İnsan sürekli sınırları zorlamaya kalkışan cahil cesur bir yapıya sahiptir. Cesareti cehaletinden kaynaklandığını düşünmek yanlış olmasa gerek. Okadar cesaretli ki, kendi cirminin farkında olmadan yaratanına karşı kafa tutabilecek cesareti kendisinde bulabilecek kadar cahilleşebiliyor. İnsanın cehaleti hiç bitmez. Okudukça da cehaletinin ne kadar derin olduğunun farkına varır. Anacak her okuyan değil. Zira vahiden nasıpsız okuyanların, mükemmel olarak dizayn edilmiş evrenin ve o evren içerisinde küçültülmüş bir kâinat olan insanın kendiliğinden oluşabileceğine inandıklarını ve bunu gerçekmiş gibi savunduklarını görebilmekteyiz. Gözü kapalı okumak insana herhangi bir yarar sağlamamaktadır.
Vahyi okuyan herkeste hakikatleri anlayabilir iddiasında bulunmakta yanlıştır. Allah azze ve Celle: “ Allah da onu bir ilm üzerine şaşırtmış…”1 ayetiyle, “Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir.”2 Ayeti vahyi okuyan herkesin hidayet üzerinde olmadığını ortaya koymaktadır. “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun.”3 Ayetinde Rabbimiz sadıklarla beraber olmamızı emrediyor. Bu sadıklar kimler! Bunlar Allah Resulü, onun arkadaşları.4) Ve onların yolunda yürüyenlerdir.
Allah ve Resulü yolunda can ve mallarını feda eden o kutlu insanlara dil uzatan bedbahtların tarihten günümüze uzanan kirli dilleri maalesef halen birileri tarafından sürdürülmektedir. Kuran, müslümanım diyen herkese şu şekilde Rabbisine yakarmasını öğütlüyor: Bunların arkasından gelenler şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”5) Bırakın sahabeye düşmanlığı, herhangi bir mümine bile böyle tavır dinen caiz değildir.
Sahabenin üstünlüğü Kur’an ve sünnetle tescillenmiştir. Allah Azze ve Celle Hz. Musa ve Hz. İsa’ya indirdiği kitaplarında son Peygamber (s.a.v.) ve O’nun ashabının bir kısım özelliklerinden bahsederek gelmeden asırlar önce onları tanıtmıştır. O özellikler Kur’an da şöyle yerini bulmuştur: “Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vâdetmiştir.”6
Kur’an bizlere sahabenin yolunda yürümemizi emreder. Zira sahabe Allah Resulü (s.a.v.)in yolunu adım adım takip eden, O’nu örnek alan ve kendileri de örnek alınmayı hak eden bir topluluk olmuştur. Bir ayet bunu şöyle dile getirir: “(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.”7 Hz. Ebu Bekir ilk Müslüman ve ilk muhacirlerden değilmi? Sahabeyi kategorize edenlerin Hz. Ebu Bekir hakkında ki hasta bakış açısını burada nakledelim “Peygamber (s.a.v.) hicretin ilk gecesini Ebu Bekir ile Mekke’nin güneyine düşen sevr mağarasında geçirdi. Burası kesindir. Fakat nasıl oldu da Peygamber, Ebu Bekir ile o mağaraya gitti. Bu husus tarihte tamamen gizli kalmıştır. Kimilerine göre bu birliktelik tesadüfen olmuştur; Peygamber onu yolda görmüş ve kendisiyle beraber götürmüştür…
Kimileri de: Ebu Bekir Peygamberi arıyordu, Ali (a.s.) ona Peygamberin saklandığı yeri bildirdi. Nasıl olursa olsun, siyer yazarlarının birçoğu, bu birlikteliği halifenin iftiharlarından bilmiş, onu halifenin faziletlerinden biri olarak ballandıra ballandıra anlatmışlardır.”8 Şimdi bu zata ne demeli! Hangi siyer kitabı ya da hadis kaynağı bu olayın belirsiz olduğunu yazmış. Böyle bir olay olsa olsa sahabe düşmanlığı yapan bu yazar ve aynı zihniyetin peşinde koşanların uydurdukları düzmecelerin toplandığı müsveddelerdedir. Bu zavallılar hicretten bahseden: “Eğer siz ona (Resûlullah'a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke'den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah'ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.”9 Bu ayeti görmezlermi? Bu cümlelerin yazarı nasıl olursa olsun Hz. Ebu Bekir (r.a)ın hicret esnasında Hz. Peygamber (s.a.v.)le birlikte olduğunu istemese de kabul ediyor. Peki, ayette bahsedilen ikinci şahıs kim? Bu Ebu Bekir ise, ona şeref olarak bu yetmez mi?
Hz. Osman Habeşistana, oradan da Medine’ye hicret eden ve ayrıca Efendimiz (s.a.v.)in iki kızıyla evlenerek “zinnureyn” (iki nur sahibi) unvanını Efendimiz tarafından alan bir yüce sahabe değilmiydi? Peki, bu yüce sahabelere ve daha nicelerine fütursuzca laf sokuşturanlara ne demeli? Bunlara en güzel cevabı Allah Resulü (s.a.v.)den dinleyelim: “Ashabımdan hiç birine sövmeyin. Çünkü sizden biriniz uhud dağı ağırlığında altın Allah yolunda infak etse onlardan birinin hatta yarısının derecesine ulaşamaz.”10 Bir başka hadiste de: “Allah (cc) beni kendine, Ashabımı da benim için seçerek yakınlarım ve yardımcılarım kıldı. Onlara söven ve onları basite alan bir topluluk gelecektir. Onlarla oturmayın, yiyip-içmeyin ve onların kadınları ile evlenmeyin.”11 Buyurarak sahabenin kıymetini ve onlara karşı ne kadar saygılı olmamız gerektiğini vurgulamaktadır. Hatta sahabeye hakaret edenler birçok hadiste lanetlenmiştir.
Müslümanlar siyasi alanda ayrılığa düştükleri gibi dini anlama ve yorumlama hususunda da ayrılığa düşmüşlerdir. Dini yorumlamadaki farklılıklara mezhep denmektedir. Bu mezhepler içerisinde sayısı onlarla ifade edilen ve adını “Ehlisünnet” alanlar bulunmaktadır. Bu mezheplerin tamamı “sahabenin hepsi adildir” görüşünde birleşmişler ve bunu akaid kaynaklarına da işleyerek ehlisünnet olmayanlardan farklı olarak ortaya koymuşlardır.
İşin garip yönü, bugün ehlisünnet camiası içerisinde bulunup ta, sahabeden bir kısmına hakareti kendine meziyet olarak gören şia ve benzerlerinin borazanlığını yapanların durumu oluşturmaktadır. Hz. Hüseyin efendimiz (r.a)in şehadetini basite alacak ve katillerini temize çıkaracak halimiz yoktur. Ancak bununla uzaktan ve yakından alakası olmayan sahabileri dile dolamanın anlamı da yoktur. Mesela Hz. Muaviye, sanki Hz. Hüseyin efendimizi o şehit ettirmiş gibi saldırmak ve hatta din dışı durumla itham etmek ne büyük hezeyandır. Şayet onun imanı makbul olmasaydı, Efendimiz (s.a.v.) onu vahiy kâtibi olarak istihdam edermiydi? Ona bu ithamı reva görenlerin, Resulüllah (s.a.v.)i hâşâ gafletle itham ettiklerinin farkında değiller mi? Onun hakkında Resulüllah (s.a.v.): “Ya Rabbi onu doğru yolda kıl ve onunla başkalarını da hidayete erdir!”12 Sözü her halükarda hidayet üzere olduğunun kanıtı değilmidir?
Hatıb bin Ebi Baltaa’nın durumunu bilenlerimiz vardır. Bu sahabi Bedir’e katılmış bir zattır. Mekke’nin fethini efendimiz (s.a.v.) çok gizli tutuyordu. Hatib (r.a.)ın ailesi mekke’den hicret etmemiş ve orada bulunuyorlardı. Hatıb, ailesine müşriklerin zarar vermemeleri için Mekke’ye giden bir kadına Mekke’nin fethine gidileceğini haber veren bir mektup verdi. Olay vahiyle Efendimiz (s.a.v.)e haber verildi ve kadın yolda yakalanarak mektup elinden alındı. Efendimiz (s.a.v.) Hatıb’ı çağırarak olayın esasını sordu. Hatıb da, dinden dönmediğini sadece ailesini koruma saikıyla böyle bir olaya giriştiğini söyledi. Bazı sahabiler, Ya Resulallah (s.a.v.) onun boynunu vuralım sözüne karşılık “Nerden bilirsiniz belki de Allah bedir ashabını bağışlamıştır.” Karşılığını verdi. Bir başka zamanda Hatıbın kölesi Resulullah (s.a.v.)e gelerek Hatıbı şikayet etti ve; “Ya Resulallah (s.a.v.) Hatıb kesinlikle cehenneme girer” dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.): “Yalan söyledin. O cehenneme girmeyecek. Çünkü o Bedir ve Hudeybiye’de bulundu”13 dedi.
Resululllah (s.a.v.)e iman ederek Onun sohbetinde bulunmak ayrı bir değer arzetmektedir. Sonra gelenler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar bu değere ulaşmaları mümkün değildir. İslam aleminde yakılmış olan fitne ateşine bir körükle de biz gitmeyelim. Müslüman olarak birbirimizi sevmek zorundayız. Mezhep ve meşrep farklılıklarımız bu sevgiye asla gölge düşürmemelidir. Müslümanları sevmek ve onların yanında yer almak imanı bir meseledir. Bizler birbirimizi severek destek vermedikçe yaşanan zilletten kurtulamayacağız. Param parça haline gelmiş İslam aleminin bu halini iyi anlamak ve o yolda kafa yormak gerekir. Bir kısım hasta ruhlu insanların gazına gelerek dillerimizi kirletmeyelim. Basiretli olmak müminin en önemli vasfı olmalıdır. Şehid Hasan el-Benna yaşadığı coğrafyadaki insanlara söylediği şu söz kulağımıza küpe olmalıdır: “İhtilaf ettiğimiz hususları bir kenara bırakalım. İttifak ettiğimiz hususlarda birlik yaparak beraberce çalışalım.” Bizlere yaraşan budur. Allah’a emanet olun.
........................................................
1)- Casiye, 45/23
2)- Cuma, 62/5
3)- Tevbe, 9/119
4)- Razi, et-Tefsiru’l-Kebir, 16/220
5)- Haşr, 59/10
6)- Fetih, 48/29
7)- Tevbe, 9/100
8)- Ayetullah Cafer Subhani, Ebediyet Nuru, 1/316
9)- Tevbe, 9/40
10)- Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi,Tactan naklen, 3/306
11)- İbn Hacer Heytemi el-Mekki, es-Sevaik el-Muhrika, 4
12)- Tirmizi, Taç, Hads. No:1124
13)- Müslim, Tirmizi, Taç, 3/305
















