Dergimizin geçen sayısında demiştik ki : ‘Amma bir takım insanların nezdinde Allah’ın varlığına inanılıyorsa, buna böyle inandıkları halde, sonra semavat ve arzı yaratmaya güç yetiren ve nizamlayan Allah’ın; O nizamın parçalarından en küçüğünü değiştirerek mucize yaratmasını inkâr etmeleri; İnkârcıların ahmaklığından daha farklı bir ahmaklıktır; Ondan daha büyük değilse de daha açık bir ahmaklıktır. Eb-el-‘alai-nin sözü ne de güzel: “İnsan, Allah’a inandığın da zeki ve itaatkâr olsun İmanına küfrü karıştırmasın’’ Sonra mucizeyi inkâr, nübüvveti inkârı içirir ki, o zaman da Enbiyaya inanıp onların mucizelerini inkâr etmek hamakatı katmerleştirir. Zira onların nübüvveti kendilerine vahyedilenle başlar: Öyle ki eğer nasa meydan okuyacak başka bir mucize olamasa, vahiy başlı başına bir mucizedir, zira vahyi getireni peygamber dışında Allah’tan gayri ne bilen var ne de gören; İşte hiçbir mucize olmasa vahiy, tek başına kâinata vaz edilmiş kozmik kanunları yırtan bir olgudur. Dolayısıyla mucizeyi, tabii kanunları yırttığı gerekçesi ile inkâr eden kişi; Kâinata konulmuş kanunları yırttığı için vahiy mucizesini de inkâr etmiş olur, zira vahiy denenip sınanmadığı, peygamber dışında deneyeni de olmadığı için açık seçik bir mucizedir.
Nübüvveti inkârla mucizeyi inkar arasında kuvvetli bir bağ bulunmasına rağmen biz, peygamberlerle alakalı yazı yazan, kalem oynatan bir takım kimselerin onların mucizeleri hususunda suya sabuna dokunmadıklarını görüyoruz, bu adamlar enbiyayı tasvir ederken onların hayatından bahsederken sanki peygamberler insanlardan, büyük düşünürler misali ayrışmaları söz konusudur, başka değil, peygamberlerin fıtratları dışında Allah’la hususi bir bağları yoktur; O fıtrat ki peygamberleri büyük kılmış ve büyük düşünürlerin önüne geçirmiştir. Peygamberler hakkında böyle yazıp çizenler, Muhammed Abduh’un, Celal Devvanî’nin ‘Akaidi Azudiye’ şerhine yaptığı notlardaki düşüncesine muvafık olarak bu tasvirleri yapıyorlar. Abduh peygamberi tarif ederken şöyle diyor: “Ben diyorum ki nebi: İlmen ve amelen hak üzere yaratılandır; O, hikmet gereği haktan başkasını bilmez, hakkın dışında da amel etmez, bu da yaratılıştan kaynaklanır, yani bir fikre bir nazara bir düşünceye muhtaç değil, lakin bu bir talimi ilahidir; Eğer nebi kendi türünden yani hem cinsinden olanların zamanla, değişen fıtratlarını, asli fıtratlarına döndürmeye davet üzere yaratılıştan yoğunlaşıyorsa, o aynı zamanda resuldür, değilse, sadece nebidir.
Tarifin burası dakiktir düşünüle!’ Bende diyorum ki: Şeyhin tarifinde nübüvvet ve risaletten hiçbir şey yok, ne vahiy, ne meleki mürsel, ne kitabi münzel ve ne de mucize. Binaenaleyh nereden bilinecek nebinin, ‘haktan başkasını bilmediği, haktan başkası ile amel etmediği?’ yine nereden bilecek onun türünden olan insanlar, hakka davet olunduklarında, onun nebiliğini? Evet, şeyh nebiyi tarif ederken ‘talimi ilahiden’ bahsediyor, lakin bu talimi ilahiyi fıtrata hamletmek mümkündür. Bu durumda da ona şu sual varit olur: ‘Bunun talimi ilahî olduğu nereden bilinecek nasıl bilinecek?’[1]
Bizim söylediğimizi teyit eden diğer bir husus ta şu, Şeyh, nebinin davet görevini, kendi hemcinslerini, yaratılışlarına binaen davette bulunmasına dayandırıyor da onların davetini emrolundukları gibi Rablerinden gelen özel bir emre bina etmiyor!
Şöyle ki nebiyi tarif ettikten sonra istemeyerek: ‘ Eğer nebinin yaratılışı kendi hemcinslerini davette onların fıtratına yönelik olarak yoğunlaşıyorsa…’ şeklinde ifade de bulunuyor ve bunu iki yerde açıkça fıtrata hamlediyor, sonra cümlesini şöyle tamamlıyor: ‘Bu hususu iyi düşün, burası dakik ve hassastır!’ Ey okuyucu bende şimdi diyorum ki iyi düşün, mısırın sabık müftüsü Abduh’ün nebi ve resul tarifi İslamın ve Müslümanların bildiği nebi tarifi değildir. Hatta bundan da öte milyonların bildiği tarif değildir!
Abduh, kendi nefis, rey ve ilkelerinin sıhhatine güvenenlerden biridir. İnsanlar ise bunlardan iyilik ve ıslah beklemektedir. Abduh’ün bu nebi tariflerindeki muradı, insanların mümtaz taifesini nebiler ve resuller derecesine yükseltmek değildir; Bilakis onun arzusu, nebi ve resulleri onların ayrılmaz parçası olan vahiy ve mucizelerde bulunan harikaları feda ederek, nebi ve resulleri (S.A), mümtaz insanların yani dâhilerin menzilesine indirmektir.
.............................................................................
[1] Bundan dolayı İslam ilimlerini tedvin eden alimlerimizi: Ba‘as (öldükten sonra dirilme) ve vahyi özellikle de vahyi nebinin tarifine dahil ederler ve derler ki: ‘ Nebi bir insandır ki, Allah onu, kendisine vahiy olanı halka tebliğ için yaratmıştır.’ Sonra derler ki: vahiy üç kısımdır:
1- Melek’in lisanıyla, kat-î bir ayeti, tebliğ edilenin (Nebinin) bilgilendirilmesinden sonra işitilmesi onun kulağında vuku bularak sabit olandır ki, Kur’an bu kabildendir.
2- Sözlü bir beyan olmaksızın melek’in işareti ile açıklanandır.
3- Allah tarafından bir Nûri ilahi ile nebiye gösterilendir. Usul ulemasından içtihadı, nebi için hak ve gerekli görenler vahyin dördüncü kısmı olarak görür ve onu da gizli vahiy olarak isimdendirler. İlk üç kısım nebiyi nebi yapar; vahyi de vahyi zahir..
Bu kitaptan 3. babının ‘Gayba İnananlarla İnanmayanlar arasında Kavli fasl (ayıran söz)’ adlı müstakil kitabın ilk baskısından sonra Şeriat kadılarından birini, Şeyh Muhammet Abduh’u nebiyi tarifinden dolayı tenkidimi hayretle karşılayıp onun tarifindeki ‘talimi ilahinin’ tenkit edilen hususları zaten karşıladığını böylece nebinin tarifinde bir eksikliğin söz konusu olmadığını tenkide gerek kalmadığını söyleyerek onu müdafaa ediyor; Hâlbuki ben Abduh’u tenkit ederken onun tarifindeki ‘talimi ilahi’ sözünden gafil değildim ancak, o cümleyi yetersiz buluyorum. Zira ‘talimi ilahi’ sözcüğü enbiyaya Allah tarafından tebliğ edilen ‘hususi ilahî talimi’ sarahaten içermiyor. Çünkü o cümle mutlak bir cümle, sıradan insanların üstünde olan rey ehli düşünce sahiplerine de şamildir. Onlar da peygamber olmamalarına rağmen diğer nastan farklı olarak Allah’ın dilmesiyle ilahî talime muhataptırlar. Bunların nebi olmaları zaruri değildir, bunlar ‘dahi’ olarak isimlendirilir. Abduh’un fıtratı açıklarken talimi ilahi kaydını cümlenin sonunda kullanması bizim söylediklerimizi tamamen teyit eder. O takdirde bu ‘talimi ilahi’ sözcüğü nebinin yapısından hariç değildir. Bu kitabın ilk baskısında demiştim ki: Abduh’ün ‘talimi ilahi’ sözünü fıtrata hamletmek mümkündür Abduh’ün nebiyi tarif ederken ‘ilahi talim’ kaydını cümlenin sonunda fıtratı tefsir için getirmesi Bizim söylediğimizi tamamen teyit eder. Öyle ise bu ‘talimi ilahi’ denen şey nebinin yaratılışı dışında olmaması gerekir.
Ben bu eserin ilk baskısında demiştim ki: ‘Abduh’un söylediği: ‘Talimi ilahi’ sözcüğünü yaratılışa hamletmek mümkündür. Lakin şimdi diyorum ki: Bu sözcüğü yani ‘talimi ilahi’ sözcüğünü fıtrata atfetmek bir gerekliliktir. Abduh’ün ‘talimi ilahi’ kaydı, ı nebiyi tarifte hem sahih değil hem de ağyarına mani değil; yani nebi olmayanları ondan çıkarmıyor, dâhilerde o sözcüğün içine giriyor. Eğer her talimi ilahi, insana bunu bahşetse idi cenabı hakkın: ‘Rahman insana öğretti’ yine: ‘Oku Rabbin kerem sahibidir o insana bilmediğini kalemle öğretti’ kavli şerifi bütün insanları nebi kılarda ve bütün insanların enbiyadan olması lüzumlu olurdu.
İşin özü şudur ki; bu tarife ve bu tarif sahibine iltimas etmek hak ve hakikatten uzaktır. Şeyhin, önü ve sonu ‘talimi ilahi’ sözcüğüne büründürülmüş nebi tarifi, tamamen nebiye has ve onunla mümtaz bir kişilik ve fakat bu mümtaziyet hiçbir zaman onda harikuladeliğe ulaşmayan bir özellik ki, gaybainanmayan çağdaşların aklı bunu bir türlü kabul etmiyor, ayb ve harikalardan soyutlanmış böyle bir tarife, kendi akılları istikametinde yürüyenlerin dışında kimsenin bir ihtiyacı yok… İlk bakışta, bu ‘talimi ilahi’ kaydı ve zikri pek anlaşılmıyor, ama bu tahlil ve tahkikten sonra, bazı gözlerdeki külleniş ve sözü gizlemenin dışında maksudun bu olmadığı ortada. Bu külleniş ve sözü gizleme üstat Ferit Vecdi beyin sözünü ettiği: ‘ kafaları gider korkusuyla şarklı aydınlar kitaplarında ilhadı ve inkârı gizlediler’ sözüne benzemez. Zira Ferit Vecdi beyin sözünü ettiği durumda zehri bir kutuya hapsetmek ve tıkaçlamak söz konusu, Abduh’ün: nebiyi tarifindeki ‘talimi ilahi’ sözünde galip olan ise salahtan çok fesat vardiır, şeyhin bu tavrının derlenmesinden ortaya çıkansa; kapalı ve tıkaçlanmış bir kutuyu zehre gömmek kabilindendir. Eğer şeyhin nebi tarifi insanlar indinde maruf tarif olsa idi nebi tarifini böyle bir kılıfa sokma ve buna dikkat çekme ihtiyacı duymazdı?
















