Peygamberler,Mucizeler Ve Ölldükten Sonra Dirilme İle Alakalı Naklin Ve İlmin Konumu (1)

e-Posta Yazdır PDF

Dergimizin Temmuz, Ağustos, Eylül ve Ekim sayılarında Emevî ve Abbasî dönemlerinde hadislere ne ölçüde müdahil olunmuş veya olunmamış; bunların tartışmasını Mustafa Sabri efendi ve Dr. Heykel Paşa’nın kaleminden takip ettik, şimdi de aynı kalemlerden aynı şahıslar arasında cereyan eden mucize konusunu ve bu yazımızın başlığındaki diğer hususları dile getireceğiz. Tabiî ki bu konular ‘İlmi Kelam’la alakalı konular, Kelamî konuları seviyorsanız bu tartışmaları dikkatle takip ediniz, şayet sevmiyor veya ilgisizseniz lütfen biraz kendinizi fikren yorunuz; dağarcığınızdakilerle karşılaştırınız, kaynaklara başvurunuz; sanıyorum gelişmenize yardımcı olur. Şimdi sözü Şeyh’ü-l-İslam Mustafa SABRİ
efendiye bırakıyorum: Nübüvvet, Mucize, Diriliş ‘O kimseler ki ne Allah’ı (C.C.) tanır ne de resullerini ve o kimseler ki Allah’ı tanıdığını
iddia edip resullerini tanımayarak, Allah ve resullerini birbirinden ayırmak isterler ve o kimseler ki: (Resullerin bazısına iman ederiz, bazısını reddederiz’ derler. İşte onlar kâfirlerin ta kendisidir. Kâfirler içinde zelil ve perişan eden bir ceza hazırlamış bulunuyoruz.’ (Nisa: 150,151) Bu konular, yani nübüvvet, mucize ve diriliş bahisleri ‘Usul-ü-d-Din’ kitaplarında ‘Sem‘iyyat’ olarak anılır. Bunun bu şekilde anılması, Allah (C.C.) tarafından mucizelerle teyit edilerek gönderilen peygamberlerden işitilmesine binaendir. Onların mucizeleri ise mütevatir veya meşhur haberlerle nakledilmiştir. Peygamberlerin ve mucizelerinin konumu ve öldükten sonra dirilme meselesi işitilen (Sem‘î) delillere dayanır; aklî delillere değil; zira insan aklî delilleri Nebilerden duymasa bile kendisi idrak eder, tıpkı aklıyla Allah’ın varlığını idrâk ettiği gibi. İşitilerek sabit olanın varlığı, aklen sabit olanın varlığı gibi değildir. Allah’ın var olmayışının, aklen muhal oluşu üzerine, düşünce tertip edilir amma, Enbiya gibi varlığı işitilmeye (Sem‘iyyat) dayanan bir inancın ve o inancın peygamberinin yokluğu üzere, aklî muhal düzenlenemez. Bu ancak bilvasıta muhal olur; kelamcıların ıstılahına uygun olarak söylersek ‘gayr’ (bir başkası) ile muhal olur. Allah’ın vermiş olduğu haberlerde yalanın muhal
oluşu gibi. İşte sadece bu yolla, yani peygamberlerin ve mucizelerinin varlığı nakil ile bildirilince artık onlarda zaruriyyattan olur. Konuyu biraz daha açarsak:
a) Allah’ın varlığı evvela zaruri olarak aklî delil ile isbat edilir;
b) Nübüvvet ve mucize gibi işitilenlerden
(Sem‘iyyat) olan inançların imkân dâhilinde oluşu
Allah’ın varlığına binaen, bilvasıta aklen isbat edilir;
c) Sonra da ‘Sem‘iyyat’tan olanların vukuu,
Allah tarafından mucizelerle teyit edilmiş Enbiyanın
ihbarı ile ortaya çıkar. O Allah ki, O’nun hakkında
yalan asla düşünülemez. Fatih Sultan Mehmet dönemi,
Osmanlı ulemasından olan Hızır beyin Kelamî
metinlerden sayılan ‘Nûnî’ manzumesinde
dediği gibi: O doğruların doğrusunun belirlediği
her şey olacaktır/ Mizan ve Sarat-ta, imkân
dâhilindedir.
Enbiya, Mucizeler Ve Akıl
İki mevzu, yani Allah’ın varlığı ile Nebilerin,
mucizeleri ve benzeri hususların arasındaki farktan
dolayı okuyucu görecek ki ben, Allah’ın varlığıyla
alakalı olarak ortaya koyduğum delile denk bir
kuvvette; Enbiyanın varlığına, mucizelerine ve
ahiretteki durumla ilgili aklî delil ikame etmeyeceğim.
Zaten edemem de.
Birinci bap ta olduğu gibi bu konuda sözü
fazla uzatmak istemiyorum, ancak mutlak olarak
mucizeyi veya Hz. Muhammed’in (S.A.V.) mu-

cizelerini inkâr eden ile konuyu
münakaşa edeceğim. İki
mesele arasındaki fark, yani Allah’ın
varlığı ile Enbiyanın varlığı
arasındaki ayırt edici unsur,
Birincisinin varlığı zorunludur;
Kelamcıların tabiri ile O, ‘Vavibü-
l-Vücud-dur’. İkincisinin varlığı
ise zorunlu değildir. Konuyu
anlaman için şimdilik bu sana
yeter.
İşte bundan dolayı yani
peygamberin varlığının zorunlu
olmayışından ötürü, nübüvveti,
vahyi, mucizeyi ve benzeri
konuları inkâr edenin bizden,
bu meselelerin imkânı dışında,
akli delil ikame etmemizi talep
etme hakkına sahip değildir;
buna rağmen biz ilerde Enbiyanın
varlığının lüzumu, mucizelerinin
gerekliliği, keza
ahiretteki dirilişin, naklen
vücubuna, aklen imkânına,
nerede ise kesinliği ifade edecek
delil sunacağız.
Tecrübe Ve Nübüvvet
Bununla beraber, yani
nübüvvetin, mantıkî olarak,
zaruretini ve zorunluluğunu
ifade eden bir delil bulunmamasına
rağmen, onun varlığı
bir vakıadır; tecrübeye dayanır.
Ki, günümüzün asrîleri onu ilmî
delil addederler.
Ancak bu tecrübe ve
muayeneyi başkası değil,
sadece ve sadece peygamberin
kendisi yapar; başkaları
ise onu mucize ile tecrübe
eder; bu, yani peygamberin
mucizesini tecrübe edip denemek,
onun nübüvvetini tecrübe
edip deneme makamındadır.
Bundan dolayı da bilinir ki
mucize nübüvvetten ayrılmaz
ve yine bilinir ki aklî delil,
tecrübe edilen delilin
fevkindedir. Şöyle ki biricisi ile
Allah’ın varlığının zorunluluğu,
ikinciyle ise varlığı zorunlu olmayan
nebinin var oluşu isbat
edilir.
Bütün bunlardan anlaşılan
şudur:
a) Aklî delil ile varlığı
zorunlu olan,
b) Tecrübî delille ise varlığı
zorunlu olmayan isbat
edilir;
c) Tecrübî delil varlığı
zorunla olandan başkasını
ifade eder, yani vakayı adiyeden
olanların varlığını anlatır.
Keza günümüzde çağdaş
takınanların metafizik felsefeden
üstün tuttukları maddeci
felsefe de (Felssfe-i Vak‘i-iyye),
onların istedikleri şeyi, yani
tecrübenin her şeyin fevkinde
oluşunu izaha kefil değildir; zira
bir şeyin ortaya çıkış (vuku)
derecesinden daha yüksek bir
derece vardır ki, o da var oluşu
zorunluluk derecesinde
olandır; yani varlığı (vukuu)
zaruri olandır. O da Allah’tır.
(Ş.İ. M.S. Mev. S.24-26)
Nübüvvet, Mucize Ve
Öldükten Sora Diriliş
Her şeye kadir olan Allah’ın
varlığı sabit olduktan
sonra nübüvvetin, mucizenin

ve öldükten sonra dirilmenin mümkün oluşunu isbat
çok kolaydır. Bu meyanda Dr.Schiller (Şiller) diyor
ki: ‘Mucizeye iman Allah’a imandan ayrılmaz.’
Bunun manası şudur kim Allah’a inanıyorsa mucizeye
de inanması gerekir. John Stuart Mill, mucizeyi
inkâr eden Hume’yi tenkit ederken diyor ki:
‘Her kim tabiatüstü bir varlığı inanmıyor ve
onun âleme müdahalelerini kabul etmiyor ise o elbette
ki yaratılış kanunlarına aykırı ve onu yani
tabiat kanunlarını yırtan, insanın fiilini mucize olarak
kabul etmez, mutlaka tevil eder, mucize olmaktan
çıkarır.
Lakin Allah’a iman ettiğinde O’nun âleme tesiri
farazî olmaz. Bilakis çok ciddi bir ihtimaldir. Allah’ın
bu âleme müdahale etmediği ile hükmetmek
sadece ve sadece geçmişteki sünneti ilahiyi
bilmekle veya mantıkî olarak sünneti ilahinin böyle
olduğunu bilmek ve anlamakla mümkündür.’
Kudreti İlahînin Manası
Yüce Allah’ın kudreti her şeyin üstündedir
sözü ne kadar da güzel, Allah, aklen mümkün olan
her şeye kadirdir; lakin bu imkânın sahası mucizeyi
inkâr edenlerin, imkân dâhilinde düşündüklerinden
çok, çok geniştir; muhali gerektirmeyen ve aklen
muhal olmayan her şey bu imkân dairesindedir.
Aklen muhal olan şeyse: İki zıddı bir arada
cem etmektir; devr ve tüselsül (illetlerin sürekliği)
gibi. Garip olan şu ki: Mucizeyi yahut hem mucizeyi
ve hem de nübüvveti inkâr edenler, kendi zanlarınca
güya bunlar mümkün olmadığı için inkâr
ediyorlar.
Yine bunlar gafletlerinden imkân dairesinde
olanı, kudreti ilahiyi unutup veya düşünmeyip insanın
güç ve kavrayışına göre kıyas ediyorlar. O
kudreti ilahî ki yeri ve gökleri (semavat) başlangıçta
yaratan, şu an dilediği takdirde onları yok etmeye
ve yeniden yaratmaya kadir olan güçtür.
Şu anda biz bu konuları Allah’ın varlığını kabul
edenlerle tartışıyoruz; o yüce varlığı inkâr edenlerle
ise konuyu birinci babta tartışmış ve onlara gerekli
cevabı vermiş idik.’ (M.S. Mevkif’ü-l-İlm … S.: 24-27)
......................................................
[1] Beni bu kitabı yazmaya yönelten Dr.
Heykel Paşa’nın Sîret ve Hadis kitaplarında
zikredilen mucizelerden soyutlayarak telif ettiği
‘Hayat-ü-Muhammed’ adlı kitabın ikinci baskısında
gördüğüm mucizelerin sübutunu inkâr ile alakalı
düşüncelerini teyit için kaleme aldığı ön sözdür ki; o
bu mucizeleri ‘Kozmik’ (Kevnî mucizeler) olarak
isimlendiriyor; bunların vukuunu ise dirayet açısından
akla ve yaratılış kanunlarına (Sünnet-ü-l-Kevn)
aykırı bularak reddediyor.
Muhakkak ki okuyucu, üstat Ferit Vecdi beyin
mucizeleri ve öldükten sonra dirilmenin muhal
olduğu iddiasını hem bu kitabın mukaddimesinden
ve hem de Ehram gazetesinde benimle onun
arasında geçen münazaradan dolayı biliyor.
Yine okuyucu üstat Ferruh Aanton’la Mısır
müftüsü Muhammed Abduh’ün ‘Cami‘a’ mecellesinde
geçen tartışmayı ve üstat Ferruh Antun’un:
‘ Bütan dinler akıl ile örtüşmez; çünkü din:
Görünmeyen yaratıcıya, ahirete, vahye, nübüvvete,
mucizeye, öldükten sonra dirilmeye, cennetle
mükâfatlandırılmaya, cehennemle cezalandırılmaya
imandır; bütün bunlar ne hissedilir ve ne de
akledilir.’
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki: bu üç üstadın
aklını istila eden hastalık, Mısır’daki çağdaş aydınların
beynini kuşatan hastalıktır. Hamt olsun biz
bundan önceki iki bapta Allah’ın varlığıyla alakalı bu
hastalığın tedavisini belirttik, İnşallah bu bölümde
de mucize, nübüvvet ve ölümden sonra diriliş ve
ahiretle ilgili hastalığı tedavi etmeye çalışacağız. İnayet
ve hidayet Allah’tandır.