Vakf Ve Önemi

e-Posta Yazdır PDF

İslâm hukukunda vakf veya vakıf: Kendisinden yararlanmak mümkün ve caiz olan bir malı, devamlı olarak ALLAH Teâlâ'nın mülkü olmak üzere, temlik ve temellük yani mülk edinmek veya mülk kılmaktan menetmek ve menfaatini yani gelirini ALLAH Teâlâ'nın rızası için bir hayır yönüne bağışlamaktır. Burada mal, vakfedenin mülkiyetinden çıkar ve ALLAH Teâlâ'nın mülkü haline gelir. Böyle bir malın yönetimi artık vakıfnamedeki şartlara ve genel esaslara göre olur.

İslâm'da vakfın gayesi ALLAH Teâlâ'nın rızasını kazanmaktır. Malını vakfeden Müslümanlar, hep bu maksadı gütmüşler ve vakfiyelerinde bunu açık bir şekilde belirtmişlerdir. "Takarrüb ilallah" yani "ALLAH Teâlâ'ya yaklaşmak, O'nun rızasını aramak" gayesi esas alınmıştır.

Hiçbir medeniyette vakıf müessesesi, İslâm'da olduğu kadar gelişme ve cemiyete umûmî hizmet kaydetmemiştir. Bu durumda, dinin vakfa verdiği önem rol oynamıştır. Dinimiz vakfa ayrı bir kudsiyet atfetmiş, imkân sahiplerini vakıf yapmaya fevkalâde teşvik etmiş, vakıf yapacakların koyacakları şartları "şari'in hükmü" gibi addederek, istediği şartlarla vakıf yapma salahiyeti tanımış ve bu şartın kıyamete kadar değiştirilemeyeceği garantisini vermiştir.

Vakıf Kur'ân-ı Kerim, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Enes b. Mâlik (R.A.) şöyle demiştir:

“Siz, sevdiğiniz şeylerden ALLAH Teâlâ yolunda infak etmedikçe birr u takvaya eremezsiniz…” âyet-i kerimesi inince, üvey babam Ebû Talha, Resûlullah (S.A.V.) efendimize geldi de:

— Ya ResûlALLAH! ALLAH Teâlâ, kendi Kitâbı’nda:

“Siz, sevdiğiniz şeylerden ALLAH Teâlâ yolunda infak etmedikçe birre eremezsiniz…” buyuruyor. Mallarımın bana en sevgili olanı da Bîruhâ bahçesidir. İşte bu Bîruhâ bahçesi Azîz ve Celîl olan ALLAH Teâlâ ve O’nun Resûlü yoluna sadakadır. Ben bu sadakanın hayrını ve âhiret azığı olmasını ümîd ediyorum. Yâ ResûlALLAH! Sen bu bahçemi, ALLAH Teâlâ’nın sana gösterdiği yere koy, sarfet, dedi. Bu söz üzerine Resûlullah (S.A.V.) efendimiz:

“Güzel, yâ Ebâ Talha! Bu, sahibine kazanç getiren bir maldır. Biz bu malı senden kabul ettik ve onu tekrar sana geri verdik. Sen onu en yakın hısımların arasına koy!” buyurdu. Ebû Talha da onu, kendine hısımlık sahibi olanlar üzerine sadaka yani vakıf yaptı.[1]

Arz edilen işbu Âl-i İmran sûresi, 92 âyet-i kerimesi vakfı ifade etmektedir.

Ebu Hureyre (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S. A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:

“İnsan öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı ondan kesilir, amel defteri kapanır. Sadece üç şey müstesna. Onun sevabı öldükten sonra da devam eder:

1- Sadaka-i cariye, yani hayrı devam eden iyilikler.

2- Kendisinden istifade edilen ilim.

3- Kendisine dua eden salih, hayırlı evlat.[2]

Hadis-i şerifte geçen "sadaka-i câriye"nin vakfı da kapsamına aldığında şüphe yoktur.

 Ebu Hureyre (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Mü'min kişiye hayatta iken yaptığı amel ve iyiliklerden, öldükten sonra kendisine ulaşanlar:

1- Öğrettiği ve neşrettiği bir ilim,

2- Geride bıraktığı salih bir evlat,

3- Miras bıraktığı bir Mushaf, faydalı kitaplar,

4- Yaptırdığı bir mescid,

5- Yolcular için yaptırdığı bir bina, misafirhane,

6- Akıttığı, getirttiği bir su,

7- Hayatta, sağlık ve sıhhatli iken malından çıkarıp verdiği bir sadaka. Hayatta iken bunlardan hangisini işlemiş ise, ölümünden sonra kendisine, onun sevabı ulaşır.”[3]

İslâm dünyasında, vakıfların geniş bir şekilde yer edip gelişmesinde Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin biraz önce bahsettiğimiz hadis-i şeriflerinden başka, bizzat kendisinin de vakıf yaparak İslâm'da ilk fiilî vakıf örneğini vermesi önemli bir âmil olmuştur. Hz.Âişe (R.Anha) validemizden rivayete göre, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz Medine-i Münevverede'deki yedi parça mülkünü vakfetmiştir. Bu mülkler: A'vaf, Sâfiye, Delâl, Müseyyeb, Bürka, Hismâ ve Meşrebe'dir. Yine Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz Medine-i Mü-nevvere'de kendisine ait bulunan hurma bahçesini vakf edip hâsılatını "havadis-i dehr"e yani İslâm'ın müdafaasını icab ettirecek hadise ve mübrem ihtiyaçlara tahsis etmiştir. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz, daha sonra da Fedek ve Hayber hurmalıklarından hissesine düşeni ALLAH Teâlâ'nın yolunda vakıf buyurmuşlardır.

Kur'ân-ı Kerîm ile Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin emir ve tatbikatları Müslümanlar için uyulması gereken bir vazife telakki edildiğinden bu konuda mü'minler arasında âdeta bir yarış sürüp gitmiştir. Nadiroğuları'ndan Muhayrîk isimli bir şahıs şöyle bir vasiyette bulunmuştu: "Ben ölünce, tüm mallarım Resûlullah (S.A.V.) Efendimize ait olsun, O dilediği yere sarfetsin. Muhayrîk'in Hicret'in 2.nci yılında ölmesi üzerine tüm malları, Resûlullah (S.A.V.) Efendimize kalmış, O da bu malları, bir görüşe göre Abdulmuttalib ve Hâşimoğulları'na, başka bir rivayete göre ise, İslâm'ın ve Müslümanların acil ihtiyaçlarına vakfetmiştir. İslâm'da ilk vakfın bu olduğu kabul edilir.

Hz.Ömer (R.A.), yukarıdaki ayet-i kerime nazil olunca Resûlullah (S.A.V.) efendimize geliyor ve:

— Ya Resûlellah! En sevdiğim mal Hayber'deki bahçemdir. Bu güne kadar fazla bir mal kazanamadım. Hele hele Müslüman olduktan sonra hep cihadla meşgul olduk, geçimimizi temin ettik, fakat Hayber'deki hisseme düşen araziyi pek seviyorum. Ben bunu dağıtmak istiyorum, diyor. Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz de:

“Aslı sana ait olmak üzere gelirini insanlara vakfet!” buyuruyor.[4]

Hz.Ömer (R.A.) de çok sevdiği bu araziyi satılmamak, bağışlanmamak ve mirasla da geçmemek üzere, yoksullara, yakın hısımlara, miskinlere, yolda kalmışlara, ALLAH Teâlâ'nın yolunda savaşanlara ve azatlık anlaşması yapan kölelere vakfetti. Mütevellinin de bundan örfe göre yiyebileceğini şart koştu. Bu konuda bir vakıfname düzenleyerek kızı Hz.Hafsa (R.Anha)ya, sonra da nesline teslim ve vasiyet etti.

Ashâb-ı kiramın pek çoğu Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin yolunda yürüyerek mallarını vakfetmişlerdir. Hâlid b. Velid (R.A.)nun zırhını ve savaş atlarını vakfetmesi, Yenbu'daki bir arazisini ve çeşmesini vakfetmesi ve Hz.Osman (R.A.) nun susuzluk çekildiği bir sırada, Medineli bir Yahudi'den Rume kuyusunu satın alıp, suyunu ebedi olarak topluma vakfetmesi bunlar arasında sayılabilir.

Câbir b. Abdullah (R.A): Ben, Muhacir ve Ensar'dan mal ve kudret sahibi bir kimse bilmem ki vakıf ve tasaddukta bulunmuş olmasın, diyerek bu durumu belirtmek ister. Bunun içindir ki, Müslüman şehir, kasaba ve köylerde sayısız vakıf vücuda getirilmiştir.

Maddî bir karşılık beklemeden başkalarına yardım etmek gibi ulvî ve fevkalâde bir düşüncenin mahsulü olan vakıf müessesesi, yüzyıllardan beri İslâm ülkelerinde büyük bir ehemmiyet kazanmış, sosyal ve ekonomik hayat üzerinde derin tesirler icra etmiş olan dinî ve hukukî bir müessesedir. İnsan fıtratında mevcut olan yardımlaşma hissi, şüphesiz ki insanlık tarihi kadar eskidir. Bu his, dinî emir ve hükümlerle birleşince daha bir kuvvet kazanır. İslâm ülkelerinde vakıfların, asırlarca büyük bir fonksiyonu icra etmesinin sebebini burada aramak lâzımdır. Çünkü: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan; malın en hayırlısı, ALLAH Teâlâ'nın yolunda harcanan yani vakfedilen, vakfın en hayırlısı da insanların en çok duydukları ihtiyacı karşılayandır." prensibinin manasını çok iyi bilen Müslümanlar, bu yolda birbirleri ile âdeta yarışırcasına vakıf eserler kurmuşlardır.

İslâmî yardımlaşma prensibinin bir sonucu olarak ortaya çıktığını gördüğümüz vakıflar, İslâm ülkelerinin tamamında sayılamayacak kadar çok ve önemli hizmetler ifa ediyorlardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz ve halifelerinin kurdukları vakıflardan sonra, imkânı olan her Müslüman, böyle bir tesis kurmak için büyük bir gayretle çalışıyordu. Bu durum, sadece zengin Müslümanları değil, aynı zamanda devlet başkanlarını ve devletleri de harekete getiriyordu.

İslâm tarihinde vakıflar, çeşitli maksadlara hizmet eder. Fakirleri himaye etmek, yolcuların ihtiyaçlarını karşılamak, yetimleri büyütmek, talebelere burs, sükna vs. temin etmek, işsizlere iş bulmak, çırak yetiştirmek, müflis ve borçlulara yardımcı olmak, bekârları evlendirmek, hayvanları himaye etmek vs. medrese, han, cami, çeşme, yol, köprü gibi ammenin menfaatine hizmet eden müesseseler kurmak, bunların ayakta kalmaları için gerekli masraflarını karşılamak gayesiyle de çok sayıda vakıflar kurulmuştur.

İslâm dünyasında ayrı bir yeri bulunan Osmanlı devleti de vakıflara büyük bir önem verdi. Bu devlette, camiler, medreseler, türbeler, ribat-lar, tekkeler, mektepler, köprüler, hastaneler, sulama yol ve kanalları, kervansaraylar, imaretler vs. gibi birçok hayır müesseseleri hep vakıflar sayesinde vücuda getirildi. Onlar diğer müesseslerde olduğu gibi vakıf konusunda da kendisinden önceki Müslüman devletleri örnek aldılar.

İçtimai müesseselerin ihtiyaçlarını karşılamaya matuf bu çeşit vakıfların İslâm tarihinde ifa ettiği hizmetin büyüklüğüne ayrıca parmak basmak gerekir. Zira devletlerin dış ve iç gaileler sebebiyle maddeten zayıf ve yorgun düştükleri, memurlarının maaşlarını bile ödeyemeyecek hale geldikleri dönemlerde bile, bu müesseseler, vakıfları sayesinde sarsılmadan hizmetlerini yürütebilmişler, böylece ilmî hayat ve dinî hizmetler en kritik, en fena şartlarda bile aksamadan devam edebilmiştir.

Vakfedilen hanlar, hamamlar, yapılan köprüler, çeşmeler, okullar ve camiler vb. eserlerin geleceğe sağlıklı kalabilmeleri korunmalarına bağlıdır. Geçmişin gelecekte yaşatılması da vakıfların görevleri arasındadır.



[1] Buhârî, Vesâyâ:17, 26, Zekât, 44; Müslim Zekât:43; Ahmed b. Hanbel, 3/141, 256

[2]Müslim, Vasiyyet: 14; 3/1255, Ebu Davud, Vesâya: 14, Tirmizi, Ahkâm: 36, Neseî, Vesâya: 8

[3] İbn-i Mace, Mukaddime: 20, No: 242

[4] İbn-i Mace, Sadakat:4, No:2396, 2/801; A. B. Hanbel, 2/156, No:6424 

 





En Çok Okunanlar