Prof. Dr. Sayın Dalkıran

Hayata Ümitle Bakmak

e-Posta Yazdır PDF



Allah’ın insana verdiği en önemli nimetlerden biri de ümit denilen
duygudur. Ümit, insanın motor gücüdür. Ümit, insanı hayata bağlayan
en ehemmiyetli dayanaktır. Ümit, insana hayat veren,yaşama azmi ve
gücü veren bir enerjidir. O güç, dayanak ve enerji ile insan hayatını
idame ettirir. Ümit eden insan, hayata da ölüme de, sevince de tasaya
da hep güzel bakar. Kısa, fani, geçici ve bekasız hayata bakış açısı da
nettir. Her şeyin güzel tarafına bakar ve hayatından lezzet alır.
Dünyanın bin bir türlü gam ve kederleri bile onu hayattan koparamaz. Zira
o bilir ki, hayat bir imtihandır ve musibetlerin ipi de Allah’ın
elindedir.  Musibet vazifesini bitirince çekip gidecek ve yerini tatlı bir
“oh” a bırakacaktır. İslam hayata ümitle bağlanmayı, Allah’tan asla ümit
kesmemeyi tavsiye eder.
 
Kur’ân’da Rabbimiz, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeyi” emreder.
Allah’tan ümit kesmek, ancak mümin olmayanlara has bir durumdur. Mümin her
zaman ümit halindedir. Ancak bu ümit hiçbir şekilde kişinin üzerine düşen
görevleri aksatmasını da gerektirmez. Zira mümin gerektiğinde aşırıya
kaçmamak üzere ümidin zıddı olan korku halinde de bulunmaktadır. Hz.
Ömer’in “Herkes cehenneme gidecek sadece bir kişi cennete gidecek denilse
o kişinin kendim olduğunu ümit ederim. Aynı şekilde herkes cennete gidecek
ancak bir kişi cehenneme gidecek denilse, korkarım ki o kişi ben olayım.”
Sözü korku ve ümit dengesini kurması açısından güzel bir örnektir.
Mümin bu dengeyi iyi muhafaza edecektir.



Bu denge bozulduğu anda kişi ya çok serbest hareket eder, ya da korkudan
dolayı ümidini iyice yitirir ve “daha ben adam olmam, ben daha kurtulamam”
düşüncesi ile kendisini daha da sefahat ve günah bataklığına atar,
farzlardan iyice uzaklaşır. Allah muhafaza bu durum son derece vahim bir
haldir. Farzlardan uzak olan ve günah bataklığına batan o insanlar Allah’ın
şu ayetini hatırlayarak kendilerine çeki düzen vermek zorundadırlar:
“…Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden
ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O,
çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer, 53).
 
Madem Rabbimiz bütün günahları affetmektedir, öyle ise bize düşen O’nun
rahmet kapısını çalarak özür dilemek,tevbe etmektir. Evet, günahlarımız çok
büyük olabilir. Ancak Allah’ın rahmeti yanında, O’nun bağışlayıcılığı karşısında
günahlarımız çok küçük kalmaktadır. Gerçi büyük mutasavvıflar günahları
küçük görmenin büyük günah olduğunu,günahın küçüklüğüne değil kendisine karşı
işlenen şahsın büyüklüğüne bakmak gerektiğini söylerler. Madem Rabbimiz çok
bağışlayıcı olduğunu, günahları affedici olduğunu söylemektedir, öyle ise
ümitle af dilemeye devam edilecektir. Günah işlemeye değil affa devam gerekir.

Zaten tevbe denilen şeyin ilk şartı, pişman olmak ve günahlara tekrar
dönmeyeceğine ilişkin kararlı olmak değil midir? Hz. Peygamber ile bir
genç arasında geçen şu diyalog konumuz açısından son derece önemlidir:
Rasûlullah (s.a.v.) ölmek üzere olan bir gencin yanına girer ve:
“Kendini nasıl buluyorsun?” diye sorar. Genç: “Ey Allah’ın Rasûlü!
Allah’a yemin ederim ki Allah’ın bağışlamasını umuyor, günahlarımdan
da korkuyorum” der. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Böyle zamanlarda Allah, kulun kalbine gelen bu iki şeyden umduğunu
kendisine verir, korktuğu şeyden de onu kurtarır.” (Tirmizi, Cenaiz, 11).




Ümitle ilgili geçenlerde okuduğum ve bir kısım okuyucularımızın da
okuduklarını düşündüğüm şu olay gerçekten tam bir ibret sayfasıdır.
Ben de ibret alınacağı ümidiyle aynen aktarmakta yarar görüyorum.
Bir cerrah olan Prof. Dr. Paul Ernest Adolphe süratli ve sihirli bir
iyileşmenin ancak ümitle ve hayata kuvvetli bağlılıkla mümkün olduğunu
söyler ve konuşmasına devamla şunları anlatır: “Cerrah olarak çalışırken
günün birinde yetmişini aşkın bir nine geldi, bel kemiklerinin çok
ağrıdığından  ve kırılmış olma ihtimalinden şikâyet ediyordu.
Bir süre hastayı kontrol altına alıp tedavi ettikten sonra ara ara
filmlerini çekip incelemeye koyuldum. Şaşırtıcı bir süratle iyileşmekte
olduğunu gördüm. Çok geçmeden onun yanına varıp hayret dolu bir şaşkınlıkla
Tıp tarihinde eşi görülmemiş bir çabuklukla iyileştiğini kendisine müjde
verdim.



Bunun üzerine yaşlı kadın, tekerlekli sandalyenin üzerine binerek hareket
etme imkânına da sahip oldu. Daha sonra da koltuk değneğine dayanarak
yürümeye başladı. Mesai arkadaşlarımla birlikte bu harika iyileşme
karşısında hastanın taburcu edilebileceği ve hastanede tedavi görmesine
lüzum kalmadığına karar verdik. Hastanedeki rahat ve emniyet onu hayata
bağlıyor ve yaşama sevinci veriyordu. Ümitle dopdolu oluşu hastanın
iyileşmesine ve çok kısa zamanda şifa bulmasına sebep oluyordu. Süratle
iyileşmiş ve kırılan kemik kaynamıştı. Ertesi sabah Pazar olduğu için
kızı, mu’tad olarak annesini ziyarete gelmişti. Öbür güne taburcu
edileceği, koltuk değnekleri ile yürüyebileceği kendisine anlatıldı.

 



Kızı, annesini bir kenara çekerek; kocasıyla karar verdiklerini kendisini
huzur evlerinden birisine yatıracaklarını, çünkü kendisine evde bakma imkanına
sahip bulunmadıklarını bildirmişti. Ziyaretçilerin dağılmasından bir saat ya
geçmiş ya da geçmemişti ki, hemşireler tarafından çabucak çağrıldım. İhtiyar
kadıncağızın çok büyük bir kriz geçirdiğine şahit oldum. Başına vardığımda
gördüğüm şey gerçekten dehşet vericiydi.Kadın son anlarını yaşıyordu. Anladım
ki hasta kemiklerinin kırılmasından değil de, kırılan kalbinin tesirinden
yıkılmıştı. Elden gelen bütün imkânlar kullanıldı, krizin giderilmesi için her
türlü çareye başvuruldu. Ama bütün çabalamalar boşa gitmişti.




Ne var ki artık aldığı vitaminler,takviye edici ilaçlar, onun kırılan kalbini
bir türlü tedavi edememişti. Ne yazık ki şimdi kırılmış olan kalbi, onun
kaynamış olan kemiklerine rağmen yaşamasına müsaade etmiyordu. Kadıncağız
birkaç saat  sonra ruhunu teslim etti.”
Evet, dünyamızda sık sık rastlanabilen ve rastlanabilecek olan örneklerden biri.
Ümit kişiyi nasıl hayata bağlıyor ve hastaların çabuk iyileşmesini temin ediyor.
Diğer taraftan da bu örnek “Onlara öf bile demeyin” diyen Allah’ın emrinden;
“Ana babadan her ikisinin ya da birinin yaşlılığına erişip de onlar yüzünden
cennete gidemeyen kişinin burnu sürtülsün” diyen Hz. Peygamber’in sünnetinden
nasibini alamamış batılı ya da mukallitlerinin ne denli yanlış yaptıklarını
göstermektedir. Allah’ın rahmetinden ümit kesmemekle alakalı, ilgi çekici bulduğum
şu hadisi de naklederek yazıma son vermek istiyorum: Rasulullah (s.a.v.) şöyle
buyurdular: “Ben ehl-i cennetin cennete en son girenini, ehl-i cehennemin
cehennemden en son çıkanını pekâlâ biliyorum. Bu öyle bir adamdır ki, kıyamet
gününde getirilerek: “Buna küçük günahlarını gösterin, büyüklerini ondan gizleyin”,
denilecek.
 

Bunun üzerine ona küçük günahları gösterilecek: “Sen filân ve filân gün şu ve şu
işi yaptın; filân ve filân günde şunu ve şunu yaptın”,denilecek. O adam: “Evet”,
diyerek, günahlarını inkâr edemeyecek ve büyük günahlarının kendisine
gösterilmesinden korkacak. Bu arada kendisine: “Senin için her kötülüğün
karşılığında bir iyilik vardır.” denilecek. O adam: “Yarabbi! Ben bir takım
şeyler yaptım ki, onları burada göremiyorum”, diyecek.” Hadisi rivayet eden Râvi
şöyle der: “Yemin olsun, Resulullâh (s.a.v.)'i gülerken gördüm. Hatta yan dişleri
göründü.” (Müslim, İman, 314).
 

Sonuç olarak şunları ifade edebiliriz: Ümit insanı hayata bağlayan bir enerjidir
ve dünyada ve ukbada mesut ve bahtiyar olmanın en önemli itici unsurudur. Ümitle
istikbale bakan kişiler kendisiyle barışık insanlardır. Kendisi ile barışık
olmayanların ne kendilerine ne de içinde bulundukları cemiyete bir yararları
dokunamaz. Sürekli karamsar bir tablo çizen insanlar çevredeki insanların da
hayatlarını karartırlar, çalışma ve hizmet aşk ve şevklerini kırarlar. Ümitli
insanlar hayatın genel olarak güzel yönlerine baktıkları için etraflarındaki
insanlara da pozitif enerji verirler. Bizim şahıs olarak, aile olarak, millet
olarak, İslam toplumu olarak en muhtaç olduğumuz şeylerin başında ümitli olmak
gelir.

Biz vazifemizi yapalım, vazife-i ilahiyeye karışmayalım ve ümitle ve tevekkülle
sonucu bekleyelim. Bilelim ki, istikbal inkılabatı içinde en gür sada İslam’ın
sadası olacaktır. Evet, maddi ve manevi güzel günler bizi ve milletimizi bekliyor.



-----------------------------------------------------------------------------------------
* Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi