir karamsarlık havası içine giren
kişiler, “nasıl olsa ben adam olamıyorum,
öyle ise ne yapsam fayda yok,
hiç olmasa nefsimin dilediği gibi yaşayayım”
duygusu içine girebilirler.
Böylece kurtuluşları iyiden iyiye zorlaşır.
Böylesi zamanda “Rabbinizden
bağışlanma dileyin, sonra ona tövbe edin. Şüphesiz
Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir.”
(Hud, 90) ayetini düşünmeliler ve tevbe edip
ümitsizlikten kendilerini sakındırmaları ve kurtarmaları
icap eder. Bilinmelidir ki, asla sefahat ve
dalalette bir kurtuluş yoktur ve kişinin ruh sıkıntısını
iyice artırır. Bu yola tevessül eden insanlar, özellikle
de gençler zaman zaman taşkınlıkları ile hapishanelere,
su-i istimalleri ile hastanelere ve bazen de
mezaristana düşebileceklerdir.
Allah insan denilen fabrikanın sağlıklı ve randımanlı
çalışması için bir takım kurallar koymuştur.
Bu kurallara uyulduğu takdirde iyi sonuç alınacak,
fabrikada bir düzensizlik yaşanmayacak ve istenildiği
gibi ürün elde edilecektir. Bunun ilk şartı iman
ve amel-i salihtir. Başta Allah’ı bilmek ve tanımak insana
ayrı bir mutluluk verecek ve ruh sıkıntılarını giderecektir.
Zira Yaratan kullanma kılavuzu olarak
Peygamberi aracılığı ile gönderdiği Kurân-ı Hakîm’de
şöyle buyuruyor: “Biliniz ki, kalpler ancak
Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28).
Demek oluyor ki kalplerin huzur duyması ve
sıkıntıdan uzak olmasının yegane kaynağı öncelikle
Allah’a iman etmek ve onun zikri ile kalpleri cilalamaktır.
Bilinmelidir ki, iman teslimi, teslim tevekkülü
ve tevekkül de iki cihanın saadet ve mutluluğunu temin
eder. Dolayısıyla kişi kalben, ruhen rahat ve huzur
bulmak istiyor ve bu halin de dünyada olduğu
gibi ahirette de devamını talep ediyor ise, hayatını
iman ile hayatlandıracak, farzları yerine getirmekle
süslendirecek ve özellikle de büyük günahlardan
kaçınarak muhafaza edecektir.
Bilinmelidir ki, kişi her istediğine dünyada kavuşamaz.
Sadece talep eder ve kendisine düşeni
yerine getirir. Bundan sonrası Allah’a kalmıştır. Allah
ister ve hikmeti gerektirir ise, o talebi yerine getirir.
Aksi takdirde istenileni vermez ve kimse de
O’ndan hesap soramaz. Eğer kişi Allah’a inanmıyor
veya imanı ruh ve kalp dünyasına tesir etmiyor ise,
her bir isteğine ulaşamamakla hayatı kararır ve ruh
sıkıntısı çeker. Bu durum hayatı boyunca devam
eder. Zira dünya hayatının bir özelliğidir ki, bir üzüm
çitimi yedirmesinin karşılığında yüzlerce tokat vurur.
Bir güldürür, yüz ağlatır. İsteğinin biri yerine gelse
de pek çok arzusu tahakkuk etmez. Kaldı ki, bu durum
insanın dünya için değil cennet için yaratıldığının
da bir göstergesidir. Mesela insan ebedi olarak
yaşamak ister. Yine ister ki, sevdikleri hiç
ölmesinler. Onlarla sürekli bir hayat sürsünler. Ancak
bu durum bu dünyada olmuyorsa kesinlikle
ahirette tahakkuk edecektir. Şüphesiz, Allah insanı
tekrar yaratmaya muktedirdir. Zira O, mutlak kudret
sahibidir. Kaldı ki, insanın kalbine, ruhuna ebedi yaşama
isteği koymuştur. Eğer Allah bu isteği yerine
getirmeyecek olsa idi, bu duyguyu insanın içine
yerleştirmezdi. Bu noktadan bakıldığında insanın
ruh huzurunu sağlayabilmesi için, kendisinde âhiret
inancının olması mutlak zarurettir.
Allah’a ve ahirete inanan bir mümin bilir ki, her
şey Allah’tandır. Başına gelen musibetler, hastalıklar,
felaketler de Allah’tan olup onların ipi de O’nun
elindedir. Hiçbir şey boşa gitmez. Ya bu dünyada ya
da ahirette karşılığını alacaktır. Masum insanlara
yapılan zulümler şüphesiz kişiyi ruhen, kalben çok
yaralar. Ancak mümin bilir ki, mazlumun âhı yerde
kalmayacaktır. Küfür devam edebilir, ancak zulüm
hiçbir şekilde devam etmeyecektir. Bazen zalim izzetinde
mazlum zilletinde bu dünyayı terk ettiği de
bir vakıadır. Bu bile başlı başına mahkeme-i kübranın
kurulacağına bir delildir. Ancak bizlere düşen
görev, mazlumlara yardımda bulunmak, zalimin
karşısında sessiz kalmamaktır. Ancak bu konuda
da Donkişotluga çok da gerek yoktur.
Herkes üzerine düşeni yaparsa ruh sıkıntımız
en aza inecektir. Zira ruh sıkıntısının bir nedeni de
kişinin üzerine düşen görevi yerine getirmemesidir.
Zamanında dersini çalışması gereken bir öğrenci
eğer çalışmamış ise, sınav zamanının yaklaşmış olması
onda ruh sıkıntısına yol açar. Gerçi stresin
belli bir miktarı iyidir. İnsanı çalışmaya sevk eder.
Ancak ilacın fazlası dert getirdiği gibi, stresin çoğu
da insanı psikolojik olarak rahatsız eder. Konu hayatın
her safhasında her meslek sahibi için geçerlidir.
Özellikle mümin, hayatta kendisine düşen vazifeleri
hakkıyla yerine getirmeli ve sağlam bir
tevekkül inancına sahip olmalıdır. İman ve tevekkül
içinde olan bir insan kalp ve ruh sıkıntısından gerçekten
çok uzak olur. Cüz-i iradesi ile hayra, güzele,
iyiye yönelecek, sonuca da razı olacaktır. Bu
şahsı ile ilgili konularda olduğu gibi, ailesi, toplumu,
vatan ve milleti ve de tüm Müslümanlar ve insanlık
için de geçerlidir.
Sonuç olarak şunu ifade etmekte yarar vardır:
Kişi ruh sıkıntısının nedenini öncelikle kendi dünyasında
arayacak, sonrasında da çevresi ile barışık
yaşamaya çalışacaktır. Bütün bunları yaparken
de olayları Allah ve ahret inancı çerçevesinde değerlendirecektir.
Yapabileceklerini yerine getirecek,
yapamadıkları ve elinin uzanmadığı noktalarda da
hayır dua etmeye devam edecektir. Böylece ruh sıkıntısından
kurtulacak, iki cihanın mutluluğuna kavuşacaktır.