Peygamberler ve Mucizeleri 4

e-Posta Yazdır PDF
Bir Şeyi Kanun Olarak İsimlendirmek
Herhangi bir kanunu, kanun olarak
isimlendirmede zorunluluk varsa,
sıradan gerçekliğin sürekliliği de ona
kifayet etmiyorsa böyle bir durumda
bulunan şeye tabii kanun demek
doğru olmaz. İşte bundan dolayı filozof
Hume ilmi inkâr etti. Kant ise çağdaş
ilimleri tecrübeye dayanan zaruri
kanunlar kılmaya çalıştı lakin başarılı
olamadı. Bu meselelerin halli bu kitapta
tafsil edildi.
Emil Sasa diyor ki: ‘Şu bir gerçek
ki ilim tabiata aşinalık hususunda çok
gelişti fakat bu gelişme hiçbir vakit matematiksel
zaruretler gibi zorunluluğu
isbat olunamadı’ Yani Sasa şunu
demek istiyor, tabii kanun denilen şeylerin
değişimi mümkündür muhal değildir.
Leibnız ise: ‘Tabii kanunlar Bayıl’ın
iddia ettiği gibi mahzî ve indî kanunlar
değildir; matematiksel kanunlar
gibi zorunlulukları yoktur.’ Diyor. Ve
ilave ediyor: ‘Makineyle dönen çark
güzeldir, lakin zaruri değildir.’
Meşhur matematikçi Henry Povinkariye
de ‘Faraziye ve İlim’ adlı kitabında:
‘Tecrübeye dayalı kanunlar
tashihe her zaman açıktır; daha güçlüsü
ortaya çıkınca değiştirilmesi kaçınılmazdır.’
Diyor.
Bura da anılmaya değer bir şey
de matematiğin: ‘Tezat arz etmeyen
her şeyin değişimi mümkündür.’ Kaidesi
üzerine kuruluşudur.
Mucize Mümkün müdür Muhal
midir?
Mucizelerin mümkün oluşunda
kuşku yoktur, bir müddet önce Ehram
gazetesinde üstat Ferit Vecdi beyle
aramızda geçen tartışmada vuku bulduğu
gibi mucizenin vukuunu, aklî muhallerden
olduğunu iddia edenler, tecrübemize nazaran vaki olmayanla muhali birbirinden
ayırt edememelerinden kaynaklanıyor. Hâlbuki
ikisinin arasında büyük fark var. 1
Zira muhal, vaki olmayandan daha özeldir,
vukuunun imkânsızlığı ile vaki olmayandan daha
ziyadedir. Bir şeyin vukuu veya vukusuzluğuna delalet
eden tecrübe, vaki olmayanın muhali yetini,
vaki olanın ise zaruri oluşunu göstermez. Zira zaruretle,
muhaliyetle veya imkânsızlıkla hükmetmek
tecrübenin değil, naklin ihtisasındandır. İmkânın
konumu, vuku bulandan çok daha geniştir; vukuun
sahası dardır, bir şeyin vukuunun zaruri oluş sahası
ise daha da dardır. Tıpkı imkânsızlık manasına
olan muhal, saha olarak vuku bulmayandan
daha dar olduğu gibi.
BEŞ NOKTA:
İmkân, vuku, vukuun zorunluluğu, vukusuzluk
ve bir şeyin vukuunun muhali yetinde beş nokta
söz konusudur:
Tecrübe sadece vuku ve vukusuzlukta söz
sahibidir. Hatta onun vuku bulmayanda hüküm
ferma oluşu tam değildir.2 Diğer üçüne gelince
orada hükmeden akıldır.
Mümkün olan bazen çok büyük bir şey olur,
tecrübe ona ulaşamaz, kavrayışı kıt olan ise onu
muhal zanneder yahut vaki olanın örneği çok olur
da idraki zayıf olan onu zaruri zanneder, mesela:
Yakıcılık şanından olan Ateşi, sürekli yakar
görür de yakıcılığının zaruri olduğuna ve ondan ayrılamayacağına
insan hükmeder. Hâlbuki zaruret
ve muhali yet cidden azdır, bir şeyin azametiyle ayrışmaz
veya çökmez. Mesela:
‘Asayı’ Musa’nın yılan kılınması, körlerin ve
alaca hastalığın iyileştirilmesi, ayın ikiye bölünmesi,
kudreti ilahiye ye nisbetle mümkündür. Hatta
bir anda azametli bir şeyi icat, ikinci bir anda icat
edilen o şeyi yok etme imkân dâhilindedir de, bir
anda bir sineğin, hem icadı ve hem de yok edilmesi
veya bir anda bir sineğin kanatlarının hem hareketi
ve hem de hareketsizliği mümkün değildir. Çünkü
burada tezat arz eden iki şeyin cem-i söz konusudur.
Bu ise muhaldir, buna kudreti ilahi bile taalluk
etmez.
O takdirde mucizeleri inkârın menşei ve onu
uzak addetme, eğer münkirin akidesi: ‘Âlemin nizamı
kendi tabiatından kaynaklanır orada tercihi
ilahi söz konusu değildir’ şeklinde değilse, bu ahmaklıktan
öte bir şey değildir.
Zira âlemin nizamlayıcısı Allah ise ve onu
öyle düzenlemede muhtar ise dilediği zaman o
nizam değiştirmeye de kadirdir.
Müminlerin inanışında, Allah’ın eşyada cereyan
eden sünnetini değiştirmeyi murat ettiği zaman
o eşyadan onu alır. Bu alış, âdeti ve kanunu yırmaktır;
aklı yırtmak (Hark) değil ki, muhal olsun. Allah’a
nisbetle bir sünnetin, bir kanunun veya bir
âdetin yırtılması ise mümkinattandır.
Nasıl ki dirinin ölümü, izni ilahi ile katil sebebi
ile oluyorsa, enbiyanın ölüleri diriltmesi de ilahi izinledir.
Bu iki durum, imkân açısından müsavi olduğu
halde, birincisinin vukuu çok, ikincisinin ise az olmaktan
başka aralarında bir fark yoktur.
İşte, ateşin sürekli yakacılığı izni ilahi ile olduğu
gibi ateşten yakma fiilinin kaldırılması da emri
ilahi iledir. Ancak birincisinin vukuu çok ikincisinin
azdır.
YAKICILIK ATEŞİN KENDİDEN Mİ?
Durum tahkik ve tetkik edildiği zaman yakıcılığın
ateşin kendinden kaynaklanmadığı ortaya
çıkar. Zira her şeyde failî hakiki Allah’tır; kainatta ondan gayri müessir yoktur. Kim
yakma fiilini ateşe, soğutma ve söndürme
ameliyesini de suya mal eder
ve: Bunlardan her birinin kendine
has faaliyeti vardır der, sonra da
bunun her zaman ve mekânda deneme
ve müşahedeye dayandığını
iddia ederse sadece vehmetmiş olur.
Zira deneme ve müşahede ile
sabit olan, ateş, yanan bir şeyle, birbirine
temas ettirildiğinde yakış ve
yanma fiilinin ortaya çıkışıdır da, ateşin,
yakmada hakiki fail ve müessir
olduğunun ortaya çıkışı değildir.
Çünkü yanma eserinin ateşle
beraber ardı ardına ortaya çıkış ve
deveranı o eserin ateşin faaliyet illeti
olduğunu göstermez. Zira illet gizli
bir şeydir, muayene ve müşahede
edilemez ki yakma illetinin failinin
ateş olduğu tesbit ve tayin edilsin.
İşte bura da şu ortaya çıkıyor:
Birçok hadisenin tecrübe ve müşahede
ile sabit olduğu kanaati yukarıdaki
ateş örneğinde anlatıldığı gibi
doğru değildir. O zaman hadiselere
müdakkik nazarı ile bakan kimseye
düşün, tecrübenin delalet ettiği sınırları
hassas bir şekilde çizmek ve
o sınırları aşmamaktır.
Filozof Malbiranş, ‘Son zamanlarda
din’ adlı eserinde ne güzel
söylemiş: ‘Biz hadiselerin birbirini takibini
görüyoruz da fakat taraflardan
birini diğerine bağlayan rabıtayı göremiyoruz;
Bu rabıtayı niye göremiyoruz?
Bu rabıta bizden niye
gizlidir? Çünkü o ilahidir, mahlûkatta
misli olmayan bir şeydir.’ (Metalip ve
Mezahip)
Bu söz, bizim ‘Usul’ âlimlerinin:
‘ ‘İlliyet’ deveranla sabit olmaz’ hükmünün
aynıdır.
Biz yakma ve yakılma hadisesinde
yanan ve yakılan cismi ateşle
beraber görüyoruz da ateşin yakan
şey olduğunu göremiyoruz; yani
yanma fiilini tesbit ettiğimiz gibi yakanın
illetinin ateş olduğunu tesbit
edemiyoruz, her ne kadar yanan ve
yakılanın beraberliği görülse de.
Niye? Çünkü illiyet bir şeyin,
diğer bir şeyle deveranı ile sabit
olmaz; onlarda birlikteliliğin görülmesi
(ateşle yanan cismin görülmesi
gibi) ‘illiyet’in görülmesi demek değildir.
Bu hassasiyeti Malbıranş ve
ondan önce İslam müçtehitleri anlamıştır;
bu anlayış çok hoş ve çok da
güzeldir. Ayriyeten Malbıranş, bu ‘illiyet’
meselesini maddi meselelere
tatbik etmiş ve yukarıda alıntılanan
şu sözü söylemiştir: ‘İlliyetin görülmemesinin
sebebi onun ilahi bir şey
oluşu ve benzerinin yaratılanlarda
bulunmamasıdır; biz yaratılanların
kendisini görüyoruz illetini değil.’ 3
(M.S. Mev. S.31-34)
.............................................................
1. Ayrı, ayrı zamanlarda yaşamış geçmiş toplumların tecrübesi
peygamberlerin mucizesine şahadet ediyor. Gerek geçmiş
peygamberlere ve gerekse onların mucizesine insanların
şahadeti sabittir; bunların şahitliği de tarihçilerden ve meşhur
olaylara tanıklık edenlerden sübut açısından derece itibari
ile daha düşük değildir.
2. Bundan dolayı İstevart Mil diyor ki: ‘ Herhangi bir meselede
zorunluluk ve zaruret geçmiş zamanlarda vukuu ne kadar
çok olursa olsun tecrübe ile sabit olur. Ancak vaki olan ne
kadar çok olursa da nihayetsiz hal ve hadiseler söz konusu
olunca bunlar karşısında geçmişte olanın hiçbir kıymeti yoktur.
Bu itibarla mucize, ne âdeti yırtar ve ne de sebebiyet kanunlarını
haleldar eder. Zira mucizenin sebebi iradeyi ilahidir.’
3. Mucizenin en meşhur münkirlerinden olan filozof Hume,
bunu böyle anlamış ve şöyle dillendirmiştir: ‘Biz dikkatli bir
gözle baktığımız da, kanun ve onun sebeplerini görmüyoruz
, hadiseleri ve neticelerini görüyoruz buna rağmen sebep ve
kanunları görmeden bunlara illiyet ve zaruret diyoruz.
Mesela bilardo oynarken toplardan birine vurduğumuz da
denk gelirse diğerini de hareketlendirir; bizim hissedip gördüğümüz
işte bu kadardır; buradaki hadisede topların hareketlerinin
birinin önce diğerinin ise sonra oluşundan başka
bir şey yok ortada. Biz olayın kendisini görüyoruz illet ve sebeplerini
değil.