Peygamberler

e-Posta Yazdır PDF

VAHYİN KOLAYLIĞI

Kuşku yok ki gökleri ve yeri yaratan Allah’ın (c.c) beniâdeme resul göndermesi ve dilediğini, gönderdiği peygambere vahyetmesi O’nun için çok kolaydır. Ve yine onların eliyle mucizeler izhar etmesi, kozmik kanunları yırtan harikalar yaratması, Allah’a nisbetle kolay olan şeydir. Mesela: Sopadan yılan yaratması gibi. Ki O, hem yılanı, hem ‘ ‘asa’yı ve hem de bütün âlemi yoktan var edendir. İngiliz mantıkçılarının önde gelenlerinden Villiam Stanley john diyor ki: ‘Âlemi yaratan kudret, ondan bir şey yok etmekten de, ek yapmaktan da aciz değildir; bu düşünce akla uygun değildir demek kolay lakin bu düşünülemez denen şey, âlemin varlığı derecesinde, düşünülemez şey değildir.’
Yani biz, bu âlemin olmadığını farz etsek ve mucizeyi inkâr edene desek ki: ‘şöyle, şöyle bir âlem icat edilecek.’ Böyle bir şeye bu münkirin cevabı ne olurdu? Elbette ki onun cevabı böyle bir şey asla olmaz şeklinde tezahür ederdi. Ve hem de bu düşünceyi reddi, mucizeyi reddetmesinden çok daha şiddetli olurdu.

İLK ELÇİ

Muhakkak ki biz, mucizeden çok daha azametli
olan, Allah’ın kullarına gönderdiği ilk elçi durumundaki
aklın yaratılışına baksak, sonrada onlara
gönderilen resule ve onun eliyle gerçekleşen risaletin
alametine, ne göreceğiz? Göreceğimiz şudur:
a) İlk ve umumi resul ile yani akılla insanoğlu
yaratanını bilsin ve bulsun.
b) Kendilerine gönderilen özel resul ile de, yaratanın
onlara emrettiği emir ve nehiylerin tafsilatını
öğrensin.
Bu: Kralın kendi tarafından tasdikli bir mühürle,
onun adına hareket edecek valileri ataması
gibidir.
Evet, tıpkı bunun gibi resullerin nasa gönderilişi
ve onların bazı mucizelerle mümtaz kılınışı: Onların
risalet mührüdür. Ki, insanda akıl mucizesinin
yaratılışından ve onunla mücehhez kılınışından çok
daha kolaydır.1
Yukarda arz edilen iki örneğin ilki, yani kralın
vali ataması beşerin kudretindedir. Kral elçisini topluma
idareci olarak göndermeye ve onu başkasında
bulunmayan bir resmiyetle görevlendirmeye kadirdir
de, gönderdiği o elçiye aklı, ikram ve ihsan etmeye
kadir değildir.
BİZİM ŞU ZOR, BU KOLAY DEMEMİZ
Biz ise işi tersinden görüyor ve vukuu çok
olanı kolay, az olanı ise meydana gelişi az olduğundan
dolayı zor görüyoruz. Gerçekte ise o hadiseye
dakik ve kat’i bir nazarla bakıldığında azlık ve
çokluk makul olan hakikati değiştirmez.
Bizim şu zor, bu kolay sözümüz, hadiselere
kolaylık ve zorluk açısından kendi aklî yaklaşımımız
ve takdirimizdir. Yoksa bütün mümkinat kudreti
ilahiye ye nisbetle kolaylıkta eşit durumdadır. Mümkinat
ise Allah’a nisbetle sınırlandırılamaz ancak,
mahzî aklın bunu muhal ile sınırlandırması ve mümkünle
muhali kendi mizanı ile tartıp açıklaması
bunun dışındadır.
Akıl mîzanının dışında mümkün ve muhali sınırlandırma
hakkı hiç kimsede yoktur; tecrübî hadiselere
bakıp şu mümkündür, bu mahaldir
denilemez.
Mucize ve nübüvveti inkâr edenler, bu inkârlarını
tecrübeye dayalı hadiselere bakıp ona dayandırma
gafletine düşseler de bu böyledir. Zira
onlar Allah’ın kudret ve azametini takdir edemiyorlar;
Cenabı Hak şöyle buyuruyor: ‘ Onlar Allah, Beşere
hiçbir şey indirmedi dediklerin de, Allah’ı
hakkıyla takdir edemediler.’
Yine buyuruyor: ‘Biz muhakkak biliyoruz ki:
Onlar seni yalanlamıyor; lakin bu zalimler Allah’ın
ayetlerini inkâr ediyor.’
Tecrübe ve müşahedeyi öne alıp mucizeyi
inkâr edenler, akla ehemmiyet verişin durgun olduğu,
tecrübenin ise revaçta olduğu bir çağda yaşadıklarından,
göklerin ve yerin yaratılmışlığını
görüyorlar, bundan dolayı da bunların yaratılışının
imkân dâhilinde olduğunu itiraf ediyorlar.
Ve bunlar yaşadıkları asırda ne peygamber ve
ne de mucize gördüler; o nebi ve mucizeler ki, onların
yaratılışı göklerin ve yerin yaratılışından daha
azametli değildir.
TECRÜBENİN REVAÇTA OLDUĞU ÇAĞDA
YAŞAYANLAR
İşte bunlar yani tecrübenin revaçta olduğu bir
çağda yaşayan mucize münkirleri, göklerin ve yerin
yaratılışını imkân dairesinde görüyor ve fakat mucizeyi
mümkün görmüyor, kozmik âlemle uyuşmaz
diyor ve dolayısıyla muhali yetine hükmedip işin
içinden çıkmak istiyor.
Bu asırda yaşayan bazı cahiller ise batılı âlimlerin
keşiflerini büyütmek için diyorlar ki: ‘İlmin mucizesi
geçmiş çağlardaki dinin mucizesini yendi’
Böylece de enbiyanın mucizelerini küçümsüyorlar.
O münkirler, tabii vesilelerin haricinde, ilmî bir vesileye yönelmeyip Allah’ın izni ve
iradesi ile meyanda gelen mucizeleri
kendilerince büyüterek
inkâr ediyorlar.
Bu münkirlerin yukarıda
arz edilen inkârında bile mucizenin
mümeyyiz bir yönü ortaya
çıkıyor; o da: Mucizenin
en küçüğü, günümüzdeki keşiflerin
en büyüğünden daha azametli
oluşudur. İşte bundan
dolayı münkirler mucizeyi inkâr
edip nizamı âlemin dışında ve
imkânsız görüyorlar. Hatta bunlardan
bazı cahiller, mucizeler
karşısında tevil ihtiyacı hissettiklerinden,
harikulade olan mucizelerin
derecesini düşürme
gayretine giriyorlar.
Hâlbuki mucize elbette
nizamı âleme, kozmik düzene
aykırı olması lazım, aksi takdirde
mucize olmaz.
Allah’a iman ettiğini iddia
edenlere diyoruz k: Bu nizamın
vazı‘ı Allah (c.c) değil mi?
Kendi kudret ve iradesi ile vaz
ettiği bir nizamı onun adına
nasıl kayıt altına alıp sınırlandırıyorsunuz?
İhtiyar ve kudret sahibi
olan Allah, kendi vaz ettiği nizamı
değiştirmeden aciz mi?
Bizim gördüğümüz değişmezliğe
gelince, doğrudur o ilahi
sünnettir, değişmez lakin değişmezliği
bize nisbetledir.
Sünnetin değiştirilemez oluşunun
manası, yaratılış kanunlarını
biz değiştiremeyiz
demektir, Allah değiştiremez
demek değildir.
Âlemin nizamı gereği
ateş, yanma özelliği olan her
şeyi yakar; bizim maslahatımızda
bu nizamın devamındadır.
Herhangi bir işimizde ateşe
ihtiyaç duyduğumuz da onu
kullanırız ve ateşin yakıcılılığında
önemli kurallar vardır ki,
biz ondan bu kuralları çıkarır istifade
ederiz;
Lakin bu ateşle alakalı
kurallar, ne ateşi yaratan ve ne
de ona nizam verendir; ateşe
nizam veren Allah (c.c), o nizamı
değiştirip peygamberi İbrahim’e
(a.s), ateşi soğuk ve
selamet kılmasına mani değildir.
ÂLEMİN GENEL NİZAMI
Bu âlemin genel nizamı
ki, biz bu kitabın birinci babında
onu, bu nizamın vazı‘ı olan Allah’ın
(c.c) varlığına delil olarak
gösterdik; işte bizim mucize
olarak tabir ettiğimiz şey, bu
genel nizamdaki özel değişikliktir,
-o da nizamullahtandır,
lakin istisnai ve hususidir- ki bu
aynı zamanda enbiyanın varlığının
delilidir. Bundan dolayı
biz, Mucizelerle enbiyanın teyidini,
sünnetullahtan addetmemiz
mümkündür.
Tabiatçıların, tabiat kanunları
olarak isimlendirdiği bu
umumi nizamın değişimini, mucizeyi
inkâr edenler imkân dairesinde
görmüyorlar; aslında
bu umumi nizamdaki kanunlar
bizatihi eşyanın tabiatından
kaynaklanmıyor ki değişmesin,
o kanunlar onlara vaz edilmiştir.
O kanunu vaz eden de Allah’tır
(c.c). Bunlara kanun denilmesi, tabii olarak ardı ardına birbirini
doğrulayan kaziye külliye oluşları,
zorunluluk derecesinde değildir, onun
için bu kanunların hilafına ortaya çıkan
herhangi bir şey aklen muhal olmaz;
çünkü bu kaziyeler tecrübeye mebnidir.
Tecrübe her ne kadar ardı ardına denendiğinde
aynı neticeyi verse de,
onun heveslisi çağdalar onu ne kadar
yüceltse de, bu deneyimler onların zorunlu
kaziye olmasına yetmez. Zira bu,
mantıkî bir zorunluluğa değil, bir âdete
delalet eder.
Biz tecrübenin kuvvetini ve aklî
delil ile mukayesesini bu kitabın birinci
babının muhtelif yerlerinde yaptık.
......................................................................
1- Şatobiryan diyor ki: ‘İnsan metafizik bir hayvandır.’ Çünkü o
akılla mümtazdır; insanın kendisi mucize olarak bize yeter.
İnsandaki akıl en büyük mucizedir, sözümüzden hareketle fırsatı
ganimet bilip, M’arî’nin dediği gibi: ‘Ey aldanan insan aklın varsa/
iste ondan istediğini çünkü her akıl nebidir.’ Diyerek, ‘Akıl zaten
bizi elçiye ihtiyaç duyurmayan bir resuldür’ demek caiz değildir.
Niye böyle denilemez, çünkü biz bu sözü bu tür itirazlar zımnında
söyledik ve dedik ki: Akıl Allah’ı isbatta en büyük mucizedir diyor
ve bununla hükmetmeyi ehemmiyetine binaen ihmal etmiyoruz.
Ve bu kitapta aklı, mümkün ve muhali ayırt etmede tek hâkim kıldık;
hatta Enbiyanın gönderilişini ve onların eliyle gerçekleşen harikulade
hadiselerin mümkün oluşunu buna bina ettik; o harikulade
olan şeyler ki: Onların hepsi, her mümküne kadir olan Allah tarafındandır.
Bütün bunlarla beraber geçmişte işaret ettik ki: İnsanlar, aklı ile
Allah’ın kullarını sıratı müstakime davet için seçtiği kullardan müstağni
olamaz. Tıpkı akıl sahibi olan halkın, umurunu tedbir için
Kralın gönderdiği validen fariğ (ihtiyaçsız) olamayacağı gibi. O vali
ve idareciler ki, onların halka ulaştırdığı söz ve emirler, kralın sözü
ve emri olarak itibar görür.
Sonra akıl mucizesi Allah’ın kudretinin büyüklüğü ve îcazının azameti
karşısında mucize bile sayılmaz; zira akıl bütün beniadem
için umumi bir nimettir; bu açıdan akıl adettir de harikulade değildir.
Bununla beraber ulemanın örfünde mucize havarikattandır.
Yani kozmik kanunlara muhaliftir.
Biz aklı, ulemanın örfünde, harika addedilmese de, zihinleri harikalara
yaklaştırmak için zikrettik ve ona dikkat çektik.