Aziz okuyucu dergimizde ‘Peygamberler,
Mucizeler…(4)’ olarak yayımlanan sözlerden
hareketle şunu söylemeyiniz: ‘Her yangın hadisesinde
ateşin yanan cisimle birlikteliğini açıkça
görüyoruz, öyle ise yangın hadisesinde failiyyet
fiilinin illetlinin ateş olduğunda tereddüt etmek,
zahir ve bahir bir hükme karşı ekâbirlikten başka
bir şey değildir.’
Niye böyle söylemeyiniz? Zira biz diyoruz
ki senin bu hükmün hangi katî delile dayanıyor?
Eğer tecrübe ve müşahedeye dayanıyor diyor
isen, ‘illiyyet’e (nedensellik) tecrübe ile şahit
olunmaz; zira ‘illiyyet’ gizli bir şeydir, görülmez.
Tecrübe ve müşahedenin delalet ettiği şey, ateşin,
yangın hadisesi ile beraber yanan cisimle
bu olayın devamı müddetince birlikte oluşundan
ibarettir.
Yok, eğer bu hükmü, tecrübe ve müşahedeye
değil de, mantıkî bir delile dayandırıyorsan
mantık: Bir şeyin bir başka şeyle devamına delaleti
ve birbiriyle sürekli birlikteliğini, illetin malulü
ile irtibatında olduğu gibi birinin diğeri ile
devamlı beraberliğini kabul etmez;
Çünkü bunların arasında şahit olunan sürekli
birliktelik ve yakınlık bağı, illiyyetle maluliyet
arasındaki bağdan başka olabilir.
Biz burada Allah’ın (CC) varlığını itiraf
edenlerle nübüvveti, enbiyayı ve onların mucizelerini
konuşuyoruz ki, bunlar aynı zamanda Allah’ın
her şeyin yaratıcısı olduğunu da kabul
ediyorlar.
İşte her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın,
yakma fiilinin de yaratıcısı olma ihtimali ve
O’nun iradesinin yanma hadisesinin illeti, yanma
olayı ise o illetin malulü ve yanma olayı ateşten
kaynaklanan değil de, O iradenin eseri olduğu
devam ettikçe, mantık, yangın hadisesinin illetinin
ateş olduğunu itiraf etmez.
Ateşin, yanma hadisesi ile beraber bulunuşu,
sadece sıradan bir şarttan dolayıdır;
yoksa ateşin failinin ona ihtiyacı yoktur. Yani bu
sıradan olan şart, failine nisbetle değil de kullara
nisbetle şart; o kullar ki o şarta uymaya muhtaç,
fakat o fiilin faili ona muhtaç değil; yani Allah
(CC), yanma fiilini ateşle de, ateşsiz de yaratabilir; bu husus O’nun kudret ve iradesine nisbetle
müsavidir. Eğer yakmayı su ile söndürmeyi ise
ateşle yapmayı dilese idi elbette öyle yapardı.
Bir önceki paragrafta belirtilen ihtimal var oldukça
ve yanma fiilini yapanın ateş olma ihtimaline karşı
O’nun tercihi söz konusu ise vaz ettiği nizamı, nerede
ise kâinatta var olanların adedince failin ortaya
çıkaracağı karmaşa ve karışıklıktan
korumasının seçiliş ihtimali süreklilik arz ettikçe,
kâinatın failinin teke indirgenme ihtimali devam ettikçe
bu böyledir.
Bizim neticeye müessir olarak gördüğümüz
sebeplere gelince, daha doğrusu sebebe benzeyen
hususlar, hakiki sebebi örten zahiri şeylerden
ibarettir; hakiki sebep ise Allah’ın iradesidir.
Tevhit dininde sebeplerle hükmetmek caiz
değildir; ancak aslî değil de müstear olarak kullanmak
hariç, yine bunları değişim kabul etmez olarak
görmek de caiz değildir.
Kâinatta var olan herhangi bir şey için denilemez
ki, bunun varlığı kendindendir; bölünmez
parçalanmaz; böyle bir iddiayı ancak, ya Allah’ı
(CC) inkâr eden veyahut da ihtiyarsız bir ilaha inan
kişi sadece söyler. İşte bundan dolayı yukarıda adı
geçen filozof Malbranş ‘Mezahip ve Metalip’ adlı kitabın
marifet bahsinde diyor ki: ‘Hakiki illet tektir,
çünkü hak olan ilah birdir; tabiat ve her şeyde olan
güç, Allah’ın iradesinden ibarettir; mesela: Güneşin
eşyaya hareket ve hayat verdiğine inanmak
şirk, mukarrep meleklerin bir araya gelseler bile bir
yaprağı hareket ettireceklerini itiraf tenakuzdur.
Malbıranş’tan önce de Eş‘arî kelamcılar şu
güzel sözü söylemişlerdir: ‘Kâinatın varlığının tamamı
vasıtasız Allah’a (CC) müstenittir.’
Burada daha önce ruh ve beden ilişkisini tartışırken
Leibnız’ın koyduğu prensiplerden ‘Takdire
uygunluk’ “Armoni pre etablî” olarak isimlendirdiği
ve alemde bulunan parçaların birbiri ile münasebetini,
durumunu zikretmek uygun olur ki, ona
göre: Eşyanın birbirini etkilemesi söz konusu değildir.
Zira bunların her biri basittir, birinin “Monad”
diğerinde etkisi Allah’ın müdahalesi iledir, parçalar
arasında uyum ve tesanüt bu şekilde sağlanır.
Bu hususta Hume’de şöyle diyor: ‘İlk etapta
bir şeye baktığımız da o şeyi ifade edeni, o şeyi belirteni,
anlatanı idrak edemeyiz. Kainattaki herhangi
bir şeyin gücünü tahmine kadir olamayız. Yine biz
bu şu kuvvetin malulüdür demeye de güç yetiremeyiz.
Hadise, hadiseyi takip eder; lakin bizler bu
hadiseler arasındaki gücü hissedemeyiz; maddi cisimlerden
herhangi birinin kendine has özelliğini
göremeyiz.
Mesela, ateşle alakalı olarak bütün bildiğiniz,
ateşin hararetidir. Hararetle ateş arasındaki gereklilik
bize kapalıdır’
Hume şunu demek istiyor: Eşyanın sıfatlarından
herhangi bir sıfat veya özellik o eşyanın arasındaki
ilişkiyi aklen zorunlu kılacak veya
ayrışmalarını muhale dönüştürecek bir hususu
içermez.
Biz, şeker niye tatlı, tuz niye acı, zehir niçin
öldürücü, ateş hangi sebepten dolayı yakıcıdır, bilmiyoruz.
Bunları bilmediğimiz gibi tecrübe etmeden
önce eşyanın özellikleri de bilinmez, dıştan
bakıldığında belirtilen eşyanın bu manalardan hangisini
ifade ettiği de bilinmez.
Hatta zehiri görmeyen birinin aklına, onun insanı
öldüreceği gelmeyeceği gibi onu yemeyi de
düşünmez; bütün bunlar bize gösteriyor ki; eşyanın
arasında, dördün çift oluşu, üçün tekliğinde olduğu
gibi ayrışmamayı zorunlu kılan bir durum söz
konusu değildir.
Kişi tecrübe etmeden de 3’ün tek olduğunu,
4’ün de çift oluşunu bilir. Zira bunlar matematiksel
meselelerdir, aklî esasa istinat ettiğinden
katî ve zaruridir. Eşyanın birbiri arasındaki meseleler
ise tabiîdir bunların delaleti zaruret derecesine
ulaşmaz, aksi de akla muhalif değildir.
İşte bundan dolayı, yani tabiî ilimler tecrübeye
dayalı olduğundan vakıanın katiyetine delalet
etse de zorunlu katiyete delalet etmez. Bu prensipte
dolayı da Hume tabiî kanunları inkar etti de
dedi ki: ‘Bunlar hadiselerin neticelerini gösteren
adetlerdir; hadiselerin ardı ardına oluşmasını zorunlu
kılan ezelî işlerden değildir.’
Mülhit olan bu adamın sözü Alman Bohner’in
sözünden daha dakiktir ki; biz kitabımızda konunun
olanca uzunluğuna rağmen tecrübî ilme güvenen
ve onu aklî ilmin üstünde tutanların iddialarının
batıl olduğuna tembihte bulunduk. Öyle ki bu düşünce
inkarcı asrın esasıdır.
seçimler münasebeti ile uzun bir aradan
sonra bu yazıyı kaleme alışımdan ötürü gerek dergimiz
yönetiminden ve gerekse okuyucularımdan
ayrı ayrı özür dilerim
















