Zekat, lügat manası artma (nema), temizlik, bereket ve çoğalma gibi anlamlara gelen bir kelimedir. İslam hukukunda ise zekât; “dinin fakirlere verilmesini emrettiği belirli paya denildiği gibi bu payın (hisse), maldan çıkarılması işine denir.” (İbadet ve Müessese Olarak ZEKÂT, H. Karaman + heyet, 1). Zekât mali bir ibadettir. Allah Azze ve Celle fakir kullarını zenginlerin mallarında zekât Vesilesi ile hak sahibi kılmıştır. Zekât her şeyden önce bir ibadettir. İbadeti sadece namaz oruç ve hac şeklinde algılamak yanlıştır. Müslüman’ın her işi ibadet olarak telakki edilir. Müslüman, Müslüman kardeşinin yüzüne tebessümle bakması bile ibadet kabul edilmiştir. Bir hadiste: “Din kardeşini güler yüzle karşılamak gibi (tabii) bir iyiliği bile sakın küçük görme” (Riyazu’s Salihin, H. No:122).
Mali bir ibadet olan zekât, İslam’da çok önemli kabul edilmiş ve bu ibadeti yapmayanlar hakkında hem dünya hem de ahrette büyük cezanın varlığından
bahsedilmiştir. Bir ayette: “Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!, (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): «İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta
olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!» (Tevbe, 34,35) Zekatını vermeyenlerin ahrette karşılaşacakları azabı beyan eden bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Allah Teâlâ bir kimseye mal verir o da, bunun zekâtını ödemezse, zekâtını ödemediği bu mal kıyamet günü, gözleri üzerinde iki siyah benek bulunan başı kel yılan şekline girip o kişinin boynuna sarılacak ve iki çenesinden tutup şöyle diyecek: “Ben senin malınım, ben senin biriktirdiğinim.” Hz. Peygamber daha sonra şu âyeti okumuştur: “Allah'ın fazlu kereminden ihsan ettiği malları vermekte cimrilik edenlerin bu cimriliğinin kendileri için hayırlı olduğunu sanma. Aksine bu onlar için kötülüktür. Kıyamet gününde, cimrilik yaparak vermedikleri bu mallar boyunlarına halka yapılacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”(Al-i İmran,180) (et-Tac, Terc. Bekir SADAK, 2/19) Zekât konusundaki fıkhî tartışmalar, zekâtın
vücûb ve sıhhat şartları konusundan ziyade hangi malların ne ölçüde zekâta tâbi olacağı konusunda yoğunlaşır. Bunun belki de en başta gelen sebebi,
mal ve zenginlik kavramlarının, ekonomik değer taşıyan malların dönemden döneme, toplumdan topluma değişmekte oluşudur. Kur'ân-ı Kerîm'de insanların önem ve ekonomik değer atfettikleri bazı mallar değişik vesilelerle zikredilse bile hangi mallardan ne ölçüde zekât alınacağına ilişkin bir sayım ve açıklama yer almaz.
Hz. Peygamber'in ve sahâbenin uygulamasında
bazı malların zekâta tâbi tutulduğu ve bunlar
için belli bir alt sınır ve zekât oranı belirlendiği, bazı
malların da zekâta tâbi tutulmadığı bilinmektedir.
İleri dönemde oluşan fıkıh doktrini de bu bilgiler etrafında
oluşmuştur. Ancak Hz. Peygamber ve sahâbe
döneminin uygulamalarında hareket
noktasının, o dönem İslâm toplumunun mal ve ekonomik
değer ölçüleri olduğu da göz ardı edilmemelidir.
Böyle olunca bu bilgi ve ölçülerin, mal ve
ekonomik değer kavramının eski dönemlere göre
bir hayli değiştiği günümüz toplumlarına güncelleştirilerek
getirilmesi, zekâtın mâna ve gayesine daha
uygun bir yaklaşım olacaktır.
Burada zekâta tâbi mallar konusunda ağırlıklı
olarak klasik fıkıh kitaplarındaki bilgilere yer verilecek
ve bundan hareketle güncel problemlerin çözümüne
ışık tutulmaya çalışılacaktır.
A) ALTIN ve GÜMÜŞ
200 dirhem gümüş ve 20 miskal altının gram
olarak karşılığı, 20 miskal altının 80.18 gr, 200 dirhem
gümüşün ise 561.2 gram esas alınır.
Altın ve gümüş bu nisab miktarına ulaşınca
zekâta tâbi olur ve 1/40 nisbetinin zekât olarak verilmesi
gerekir. Altın ve gümüş de nisab fazlası
kısım için de zekât oranı, fakihlerin ağırlıklı görüşüne
göre, aynıdır.
Altın ve gümüş nisabdan az ise nisabı tamamlamak
için biri diğerine ilâve edilir mi? Hanefîler'e
göre ilâve edilmelidir. Şâfiîler ve Hanbelîler ise
aksi görüştedir.
1) Altın ve Gümüşten Yapılan Ziynet Eşyası
Altın ve gümüşten yapılan kadın ziynet eşyasının
zekâta tâbi olup olmayacağı sahâbe devrinden
itibaren tartışma konusu olmuştur.
Hanefî mezhebine göre altın ve gümüşten yapılmış
süs eşyaları zekâta tâbidir. Meselâ altın ve
gümüşten yapılmış bilezik, kolye, gerdanlık gibi
kadın süs eşyası nisaba ulaşır ve üzerinden bir
sene geçerse, o günkü altın fiyatları ile değeri bulunur
ve 1/40 zekâtı verilir.
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e
göre ise mubah olan kadın süs eşyası zekâta tâbi
değildir. Ancak Şâfiîler'e göre kadın süs eşyalarında
israfa kaçarsa, meselâ 200 miskal ağırlığında ziynet
eşyası bulun-durursa bunların zekâtını vermesi gerekir.
2) Madenî ve Kâğıt Paraların Zekâtı
Madenî ve kâğıt paralar altın, gümüş ve ticaret
malları hükmündedir. Kendi başlarına veya altıngümüş
ve ticaret mallarıyla beraber nisab miktarına
ulaşınca sene sonunda 1/40?ını (% 2.5) zekât olarak
vermek gerekir.
B) TİCARET MALLARI
Ticaret mallarının nisabı ya 20 miskal altın,
veya 200 dirhem gümüş karşılığıdır. Bu değerlerden
noksan olan bir ticaret malı zekata tabi değildir.
Ticaret yoluyla kar etmek için bulundurulan, yani ticarete
konu olan her çeşit mal zekata tabi olur. Bunları
sayı ile sınırlamak mümkün değildir. Tüccar
sene sonunda, mutad yıl sonu hesaplarına göre,
sahip olduğu ticaret mallarını maliyetlerine göre
para olarak hesap eder. Buna mevcut parasını ve
borç olarak verdiği veya ticaret mallarının karşılığı
olan alacaklarını ilave eder. Bulduğu toplam değerin
1/40 (% 2.5) ını zekat olarak verir.
Ticaret mallarının zekâtı Hanefîler'e göre mal
olarak verilebileceği gibi bu malın tutarı para olarak
da ödenebilir. Şâfiîler'e göre, hangi mal zekâta tâbi
ise zekâtın o maldan çıkarılıp verilmesi gerekir.
C) TOPRAK ÜRÜNLERİ
Hz. Peygamber'in toprak ürünlerinin zekâtı ile
ilgili aşağıdaki şu hadisi hemen bütün hadis ve fıkıh
kitaplarında zikredilir: "Yağmur ve nehir sularıyla
sulanan toprak mahsullerinde öşür (1/10), kova
(el emeği) ile sulananlarda nısf öşür (1/20) vardır"
(Buhârî, ?Zekât?, 55). Bu hadis toprak mahsullerinden
ne nisbette zekât alınacağını göstermektedir.
Fakihlerin çoğunluğu toprak mahsulleri zekâtında
da nisabın şart ve nisabın beş vesk (=653 kg.)
olduğu, bu nisaba ulaşmayan ürünlerin zekâta tâbi
olmayacağı görüşündedir. Ebû Hanîfe'ye göre ise
toprak mahsullerinde nisab şartı aranmaz. Ziraî
ürünler ister az ister çok olsun zekâta tâbidir.
Ürün elde edilen toprak emek sarfedilmeden
yağmur, nehir, dere, ırmak ve bunların kanalları ile
sulanıyorsa zekât olarak mahsulün 1/10'u; kova,
dolap, motor veya ücretle alınan su ile sulanıyorsa
1/20'si verilecektir.
Eğer arazi hem yağmur veya nehir sularıyla
hem de dolap vb. gibi emekle elde edilen su ile sulanıyorsa,
hangisi ile daha çok sulanmış ise ona itibar
edilir. Günümüzde arazinin sulama masrafından
ziyade gübre, mazot ve işçilik masraflarının önemli
yekün tuttuğu göz önünde bulundurulursa, bu tür
masraflar yapılarak elde edilen ziraî mahsulün de
emek ve masrafla sulanan arazinin mahsulüne kıyaslanması
daha uygun olur. "Sulama dışında
kalan girdilerin zekât matrahından düşülmesi, geri
kalandan sulama usulüne göre zekât verilmesi gerekir"
diyen çağdaş âlimler de vardır.
Toprak ürünlerinin zekâtı (öşür), hububatta
harman vaktinde, meyvelerde ise toplandıktan
sonra verilir.
D) BAL ve DİĞER HAYVAN ÜRÜNLERİ
Balın zekât mallarından olduğu ve baldan
1/10 nisbetinde zekât alınacağı görüşünü savunan
Hanefî ve Hanbelî fakihleri, bu görüşlerini konu ile
ilgili Hz. Peygamber'den rivayet edilen hadislerle
"Bal arı tarafından bir toprak ürünü olan çiçek özlerinden
elde edilir. Hububata zekât farz olduğu gibi
bala da farzdır" şeklindeki kıyasla delillendirirler.
Şâfiî ve Mâlikî mezhebi fakihleri ise bu konuda
sahih bir haberin mevcut olmadığını, balın süt gibi,
bir hayvanın ürünü olduğunu, sütün zekâta tâbi olmadığında
görüş birliği bulunduğunu, aynı şekilde
balın da zekâta tâbi olmaması gerektiğini ileri sürerler.
E) MADENLER ve DENİZ MAHSULLERİ
"Sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak
ediniz..." (el-Bakara 2/267) ifadesi ile genel olarak ziraî
mahsullerden zekât yükümlülüğüne işaret edilmiş
olduğuna ve âyetteki "infak ediniz" emrinin, fakihlerin
çoğunluğu tarafından "zekâtını veriniz" anlamında
tefsir edildiği bilinmektedir. Allah Teâlâ
topraktan çeşitli mahsuller bitirdiği gibi, O'nun yarattığı
çok çeşitli madenler de yine topraktan çıkarılmaktadır.
Bu sebeple, fakihler zikredilen âyetin
umumi anlamı gereğince madenlerde de ödenmesi
gerekli bir hakkın bulunduğunu düşünmüşlerdir.
Hz. Peygamber'in hadislerinde ve sahâbe uygulamasında
yer altında bulunan define ve madenlerin
vergilendirildiğine dair çeşitli rivayet ve bilgiler
bulunur. Fıkıh literatüründe "rikâz" madenleri, diğer
yer altı zenginliklerini ve yer altında gömülü antika,
hazine ve benzeri eşyayı ifade eden geniş bir kapsama
sahiptir. Bu itibarla konu rikâz, madenler,
deniz mahsulleri olmak üzere üçlü bir ayırım içinde
ele alınabilir.
a) Rikaz
Rikaz: Maden, define, hazine ve insanlar tarafından
yer altında gömülüp gizlenen her türlü kıymetli
eşyayı ifade eder. Rikaz, işlenmemiş sahipsiz
arazide veya sahibi bilinmeyen arazide bulunmuş
ise 1/5 i vergi olarak alınır, kalan 4/5 i bulana verilir.
Mülk arazide bulunmuş ise – Hanefilere göre –
4/5 i mülk sahibi yada varislerinin olur.
b) Madenler
Hanefî mezhebine göre madenlerde nisab
aranmaz. Bulunan veya işlenen maden az da olsa
çok da olsa vergiye tâbidir. Çünkü maden rikâzdır.
Rikâzda da 1/5 nisbetinde alınması gerekli bir "hak"
olduğu hadisle belirtilmiştir. Buna göre sahipli arazide
eritilebilen ve dökümü yapılabilen altın, gümüş,
demir, bakır gibi bir maden bulunursa devlet 1/5 nisbetinde
vergisini alır, kalanı yani 4/5'i o arazi sahibine
verilir.
Maden, sahibi bilinmeyen arazide veya devlete
ait topraklarda bulunursa yine devlet 1/5 payını
alır, kalan 4/5'i bulana ait olur. Hanefîler'e göre madenlerden
alınan 1/5 nisbetindeki vergi fey hükmüne
tâbidir, dolayısıyla kamu yararına olmak
üzere devlet giderleri içinde sarfedilir. Diğer mezhep
imamlarına göre ise alınan vergi zekâttır ve
Tevbe sûresinin 60. âyetinde gösterilen zekât sarf
yerlerine harcanır.
c) Deniz Ürünleri
Bu konuda Hz. Ömer'den bir uygulama örneği
aktarılır: Hz. Ömer Ya`lâ b. Ümeyye'yi deniz kıyılarına
âmil olarak tayin eder. Ya`lâ deniz kıyısında bulunan
bir anber hakkında Hz. Ömer'den yazılı görüş
ister. Hz. Ömer de ashapla istişareden sonra şöyle
görüş bildirir: "Şüphesiz anber, Allah'ın nimetlerinden
biridir. Anberde ve onun gibi denizden çıkarılan
diğer kıymetlerde 1/5 (nisbetinde vergi
borcu) vardır" (Ebû Yûsuf, el-Harac, s. 76).
İslâm vergi hukukunun klasik dönemdeki
önemli müelliflerinden Ebû Ubeyd de Emevî Halifesi
Ömer b. Abdülazîz'in Umman âmiline, deniz
den çıkarılan balıkların değeri gümüş nisabına ulaşırsa,
onlardan zekât tahsil etmesini emrettiğini rivayet
eder (el-Emvâl, nr. 888) ve adı geçen
müctehid halifenin denizden çıkarılan her türlü kıymetli
eşyanın zekâta tâbi bulunması görüşünde olduğunu
bildirir.
Dönemlerinde denizden elde edilen ürünlerin
önemli bir yekün tutmadığı için olmalı, fakihler deniz
mahsullerinin zekâta tâbi mallardan olmadığı görüşündedirler.
Ebû Yûsuf ise denizden çıkarılan inci,
mercan gibi kıymetli süs eşyaları ile anber gibi kokuların
1/5 oranında vergiye tâbi tutulması gerektiğini
ileri sürer.
F) HAYVANLAR
Zekâta tâbi hayvanların;
1. Senenin çoğunu otlaklarda otlayarak geçiren
hayvanlar olmaları, besi hayvanı olmamaları.
2. Ziraat, nakliyat vb. işlerde kullanılan (âmile)
hayvanlardan olmamaları gerekmektedir. Fakihlerin
çoğunluğu, hayvanların zekâta tâbi olabilmeleri
için bu iki şartın aranmasında ittifak etmişlerdir.
a) Develerin Zekâtı
Develerde, 5?ten 9?a kadar 1 adet koyun,
10?dan 14?e " 2 " ", 15?ten 19?a " 3 " " verilir. Artışlar
olursa hesap edilir.
b) Koyunların Zekâtı
Hz. Peygamber'in hadislerinde koyun nisbetleri
ve bu nisbetlerde ödenecek zekât miktarı aşağıdaki
şekilde gösterilmiştir (Buhârî, Zekât, 38): 1
den 39’a kadar (zekâttan muaf), 40’tan 120’ye " 1
koyun, 121’den 200’e " 2 ", 200’den 399’a " 3 ",
400’den 500’e " 4 " koyun verilir.
c) Sığırların Zekâtı
Sâime olan sığırlarda zekât nisabı 30 sığır
olup, bundan azı için zekât gerekmez. 30 sığırdan
40 sığıra kadar, zekât olarak iki yaşına basmış
erkek veya dişi bir buzağı verilir. 40 sığırdan 60 sığıra
kadar, üç yaşına girmiş erkek veya dişi bir dana
verilir. Tam 60 sığır olunca, birer yaşını bitirmiş iki
buzağı verilir. Sonra her otuz sığırda bir buzağı ve
her 40 sığırda bir dana verilmek suretiyle hesap edilir.
Zekât verme bakımından sığır ile manda arasında
fark yoktur ve bunlar bir cins sayılır. Bir kimsenin
20 inek ve 10 mandası varsa, 30 sığırlık zekât
nisabına sahip olmuş kabul edilir.
d) Atların Zekâtı
Hz. Peygamber'den "Sizi at ve kölenin zekâtından
muaf tuttum" ve "Müslümana kölesi ve
atından dolayı zekât yoktur" (Buhârî, Zekât, 45-46) anlamlarında
iki hadis rivayet edilmesine rağmen, yine
Hz. Peygamber'in bu umumi hükümden "üreme
amacıyla bulundurulan sâime atları" istisna ettiğini
gösteren ve bu sonuncuların zekâta tâbi olacağına
işaret eden hadisler de nakledilir.
Fakihlerin çoğunluğu, Hz. Peygamber'in "atların
zekâttan istisna edildiğini" bildiren hadislerini
esas alıp, bütün atların zekât istisnası olduğu görüşünü
benimsemişlerdir. Ebû Hanîfe ve öğrencisi Züfer'e
göre ise, "nesli elde edilip ileride satılmak
maksadıyla, erkeği dişisi karışık bir halde yaşayan,
senenin çoğunu otlaklarda otlayarak geçiren
(sâime) atlar ya at başı 1 dinar veya paraya göre
kıymetlendirilerek, bu değeri üzerinden 1/40 (% 2.5)
nisbetinde zekâta tâbi tutulur."
Burada şunu belirtmeliyiz ki, İslâm fakihleri
binek hayvanı olan, nakliyatta kullanılan, savaş için
yetiştirilen ve senenin çoğunu besihanelerde bes-lenerek geçiren atların zekâttan istisna edileceğinde
görüş birliğine vardıkları gibi, ticarete konu
olan bütün atların zekâta da mevzu olacağında ittifak
etmişlerdir.
G) SINAÎ SERVET, YATIRIM ve ÜRETİM ve
ARAÇLARI
Hz. Peygamber tarafından üzerlerinden zekât
alınan mallar incelendiğinde, bu malların nâmî (artıcı,
gelir getirici) vasıfta oldukları görülür. Zekâta
tâbi mallarda aranan bir şart da o malın kişinin aslî
ve zarurî ihtiyaçlarının dışında olmasıdır. Buna havâic-
i asliyyeden fazla mal denmektedir. Hz. Peygamber
zekâtın varlıktan verileceğini buyurmuş
(Buhârî, Zekât, 18) ashabına, önce aile fertlerine, sonra
başkalarına infak etmelerini tenbihlemiştir (Buhârî, Zekât,
19).
Bu hadisler ışığında aşağıdaki hususlar ortaya
çıkmaktadır;
1. İnsanın temel ihtiyaçlarından sayılan
mesken, sanatkârların ev aletleri, zekâta tâbi değildir.
2. Artıcı (nâmî) özellikte olan, gelir elde
etmek için edinilen mallar, bunlar zekâta tâbidir.
3. Hem temel ihtiyaçlardan sayılan ve hem
de artıcı özelliğe sahip olan kadınların süs eşyası,
çalıştırılan hayvanlar gibi mallara gelince,
fakihler bu nevi malın zekâta tâbi olup olmayacağında
ihtilâf etmişlerdir. Onları artıcı vasıfta
görenler zekâta tâbi kılmışlar, tabii ihtiyaçtan
kabul edenler zekâttan muaf tutmuşlardır.
Çağımız İslâm hukukçularından bir gruba
göre, sanayi makineleri ve benzeri mallara yüklenecek
zekâtın nisbeti, bu mallar ziraî araziye, gelirleri
de arazi mahsullerine kıyasla belirlenir. Zekât
bu mallardan değil gelirlerinden alınır. Böyle olunca
da zekât nisbetinin, safî gelirden % 10 veya gayri
safî gelirden % 5 olması gerekir. Muasır müslüman
yazarlar nezdinde, üretim aracı makine ve fabrikaların
gelirlerinin % 10 veya % 5 nisbetlerinde zekâta
tâbi tutulması görüşü, uygulama kolaylığı yönü de
dikkate alınarak, bir hayli ağırlık kazanmıştır.
Asrımız İslâm âlimleri arasında bu konuda benimsenen
ikinci görüş, fabrika gelirlerinin, gelir sahibinin
elindeki para ve ticaret mallarına
kıyaslanarak % 2.5 oranında zekâta tâbi tutulması
şeklindedir. Ancak bu grupta yer alan görüşler arasında
da ayrıntıda bazı farklılıklar bulunmaktadır.
1965'te Kahire'de ve 1984'te Küveyt'te akdedilen
konferans kararlarında sınaî makinelerin safî
gelirlerinden % 2.5 oranında zekât alınması tavsiye
edilmiştir.
Çoğunluğunu çağdaş Mısırlı âlimlerin oluşturduğu
bir grup ise, sanayi sektöründe dönen sermaye
+ gelirin % 2.5 oranında zekâta tâbi olması
gerektiğini savunmuşlardır. Diğer bir ifadeyle, sanayi
sektöründeki üretim makinelerinin ve diğer
duran sermayenin dışında her türlü giderlerin maliyet
hesapları yapılarak dönen sermayenin ve kârın
% 2.5 oranında zekâtının verilmesidir.
Bu görüş sahipleri netice itibariyle, sanayi sektöründeki
faaliyetleri ticarî faaliyetlere kıyas ederler
ve klasik zekât uygulamasındaki yerleşik kurallar
dikkate alınarak borçlar, malzeme, işçilik, üretim,
pazarlama, yönetim, finansman vb. giderlerin maliyet
hesapları yapılıp çıkarıldıktan sonra duran varlıkların
zekâttan muaf olduğunu, dönen varlıkların
ise net kâr ile birlikte % 2.5 oranında zekâta tâbi
olacağını ifade ederler.H) BİNA ve NAKİL VASITALARI GİBİ GELİR
GETİREN MALLAR
Klasik dönem fıkıh kaynaklarında, oturulan
evlerin ve binek hayvanlarının insanın temel ihtiyaçlarından
sayıldığını ve bunların zekâttan muaf
tutulduğunu biliyoruz. Gerçekten insanın çoluk çocuğu
ile sığındığı ev veya apartman, şahsî işi için
kullandığı nakil aracı temel ihtiyaçlardandır ve bunlar
artıcılık özelliğine de sahip değildir. Oysa bugün
kiraya verilen büyük binalar, daireler, dükkânlar,
düğün salonları ile kara, hava, deniz taşımacılığında
kullanılan nakil araçlarından elde edilen gelirler,
dünden farklı olarak günümüzde yaygın ve
önemli gelir kaynakları haline gelmişlerdir. Bugün
artık, temel ihtiyacın dışında, gelir elde etmek için
edinilen büyük binalarla, kâr amacı ile işletilen nakil
vasıtalarında zekâtın vücûb sebebi olan artıcılık
vasfı tahakkuk ettiğinden konu muasır fıkıh yazarları
tarafından ele alınarak tartışılmıştır.
Bugün dünden farklı olarak yatırım amacı ile
büyük binalar yapılmakta ve nakliye vasıtaları kullanılmaktadır.
Bunlardan elde edilen gelirler arazi
ürünlerinden elde edilen gelirlerden çok fazladır.
Değişen şartlar muvacehesinde bu yeni gelir
kaynaklarına zekât konması gerekir. Toprağını işletmek
üzere kiraya verenle, bina veya nakil vasıtalarından
gelir elde eden arasında esasta bir fark
yoktur. Ziraî araziye zekât yükleyip gelir getiren bina
ve vasıtaları bu yükümlülük dışında tutmak zekât
mantığı açısından âdil bir davranış olmaz; ziraî
arazi sahiplerine haksızlık edilmiş olur. Ayrıca bu
durumun insanları ziraî arazi sahibi olma yerine
bina ve nakil vasıtası edinmeye teşvik edeceği ve
bunun sağlıksız bir gelişme olacağı da ortadadır.
Muasır müelliflerin çoğu bu çeşit yeni gelir
kaynaklarının zekâta tâbi olacağında ittifak etmekle
birlikte bu mallardan hangi statüye göre ve ne nisbette
zekât alınacağı hususunda farklı görüş ileri
sürerler.
Müelliflerin konu ile ilgili görüşlerini iki grupta
özetlemek mümkündür:
1. Akarların yanlızca gelirleri zekâta tâbidir. Bu
zekât da elde edilen gelir nisaba ulaşır ve üzerinden
bir kamerî yıl geçince % 2.5 nisbetinde tahsil
edilir. Bu görüşün gerekçeleri şunlardır:
a) İmam Mâlik'ten ev kiralarının alındıktan
sonra üzerinden bir kamerî yıl geçmedikçe zekâta
tâbi olmayacağı husususunda bir rivayet vardır.
Ahmed b. Hanbel'den de bu konuda iki farklı görüş
nakledilmiştir. Bunlardan biri, kira gelirinin üzerinden
bir yıl geçince zekât tahakkuk edeceği yönünde,
diğeri ise, ziraî ürünlerde olduğu gibi, kiranın
tahsil edildiği anda zekâtın tahakkuk edeceği şeklindedir.
Ömer Nasuhi Bilmen de, yanlız kira bedellerini
almak üzere elde bulunan evlerden,
dükkânlardan vesair akarlardan, nakil vasıtalarından
zekât lâzım gelmediği, bunların kiralarından,
nisab miktarı olup üzerlerinden tam bir sene geçtiği
takdirde zekât verileceği görüşündedir.
Çağdaş âlimlerden, gelir getiren bina ve benzerlerinin
bu gelirlerinin, "el-mâlü'l-müstefâd"a benzetilerek
üzerlerinden yıl geçmeden zekâtlarının
ödenmesi gerektiğini savunanların bulunduğunu da
belirtmek gerekir.
İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı İslâm Fıkıh
Akademisi'nin 1985 tarihli ikinci dönem toplantısında
alınan karar ise şöyledir: Kiraya verilmiş arazi
ve taşınmazların mülk değeri üzerinden zekât vermek
gerekmez. Bunların yıllık gelirinden nisab miktarını
bulması ve diğer şartların da gerçekleşmesi
halinde, yıl sonunda % 2.5 oranında zekât verilir.
2. Gelir getiren bina, vasıta ve benzerini ziraî
araziye kıyas edip bunların safî gelirlerinden % 10
veya gayri sâfiden % 5 nisbetinde zekât alınır.
Hz. Peygamber ve sahâbe dönemindeki zekât
uygulaması içerik ve amaç yönüyle incelendiğinde,ev, dükkân gibi taşınmazların ve nakil araçlarının
kira gelirinin, arazi ürünlerine kıyas edilmesi tutarlı
görünmektedir. Bu durumda mal sahibinin yıllık kira
geliri, kiralanan için yapmakta olduğu mûtat harcamalar
ve yıllık temel ihtiyaçları karşılığı çıktıktan
sonra nisab miktarını bulmakta ise, bu miktarın %
10'u zekât olarak aydan aya ödenir. Yılın dolması
veya üzerinden bir yılın geçmesi beklenmez. Ancak
Din İşleri Yüksek Kurulu, kira gelirlerinden %10
değil de %2,5 oranında zekat verilmesi yönünde
görüş belirtmektedir.
I) MAAŞ, ÜCRET ve SERBEST MESLEK KAZANÇLARI
Dar anlamda maaş bir hizmet mukabilinde çalışan
kimseye verilen aylık ücrettir. Ücret de emeğin
ve hizmetin fiyatına, satış bedeline denir.
Serbest meslek kazançları da geçici veya devamlı
olarak her türlü serbest meslek faaliyetlerinden
doğan kazançlardır.
Memur maaşları, işçi ücretleri, doktor, mühendis,
avukat, terzi, berber gibi serbest meslek sahiplerinin
kazançlarının zekâtı konusunda iki görüş
vardır.
Klasik kaynaklardaki bilgileri değerlendiren ve
onlardan hareketle bazı sonuçlara ulaşan çağımızdaki
bilginlerin bir kısmına göre, ücretlilerin ve serbest
meslek sahiplerinin gelirlerinin toplamı nisaba
ulaşır ve üzerinden bir yıl geçerse, ihtiyaçlar giderilip
borçlar düşüldükten sonra % 2.5'u zekât olarak
verilir.
Din İşleri Yüksek Kurulu da, maaş ve benzeri
standart gelirlerin, diğer gelirlere katılarak nisap
miktarının üzerinden bir yıl geçtikten sonra zekat
verilmesi gerektiği görüşündedir.
J) HİSSE SENEDİ
Hisse senedi bir anonim şirketin sermayesinin
birbirine eşit paylarından bir parçasını temsil
eden ve kanunî şekil şartlarına uygun olarak düzenlenen
hukuken kıymetli evrak hükmünde bir belgedir.
Tahvil gibi bir borç senedi değil, bir ortaklık ve
mülkiyet senedidir. Şirket yaşadığı ve kâr ettiği
müddetçe sahibine gelir getirir. Hisse senedinin sahibine
sağladığı bu gelire temettu (kâr payı) denir.
Hisse senetleri tedavül kabiliyetlerine, şirket
kârına, iştiraklerine ve sermayeyi temsil edip etmediklerine
göre muhtelif nevilere ayrılır.
Hisse senetlerinin üç türlü değeri vardır:
1. Nominal değer: Hisse senedinin üzerinde
yazılı değerdir. Bazı ülkelerde hisse senetleri nominal
değer taşımaz. İlk defa piyasaya çıkarılırken
ihraç eden kuruluşun, arz ve talebi göz önünde bulundurularak
kararlaştırdığı bir ihraç fiyatı ile satışa
sunulurlar.
2. İhraç değeri: Hisse senetlerinin nominal değerin
altında veya üstünde bir değerle ihraç edilmesidir.
İhraç edilen bir hisse senedinin bu değerde
kalıp kalmayacağını zamanla piyasa şartları tayin
edecektir.
3. Piyasa değeri: Piyasada arz ve talebin oluşturduğu
değerdir.
Hisse senedi bir ticarî işletmenin tümünün (arsası,
binaları, fabrikası, makineleri, demirbaşı, parası,
borç ve alacakları, diğer işletmelerdeki iştirak
payları, ihtirâ ve patentleri dahil olmak üzere) bütün
maddî ve mânevî varlığının belli bir parçasını temsil
eden bir mülkiyet senedidir. Bir şirketin hisse senedini
alan kimse, o işletmenin aktif ve pasifindeki
her şeye ortak olur.
Bu konuda şöyle bir öneri getirilebilir:
1. Hisse senetleri, türleri ne olursa olsun, sermaye
piyasalarında alınıp satılmak ve bu surette ticareti
yapılmak amacıyla alınmış ise, vücûb
tarihinde sermaye piyasasındaki değeri üzerinden% 2.5 oranında zekâta tâbi olmalıdır. Çünkü hangi
tür mal ticareti yapılmak için elde bulunduruluyorsa,
o mal ticaret malları zekâtı hükümlerine tâbidir. Bu
hususta -zekât kapsamını daraltanların dışındafarklı
görüş ileri süren olmamıştır. Buna göre spekülatör
sıfatıyla sermaye piyasalarında hisse senedi
alıp satanlar -ticaret sektöründe çalışan her mükellef
gibi- hisse senetlerinin piyasadaki değerleri üzerinden,
nisab ve yıl geçme (havl) şartları
gerçekleşince % 2.5 oranında zekâtlarını ödemeleri
gerekir. Çünkü portföy sahibi devamlı bir yatırım
için değil, zaman içindeki değer artışlarından
yararlanmak, yani hisse senetlerinin ticaretini yapmak
için onları almıştır. Artık bu hisse senetleri tam
bir ticaret metaı haline gelmiştir. Onların neyi ve
hangi hakları temsil ettiği düşünülmez.
2. Eğer hisse senetlerini yatırımcı sıfatıyla
elinde bulunduruyorsa, hisse senedinin satın aldığı
değeri + gelirinden, o hisse senedini ihraç eden şirketin
zekâta tâbi olmayan mal varlığını -yıllık bilançodan
öğrenerek- çıkarıp, geriye kalan meblağın %
2.5 oranında zekâtını vermelidir. Çünkü hisse senedi,
yukarıda da açıklandığı gibi, bir ticarî işletmenin
tümünün (arsası, binaları, makineleri,
demirbaşı, parası, borç ve alacakları vb.) bütün
maddî ve mânevî varlığının belli bir parçasını temsil
eden bir mülkiyet senedidir. Bir şirketin hisse senedini
alan kimse, o işletmenin aktif ve pasifindeki
her şeye ortak olur. Gerçi hisse senedi hamilleri onları
uzun vadeli yatırım yapmak için almış olsalar
da, artık hisse senetleri onlar için bir işletmenin aktif
ve pasifindeki tüm varlıkları ve hakları tam temsil
eden bir belge olmaktan çıkmıştır. Fakat yatırım niyetiyle
elde bulundurulduğundan dolayı hâlâ mülkiyet
senedi özelliğini korumaya devam ederler. Bu
itibarla mülkiyetin satın alınan değeri + gelirinden,
zekâta tâbi olmayan mal varlıkları çıkarılarak kalan
% 2.5 oranında zekâta tâbi olmalıdır.
Hisse senetlerinin zekâtını, onları ihraç eden
şirketler de verebilir, hisse sahipleri de verebilir. Şirketler
hisse senetlerinin zekâtını verirse -yukarıda
işaret ettiğimiz- İmam Şâfiî'nin ortak malın zekâtı ile
ilgili ictihadına, hisse senetlerinin zekâtını fertler verirse
bu konuda Hanefîler'in ortaya koymuş olduğu
prensibe uyulmuş olur. Ancak hisse senetlerinin zekâtını
şirketler verirse, şirketin tüzüğünde bu durumun
açıkça belirtilmiş, genel kurulda bu yönde bir
karar alınmış, hisse sahibi hisselerinin zekâtını hesaplayıp
çıkarma yetkisini şirket yönetimine bırakmış
olmalıdır.
K) ZEKATIN SARF YERLERİ
Zekatın sarf (nerelere ve kimlere verilmesi)
yerlerini Yüce Rabbimiz Kur’an’da sekiz grup olarak
zikretmiştir. Bu sınıflar içerisinde zekata muhatap
insandır. Zira zekatta asıl olan insanın ihtiyacını
gidermektir. Konuyla ilgili ayette:
“Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak
ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan)
memurlara, gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak
olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere,
borçlulara, Allah yolunda olana, yolda kalana
mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet
sahibidir.”
Zekât, ona ehil olanlara, yani hak sahiplerine
verilir. Zekât yerine sarfedilmez de onu hak etmeyenlere
verilirse hem bu dinî mükellefiyet ifa edilmemiş,
hem de zekâttan beklenen ferdî, sosyal ve
ekonomik amaçlar gerçekleşmemiş olur. Bu itibarla
fıkıh ilminde, zekâtın verileceği yerlerin yanı sıra verilmeyeceği
yerler üzerinde de durulduğu, böylece
zikredilen olumsuz sonuçların önlenmek istendiği
görülür.
Zekâtın verilmesinin câiz görülmediği kişi
ve gruplar şunlardır:
a) Ana, Baba, Eş ve Çocuklar. Bir kimse zekâtını
kendi usul ve fürûuna veremez. Usul bir kimsenin
anası, babası, dedeleri; fürû ise çocukları ve
torunları anlamındadır. Aynı şekilde bir kimse hanımına
da zekât veremez. Çünkü aralarında bakma
yükümlülüğü ilişkisi vardır. Zekât veren verdiği ze-kâttan hiçbir maddî menfaat beklememeli ve ondan
yararlanmamalıdır. Bir kimse fakir olan usul ve fürûuna
zekât verirse, nafaka borcundan kurtulma,
miras gibi şu veya bu şekilde ondan yararlanabilir.
Bu sebeple de zekât verilen mal fakire tam mânasıyla
temlik edilmiş, onun mülkiyetine geçirilmiş
olmaz. Bir bakıma kendi kendine zekât vermiş gibi
olur.
Ebû Hanîfe'ye göre kadın da zekâtını fakir kocasına
veremez. Hanefîler'e göre bunların dışındaki
kardeş, amca, teyze, dayı, hala ve onların çocukları
gibi akrabaya zekât verilebilir.
Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel akrabaya zekâtın
verilip verilemeyeceği konusunda "nafaka"yı
ölçü alırlar ve zekât mükellefinin, hukuken nafakasını
teminle yükümlü olduğu akrabalarına zekât veremeyeceğini
söylerler.
b) Müslüman Olmayanlar. Fakihlerin ittifakı ile
zekât, esasen ibadet içerikli bir mükellefiyet olması
sebebiyle, gayri müslimlere, Allah'a, peygamberlerine,
âhiret gününe inanmayan kişilere ve dinden
dönenlere, yani mürtedlere verilmez.
Aralarında dört mezhep imamının da bulunduğu
fakihlerin çoğunluğu zekâtın, İslâm toplumundaki
gayri müslim tebaaya da (zimmîlere)
verilemeyeceğinde görüş birliğine varmışlardır.
Çünkü zekât müslüman fakirlerin hakkıdır. Onların
zenginlerinden alınıp fakirlerine verilir. Gayri müslimler
zekâtla mükellef değildir. Zekât yükümlülüğüne
iştirak etmeyenlerin, bundan yararlanmaya da
hakları olmamalıdır.
Hz. Ömer'in zekâtın verileceği yerleri belirleyen
âyetteki "miskinler" tabirini, "Bunlar Ehl-i kitabın
fakirleridir" şeklinde yorumlamasına dayanarak
bazı fakihler zekâtın zimmîlere de verilebileceğini
ileri sürmüşlerdir. Hanefî fakihlerinden Züfer de bu
görüştedir. Bu fakihlere göre zekât ibadet kastı ile
fakirin ihtiyacını karşılamaktır. Bu amaç fakir zimmîlere
zekât vermekle de gerçekleşir.
Şâfiîler dışındaki fakihler farz olmayan (nâfile)
sadakaların fakir zimmîlere verilebileceğinde görüş
birliğine varmışlardır.
c) Zenginler. Hanefîler'e göre tabii ihtiyaçlarından
fazla "artıcı" özellikte olsun olmasın nisab
miktarı mala sahip olan kimselere, onların küçük
çocuklarına zekât verilemez.
d) Hz. Peygamber'in Yakınları. Buhârî'de rivayet
edilen bir hadiste Hz. Peygamber, torunu
Hasan zekât hurmalarından birini alıp yemek istediği
zaman ona "Bırak, bırak! Zekât malını bizim
yiyemeyeceğimizi bilmiyor musun?" (Buhârî, Zekât, 57;
Müslim, Zekât, 161) buyurmuştur. Zekâtın Hz. Peygamber'e
ve onun yakınlarına verilmeyeceğini bildiren başka
hadisler de vardır (bk. Müslim, Zekât, 167; Ebû Dâvûd, Zekât, 29).
Ancak fakihler, Hz. Peygamber'in yakınlarının kimler
olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Hz. Peygamber'in, zekât almayı bizzat kendisine
ve yakınlarına yasaklamış olmasında şüphesiz
birçok sebep ve hikmetler vardır. Görülen odur
ki en üstün ahlâk üzerine yaratılan örnek insan ve
son peygamber Hz. Muhammed, bu emriyle kendisini
ve yakınlarını her türlü töhmet ve şâibeden
uzak tutmak istemiştir.
Bu yazı Türkiye diyanet Vakfı İslami Araştırmalar
tarafından hazırlanan “İLMİHAL”ı ile, Dr. Ali
ÖZEK, Dr. Hayrettin KARAMAN, Dr. M. Akif AYDIN
ve Dr. Mehmet ERKAL tarafından hazırlanan “İbadet
ve Müessese Olarak zekat” esas alınarak hazırlanmıştır.
















