Seyyid Ahmed er Rufai Hazretleri'nden

e-Posta Yazdır PDF
            Ümmü Habibe (r.a)’ın rivayet ettiğine göre, Allah Rasulü (s.a.v) şöyle buyurdular:
            “Kim ki, farzların haricinde, nafile olarak her gün on iki rekât namaz kılarsa, Allah onun için cennette bir ev yapar.”

            Bu hadis-i şerif, nâfile ibatelere sarılmaya teşvik ediyor. Çünkü nâfile ibadetler, kulu hakk’a giden yolda âriflerin azığı ve kudreti yüce olan hakk’ın hürmetine yalnızlığı seçenlerin hâlidir.

            Ey Oğul!

            Özünü her şeyden soyutlayan ve ‘ferd’ olan Allah’ın sırrının sırrıyla baş başa kalan kimseye hak Teâlâ’nın nurunu müşahedesi esnasında, perdeler kalkar ve deliller ortaya çıkar. İşte o vakit Allah, kuluna muhabbet şarabından içirir. Öyle sarhoş olur ki, artık O’ndan gayrisini göremez. Üzerinde bitkinlik ve yorgunluktan eser kalmaz. Sükûtu zikir, nefes alıp vermesi tesbih, sözü mukaddes ve uykusu niyaz olur.

            Kul, özüyle marifet bineğinde olduğu müddetçe Maruf olan Allah’a kavuşur. Maruf ‘a vasıl olduğunda, sonsuza kadar O’nunla birlikte bâkî olur. Artık, O’ndan gayriye bakıp iltifat etmez.

            Kalbin, bir saraya benzediğini bil!

            Marifet, o sarayın sultan’ıdır. Akıl, tebaa ve yardımcılara sahip olan bir reistir. Dil ise, Rahman’ın hazinelerinden biri olan iç âlemin tercümanı gibidir.

            Herkesin iç âlemini doğrultması gerekir. Tüm bu unsurların (kalp-akıl-dil) işleyişi iç âlemin Hak’la beraber doğru olmasına bağlıdır.

            İç âlem düzeldiğinde, marifet üzere olur. Böylece akılda doğru olur. Akıl doğru olduğunda kalpte doğru olur. Kalp doğru olduğunda, nefis doğru olur. Nefis doğru olduğunda ise, hâller doğru olur.

            İç âlem, celâl ve cemâlin nuruyla aydınlanır. Akıl, uyanıklık ve itibar nuruyla aydınlanır. Kalp, haşyet ve tefekkür nuruyla aydınlanır. Nefs ise ziyaret ve uzlet nuruyla aydınlanır. Öz, Allah’ın lütuf denizlerinden biridir. Bu denizin, sayılamayacak kadar çok ve ardı arkası kesilmeyen himmet dalgaları vardır. Hak la beraber özün istikameti, istikametin suretinin kaybolmasıyla Allah’ın cemal’ini ve zatını müşahede meydanında daim olmaktır.

            İstikamet yolunun, ahiret yolu üzerine kurulmuş bir otağ olduğunu bil. İstikamet köprüsünden geçmek, ahiret köprüsünden geçmekten daha zordur. Bütün sırları bilen Allah gayur yani bir anlamda kıskançtır. Kulun kalbinde kendisinden başka birine ait bir sevginin ve hatıranın bulunmasını hiç sevmez.

            Allah-u Teâlâ indirdiği kutsal kitaplardan birinde şöyle buyurmuştur:
            “Kulumda benimle meşgul olma hâli ağır basınca kulumun bundan aldığı tadı ve gösterdiği gayretin kaynağı muhabbetim olur. Onunla benim aramdaki perdeleri kaldırırım.”

            Seriyyu’s sakatî (r.a) nın huzuruna, bir adam gelerek “Kulu Allah’a yaklaştıran ve Hakka en yakın olan şey nedir?” diye sordu. Bunun üzerine Serî (r.a) ağlamaya başladı ve şöyle dedi: “Bunu senin gibi biri mi soruyor? Kulu Allah’a yaklaştıran en faziletli şey, Allah senin kalbine nazar ettiğinde iki cihanda O’ndan gayriyi istemediğini bilmesidir.”

            İbrahim bin Ethem (r.a) der ki:    
            “Allah’tan en son arzum ve dileğim O’ndan gayrı bir şeyi görmeden sadece ve sadece bütün meylimi kendisine yöneltmesidir. Bundan sonra beni isterse toprak etsin iterse yokluğa gömsün far etmez”

            İbrahim (a.s)’a Allah’ın dostluğunu ne ile kazandığı soruldu. Şöyle cevap verdi: “Varlığımı Rabbime verip ihtiyarımı yalnız o’na yöneltmek ve hiçbir zaman misafirsiz yemek yememek suretiyle O’nun dostluğunu kazandım.”

            Rabia Hatun (r.a) şöyle dua ederdi:
            “İlahî! Tek arzum ve dileğim dünyada iken seni zikretmek ahirette ise seni görmektir. İstediğim bu iki şeyi verdikten sonra bana istediğini yap.”

            Bâyezîd-i bistâmi (r.a) buyurdu ki:
            İç âlemim, hakk’a ulaşmak için marifet kanadı ve akıl nuruyla vahdaniyet semasına uçarak yükseldi. Bu esnada nefisle karşılaştı. Nefis bana: ‘Nereye gidiyorsun? Ben senin nefsinim beni nasıl bırakıyorsun?’ dedi. Ama iç âlemim nefsime dönüp bakmadı, yoluna devam etti. Sonra halkla karşılaştı; Onlar: ‘Nereye gidiyorsun? Biz senin arkadaşların ve yarenleriniz. Senin bize ve bizim yardımımıza ihtiyacın var!’ dediler. Bu sefer de iç âlemim onlara aldırış etmedi ve yoluna devam etti sonra bütün güzelliği ile cennet, yolunu kesti. Ona ‘Nereye gidiyorsun? Ben seninim ve seninde bana ihtiyacın var!’ dedi. İç âlemim ona da yüz vermeyerek yola revan oldu. Ardından iyilikler, ihsanlar ve lütuflar karşısına çıktı. Diğerlerinde olduğu gibi bunlara da bakmadı. Her bir vadiyi geçip ferdaniyet otağına ulaştı. Sonra benlikten geçip asıl matlup olan hakk’a ulaştı.
    
            Musa (a.s) bir münacatında:
            “Ya Rabbi! Seni bulduktan sonra senden vazgeçene şaşarım!” diye niyaz eder. Sonra Allah-u Teâlâ şöyle karşılık verir: “Ey Musa! Beni bulan hiç benden vazgeçer mi? Benden ancak yoldan dönenler vazgeçer!”

            Ebu Abbas bin Ata’(r a)şöyle der:
            “Kulun kalbinde ahiret derdi ağır basınca, ahretin yanında dünya diye bir şey kalmaz. Kul edebiyat yurduyla baş başa kalır. Kulun kalbinde hakk’ı müşahede hali ağır basınca da kulun nazarından haktan gayrı her şey yok olur. Böylece kul hakk’la baş başa kalır.”

            Bir gün, adamın biri Bâyezîd-i Bistami (r.a)’a gelerek; “Senin İsmi Azamı (Allah’ın en yüce ismi) bildiğini duydum, onu bana öğretmeni istiyorum” diye ricada bulunur Bâyezîd-i Bistâmi onu hoşça karşılar ve şöyle der: “Allah’ın isimlerinin haddi hesabı yoktur. Ancak kalbini O’nun vahdaniyetiyle boşaltıp O’ndan gayriye iltifatı bırakırsan, hangi ismi istersen al (artık hepsi ismi azamdır).Bu isimle, mağripten maşrığa bir anda gider gelirsin”.

            Zünnûn (r.a) hacdayken, Allah’a şöyle hitap eden bir gence rastlar: “ Ya Rabbi! Bütün cemaatini buraya toplamışsın. Sen bilirsin ama bunlara ne yapacaksın?” O’nun bu sözünden sonra kulağıma şu sesler geldi: “Cemaatin çok, beni arayan az”

            Büyüklere, Hakk ile kul arasındaki mesafenin ne kadar olduğu soruldu, şöyle cevap verdiler:
            “Kul ile Hakk arasında dört adım vardır. Kul ilk adımında dünyadan, ikinci adımında halktan, üçüncüsünde nefisten dördüncüsünde ise ahiretten geçer. Bu adımları attıktan sonra Allah ile her dem beraber olur.”

            Serî (r.a) der ki:
            “Her şeyden kalbi ilgisini keserek Allah’a boyun eğen kimseyi Allah, muhabbet pınarından içirir, onu sıdk makamına ulaştırır.”

Sıdk Makamı

            Hz. Ali (r.a) irfan sahibi hakkında şunları buyurmuştur:
            “Arif dünyadan göçünce, kıyamet gününde onu gören olmaz. Ne Rıdvan meleği onu cennette, nede cehennem meleği cehennemde bulabilir.” Etrafındakiler Hz. Ali efendimize Arifin nerde bulunacağını sordular, oda şöyle anlattı: Arif her şeye gücü yeten Sultanın indindeki sıdk makamındadır. Çünkü o mezardan kalkarken ‘Ailem çoluk çocuğum nerede? Cebrail, Mikail, cennet, sevap nerede?’ demez. Aksine, “ Sevgilim, cananım nerede? der.”

            Arifler bu makamda şöyle bir şiir söylemişlerdir.
            “Ariflerin kalplerinin, başkalarının göremediklerini gören gözleri vardır.
            Kirâmen kâtibinin kalemine gelmeyen iç yakıcı yalvarışlar yapan dilleri vardır.
            Tüyleri olmaksızın uçan kanatları vardır, bu kanatlarla âlemlerin Rabbinin katına konarlar”
    
            Sonra mukaddes bahçelerde gezinir, peygamberler deryasından kana kana içerler.

            Maksudu o olan kullar, O’na yaklaşırlar ve O’na vasıl olurlar.