Ahmed Er-Rufaî Hazretleri'nden

e-Posta Yazdır PDF

Nimet ve İkbâl

Allah’a muhtaç olmak (iftikâr), ilahî himayeyi istemekten vazgeçerek
gönül tokluğu göstermektir. Hakk’ın dostluğu için ilahî himayeyi
ummaktan, Hakk’ın yardımı için dostluğunu istemekten ve
Hakk’a giden yolu bulmak için yardım beklemekten, isteyerek vazgeçmektir.
Ferâgati olmayanın himayesi olmaz, himayesi olmayanın dostluğu
olmaz, velâyeti olmayanın yardımı olmaz, yardımı olmayanın
da hidâyeti olmaz.
Ey oğul!
Yaratılmışların, Hakk’a muhtaç olan fakirlik içindeki esirler olduğunu
bil! Yaratılmışlar O’nun iradesi karşısında, esirdir; O’nun ilmi
ve kudreti karşısında zayıflardır; kendilerine ve başkalarına, ne
fayda ne zarar, ne zillet ne şeref, ne ölüm ne de hayât vermeye muktedirdirler.
Onlar, nimet ve okları arasında durup, sonları kendilerinden
gizlenmiş bir halde meşakkat ve mahrumiyet arasında beklerler.
Bundan dolayı korkarlar, ümit ederler, muhtaç olurlar, dua ederek
yalvarırlar ve ağlarlar. Böylelerinden daha fâkir, onların bu hâlinden
daha kötü bir hâl olabilir mi?
Ey oğul!
Fakrın, muhibbînin (Hak yoluna meyledenlerin) en yüce mertebesi,
münîbin (Hakk’a yönelenin) en yüksek menzili, müritlerin en
ileri hâli, evvâbinin (Hakk’a dönenlerin) en yüksek vasıtası, tövbe
edenlerin en üst makâmı ve mukarreblerin (Hakk’a yakın olanların)
en yüce vesilesi olduğunu bil!
Fakr, kulluğun aslı, ihlâsın özü, takvânın başı, doğruluğun merkezi
ve Hak yoluna erişmenin esasıdır. Fakr sahiplerinin zümresine
girmek isteyen kimsenin, ailesinin ve kendisinin menfaatini önemsememesi,
Allah’ın huzurunda yalvarıp yakarması ve sadece Allah’a
ihtiyaç duyarak maşivadan ümitsiz olması gerekir.
Fakr sahibin hâli, tıpkı, karanlık bir kuyunun içine düşmüş bir
adamın hâli gibidir. Kuyunun üzeri örtülü, girişi de kapalıdır. Kuyunun
içinde ne bir arkadaş ne de kendisine yardım edecek bir kimse
vardır. Bunların yanı sıra oradan çıkabileceği bir geçit de yoktur. Hâl
böyle iken, bir insanın, ricası, yalvarması ve ihtiyacını arz etmesi
Mevlâsından başka kime olabilir?!
ALLAH’TAN YARDIM İSTEMEK
Şöyle bir hikâye anlatılır:
Salih kullardan biri, çölde kör bir kuyunun içine düşer. Bir müddet
sonra oradan geçen bir yolcu kervanı, kuyunun başında durur ve
kuyunun içinde kurtarılmayı bekleyen bir olması ihtimaliyle kimse
var mı diye seslenirler. Salih kul, kurtuluş ümidi ile orada olduğunu bildirmek için seslenecekken gaipten bir ses, “Benden başkasını
imdada çağırma, ben yardım isteyenlerin imdadına yetişenim!”
yolcuları, kuyunun içine kimse düşmesin diyerekten kuyunun ağzını
kapatıp giderler. Salih kul, kuyunun ağzının kapatılmasıyla hayâttan
ümidini keser. Artık, Allah’tan başka kimsenin kendisine yardım
edemeyeceğini inanarak şöyle yalvarmaya başlar: “Allah’ım! Artık
senden başkası kalmadı, ben sana muhtacım!” Salih kulun bu yalvarışının
ardından Allah, bir aslanı kuyunun başına gönderir. Aslan
kuyunun ağzını açar, aşağıya iner. Salih kul, aslanın kuyruğunu
tutup kuyunun dışına çıkar. Sonra şöyle bir ses işitir: “Fırsatlar kaçtı
diye, seni kurtaran Rabbinden ümidini kesme!”
Allah Teâlâ, kulluk borcunu sadakatle yerine getirmenin nihai
noktasının sırrını, “Yalnız Sana ibadet ederiz…” âyetinin ardına saklanmıştır.
Kulun, acziyet ve zayıflığın zirvesinde bulunduğu sırrını, iki
cihanın hayrını kendinde toplayan şu cümlenin içerisine koymuştur:
“ve yalnız Senden yardım dileriz”.
Allah’ın kul üzerindeki tüm hakkı, “Yalnız sana ibadet ederiz”
ayetinde, kulun Allah’a olan ihtiyacı da “yalnız senden yardım dileriz”
ayetinde saklıdır.
Anlatıldığına göre bir bedevî Arafat’ta vakfeye durmuşken
şöyle dua ediyordu:
“Allah’ım! Ben, evimden, yurdumdan çıkıp Sana geldim, hâlbuki
beni Sen getirdin. Burada huzurunda vakfeye durdum, hâlbuki
beni durduran, Sensin. Ben, emrine isyan ettiğimde hâlde, Sen beni
rüsvay etmedin. Bütün bunların karşısında ne bir özrüm ne de bir
bahanem var. Bana merhamet edersen ve beni bağışlarsan,-çünkü
Sen ihsan sahibisin-, kapında benden daha muhtaç bir kul yoktur.
Ey benim Efendim! Ey benim dostum!”
Allah Teâlâ, kulluk sınırını aşıp rububiyet sınırına dayanmamaları,
aklî isteklerini bırakıp dünyevî isteklerin peşine, ruhanî saflığı
bırakıp nefsânî bulanıklığın peşine ve yüce gayeleri bırakıp
bayağı hedeflerin peşine düşmemeleri için kullarından tam manasıyla
fakr ehlinden olmalarını emretmiştir.
İşte bu manâları anlatmak için Allah Teâlâ, Resullah (s.a.v)
Efendimize şöyle buyurdu: “Bu işte senin bir payın yoktur.”,
“Bütün işler Allah’a aittir…”, “…Fakat bütün işler Allah’ındır.”,
“Bilesiniz ki; yaratmak da, emretmek de O’na mahsustur.”
Evet! Kulun kurtuluşu Allah’a muhtaç olduğunun şuuruna varmasıyla
(iftikâr) olur. Kul, yalnız Allah’tan yardım dilemesi gerektiğini
bilerek ilahî yardıma nail olur. Allah’a vasıl olmak hidayet
yolundan geçer. Veliler zümresine dahil olmak, ancak fakr’la olur.

SEYYİD AHMED ER-RÜFÂÎ HAZRETLERİNİN ALLAH’IN MAHLÛKÂTINA KARŞI ŞEFKATİ

Nakledilir ki, Hz.Seyyid dünyevî bir şeye
sâhip değildi. O kadar ki, bir misâfiri gelse, evlerin
kapılarında dolaşır onun için birkaç yiyecek toplardı.
Der ki: Benden sonra Hak Teâlâ size dünyalık
verecek. Bu konuda da Hz. Peygamber’e (a.s.)
tâbi olmuştur. Nitekim Hz. Peygamber’in zamanında
ashâbın dünyâlığı yoktu ve o (a.s.) buyurmuştu
ki: Benden sonra Hak Teâlâ size birkaç
dünyâlık verecek. Tâif bölgesi sizin tasarruf elinizde
olacak. Hz. Seyyid’in tam bir istiğnâ (ihtiyaçsızlık)
hali vardı. Meclisinde dünyâyı
zikretmezlerdi. Dünyevî mallara el uzatmazdı. Buyururdu
ki: El avucunda kalbe bağlı bir damar vardır.
Eli dünyevî bir şeye götürdükleri zaman onun
zararı kalbe ulaşır. Bu çok gizli bir zarardır. İnsanlar
onu anlayamaz. Derdi ki: Allah Rasûlü (a.s.) buyurmuştur
ki: Dünya sevgisi bütün kötülüklerin
başıdır.
İnsanlarla en güzel şekilde geçinirdi. Yetimlere
baba gibi şefkatli idi. Dul kadınlara da şefkatli
idi. Fakirlerin gönlünü alırdı. Bütün yaratılmışlarla
samimiyeti vardı. Onun hilmi ve yumuşaklığı
kemâl derecesinde idi. Aslâ hiçbir şeyden öfkelenmezdi.
Mübârek başı dâimâ öne eğikti. Eğer bir kişi
ona bir sırrını söylerse, onu ifşâ etmezdi. Müslümanlara
çok hayır duâ ederdi. Bir kimse ondan
uzaklaşırsa, tekrar berâber ve yakın olmaya çalışırdı.
Kendisine zulmeden kişiyi afvederdi. Eğer bir
kişi kendisine kötülük ederse, karşılığı olarak o kişiye
iyilik yapardı. Derdi ki: Bana, kötülüğe karşı
iyilik yapma vazifesi verildi. Birine kötülük yapan
kişi aslında kendine yapmaktadır. İyilik de böyledir.
Bunun delili şu âyettir: Eğer iyilik yaparsanız kendinize
yapmış olursunuz. Kötülük yaparsanız da
kendinize. (el-İsrâ,17/7). Dervişlere şöyle diyordu:
Her kim size kötülük yaparsa, bu kötülük sebebiyle
Allah’a âsî olmuş olur. Siz onun karşılığı olarak iyilik
yapınız. Bu sâyede Allah’ın emrini tutma nîmetini
kazanmış olursunuz.
Açları doyurur, çıplakları giydirir, kendileri de
hasta olsa bile başka hastaları ziyâret ederdi. Eğer
(hastaların) evleri uzak ise, Hak Teâlâ onun için
mesâfeyi kısaltırdı, o ise aynı şekilde yola koyulur
ve tahammül ederdi. Cenâzelere iştirak ederdi.
Büyük ve küçük kiminle karşılaşsa önce selam verirdi.
Hasta ve körlerin başını ve elbiselerini yıkar,
onlarla birlikte oturur ve onlardan kendisi için duâ
etmelerini isterdi. Bunlar, ziyâret etmeyi sevdiğim
gruptur, derdi. Körlerin elinden tutarak onları evlerine
götürürdü. Geceleri Dicle (nehri) kenarında
durur, âciz birini görürse onu sudan geçirirdi. Geceleri
fakirlerin evlerine gidip gelir, onlara yiyecek
götürürdü. Ama onlara kendisini tanıtmazdı. Tuluma
su doldurur, mübârek omzuna alır ve dul kadınlarla
fakirlerin evlerine götürürdü. Sefer
dönüşünde Ümmü Abîde’ye yaklaşınca biraz odun
(dal, çalı) toplar, mübarek başına koyar ve gece
olunca dervişlere, dul kadınlara ve hastalara verirdi.
Berâberinde yolculuk eden dervişler o hazretin
başının üstüne odun koyduğunu görünce onlar
da ona uyarak her biri birer demet yapıp şehre götürürlerdi.
Hepsi fakir, hasta ve dulların işleriyle
meşgul olurdu. Ümmü Abîde halkı: Bizim odun taşıyıcımız
var, derler ve bununla Hz. Seyyid’i kasdederlerdi.
(Hz. Seyyid) İttifâkı (birleşme, uyma,
yardım) severdi ve Allah Rasûlü’nün (a.s) şöyle buyurduğunu
söylerdi: Müslüman kardeşlerinden birinin
bir arzusunu yerine getiren kişiye Hak Teâlâ
binlerce iyilik yazar, defterinden binlerce kötülüğü
siler ve derecesini binlerce kat yükseltir. Allah Teâlâ
ona üç Cennet verir: Cennet-i Huld, Cennet-i Firdevs
ve Cennet-i adn.

Halkın menfaati için yolların başında dururdu.
Bir kimse kendisine kötülük yaparsa ona nasihat
ederdi. (Nasihat) ona tesir etmezse sabrederdi.
Eğer etkisi olursa ona bağışta bulunurdu. Kendisini
talep eden kişi ile yola düşer, nereye gitmek
gerektiğini sormaz, aslâ beni niçin çağırıyorsun,
demezdi. Mescid ve revakı kendi eliyle temizlerdi.
İnsanların neşesi ile neşelenir, kederi ile kederlenirdi.
İnsanları iyi işlere ve hayırlar kazanmaya teşvik
eder, onlara güzel ahlâkı öğretirdi. Bir şeyden
hoşlanırsa tebessüm eder, kahkahayı mekruh sayardı.
Kendisinden özür dileyen kişinin özrünü
kabul ederdi. Bâzen o kişi özür dilemeden önce
onu affederdi. Onun kederi, neşesinden çoktu. Kederi
gönlünde, mutluluğu ve neşeyi ise yüzünde tutardı.
Nefesinden, yanık ciğer kokusu gelirdi. Yolda
yürüdüğü zaman sağa sola ve hiçbir yere bakmaz,
yalnız mübârek ayağını koyacağı yere bakardı. Bir
söz söylemek istediği zaman konuşacağı konuyu
düşünür, söylemekte hayır varsa söylerdi ve nefeslerinden
birini bile zâyi etmezdi. Allah Teâlâ’nın
Hz. Dâvûd’a (a.s.): “Beni zikretmediğin saat, yok
(boşa geçmiş, adem) gibidir” dediğini söylerdi.
Bütün zamanını Hak Teâlâ’ya sarfetmişti. Dünyevî
menfaat sağlayan işlerle uğraşmazdı. Derdi ki:
Herkes bir şeyle meşgul oluyor, o iş onun (âhirete)
işine yaramayacak ama ondan yiyecek elde ediyor,
kârı odur. Tıpkı virdlerden bir vird gibi, kişi ondan
gıdâlanır.
Derdi ki: Keşki dökülmüş bir kan parçası olsaydım.
Ben hiçbir şeyim, hiçbir şeyim. Her zaman
üzüntülü idi. Ömürden azıcık kaldı, der şu iki beyti
okurdu:
Ey nefesleri sayılı olan kişi, sayıların tamamlanacağı
gün yakındır.
Şüphesiz yarın gecesi olmayan bir gündüz,
ya da gündüzü olmayan bir gecedir.
Yani, ya bir gündüz ya da gece ömür sona
erecek.
Namaz vakti gelince dünyâ işinden hiçbir
şeyle meşgul olmazdı. Bir kere içmek üzere su istedi,
namaz ezanı mübârek kulağına ulaşınca:
Allah’ın hakkı zâhir olunca, nefsin hakkı bâtıl oldu,
buyurdu. Namaza durunca mübârek yüzü sarardı.
Sabah namazını edâ ettikten sonra boynu bükük
olarak namaz yerinde oturur ve güneş doğana
kadar duâlarla meşgul olurdu. Sonra İşrâk ve Duhâ
namazlarını kılar, ardından ma’bedine (tekkesine)
giderek ibâdet ve mücâhede ile meşgul olurdu. Bununla
birlikte şöyle derdi: Gönlümde halvet (yalnızlık)
hasretinden başka hasret yoktur. O hazret
çok ağlar ve bâzen halvette yalnız kalır, şu beyti
okurdu:
Vallahi ruhum kime bağlı olduğunu bilseydi,
Ayağı bırakır, başı üzerine dikilirdi.
Bir kişi tevbe edince çok mutlu olur, Allah’a
şükreder ve o kişiyi överdi. Beşikteki çocuklara
tevbe ettirir ve derdi ki: Allah Teâlâ’yı sana şâhid
tutuyorum ki sen bu söz üzeresin. O hazrete: Niçin
böyle diyorsun? diye bu durumu sordular. Buyurdu
ki: Onun hiç günâhı yok ki tevbe ettireyim. Ben
ezelî ahiddeki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
Evet, dediler (el-A’râf,7/27) sözünü hatırlatıyorum.
Buyururdu ki: Tevbenin gereklerinden biri, câhillerden
ayrılmak ve ehlullah ile arkadaş olmaktır.
Dâimâ abdestli bulunur ve insanlara abdestli bulunmayı
tavsiye ederdi. Yolculukta ve ikâmet döneminde
bir mescide varınca iki rek’at namaz
kılardı. Eğer yolda bir necâset görürse kendi mübârek
eliyle onu ortadan kaldırarak yolu temizler,
sonra elini yıkardı. Eğer dervişler bu konuda konuşurlarsa
onlara hayır duâ eder ve: Elimi bundan
başka ne ile daha şerefli kılayım, derdi. Bir kişi ona
hediye getirse, hediye bir tane hurma bile olsa onu
aslâ küçük görmezdi. Bir kimse onunla musâfaha
yapmak isterse ona elini uzatır, ancak öpmemeleri
için gayret gösterirdi. Ayakkabılarını kaldırmalarına
müsâade etmez ve dervişlerine kendisine hizmet
etmelerini aslâ emretmezdi. Onun huzûrunda namazın
farzı ve sünneti arasında kimse boş söz konuşamazdı.
Ka’be’ye öyle hürmet ederdi ki, aslâ
sırtını kıbleye dönmezdi. Otururken ve ayakta iken
Allah Teâlâ’yı zikrederdi. Hiç kimseyi dünyâ pâdişahlarına
şikâyet etmez ve şöyle derdi: Onlara (pâdişahlara)
meyletmek, Allah’tan uzaklaşmaya ve
Cehennem ateşine girmeye sebeptir. Buna şu âyet delil gösterirdi: Zulmedenlere meyletmeyin; sonra
size ateş dokunur.(Hûd,11/113)
Avâm halkın gönlünü muhâfaza etmeyi emreder
ve: Bunlar müellefe-i kulûp (kalpleri İslâm’a
ısındırılacak) gruptandır, derdi. Bir derviş cemaatle
namaza gitmezse hâlini sorardı. Eğer o derviş bir
hastalık sebebiyle cemaati terk ise (hâlini) bizzat
sorar ya da bir kişiyi gönderirdi. Eğer bir iş ve fayda
sebebiyle cemaati terk etmiş ise ihtiyâcını gidermesi
için ona yardım ederdi. Yemek yerken acele
eder ve: Bu işi ve ihtiyâcı bitirelim ki başka bir işle
meşgul olalım, derdi. Derviş, yemeği ibâdete güç
kazanmak için yemeli, derdi. Yanmış ekmek yemeyi,
(kirlenen) eli ekmekle silip temizlemeyi ve misâfir
için yiyecek konusunda külfete girmeyi
mekrûh sayardı. Halkı tokluktan (çok yemekten)
men eder ve şöyle derdi: Tokluk âfetlerin sebebidir.
Allah Teâlâ’ya, açlık ve susuzluktan daha sevimli
bir iş yoktur. Derdi ki: Allah Rasûlü (a.s.)
Âişe’ye (r.a) buyurdu ki: Dâimâ Cennet’in kapısını
çalmakla meşgul olun ki onu sizin için açsınlar.
Cennet’in kapısını sürekli çalmak nasıl olur, diye
sordular. Açlık ve susuzlukla, buyurdu. Hz. Seyyid
derdi ki: Açlıktan kalbin saflaşması ve basîretin icrâsı
(nüfûzu) elde edilir. Gönlü daraltırlar (üzerler)
ki Allah’a yalvarışın lezzetini duyabilsin. Nefsi horlayıp
alçatırlar ki ondan kibir ve azgınlık zâil olsun.
Nefsi azâp ile mübtelâ ederler ki Allah’ın nîmetini
müşâhede etsin. Nefsi, açlıktan daha çok kıran bir
şey yoktur. Tokluktan kalp katılığı basîretin (ince idrâkin)
yok olması hâsıl olur. Derdi ki: Emîru’lmü’minîn
Ali (r.a) şöyle buyurmuştur: Her ne
zaman doyduysam, benden Allah’ın emretmediği
(istemediği) bir şey sudûr etti ya da bir günah işlemeye
niyet ettim.
Hz. Seyyid ekmek kırıntılarını toplayıp yemeyi
âdet edinmişti. Bir kişi yemeği bitirdiği zaman
ellerini yıkaması için ona su dökmeye kalkarlarsa
bunu uygun görmez, mekrûh sayar ve: Saygı görmekten
kaçınan bir insana saygı ve hürmet göstermek
ahmaklıktır, derdi. Evde ekmek pişerse
komşuların nasîbini gönderir ve onlara çok ihsânda
bulunurdu. Komşuluk hakkını yerine getirir ve şöyle
derdi: Allah Rasûlü buyurdu ki: Komşu, komşu olmayan
akrabâya göre ihsân ve ikrâma daha layıktır.
Yine buyurdu ki: Cebrâîl komşu konusunda
bana o kadar tavsiyede bulundu ki, mirasçılar grubuna
dâhil olacak zannettim. Yine buyurdu ki: Allah’a
ve âhiret gününe inanan herkes komşusuna
ikrâm etmeli.
Nakledilir ki, bir şahıs Hz. Seyyid’i (k.s.) ziyâfete
çağırdı. O: Benim bir komşum bir sıkıntı içinde
iken ben ziyâfetle nasıl meşgul olayım? dedi. Bu
komşusundan maksadı, Heret nâhiyesine giden bir
öğretmen idi.
Hz. Seyyid (k.s.) buyurdu ki: Yûsuf-i Haddâd
dünya ve âhirette benim komşumdur. (Hz. Seyyid)
Bir ekmek parçası ya da üzerine Allah Teâlâ’nın
ismi yazılmış bir şey görse öfkeyle gider ve kaldırırdı.
Âdeti, suyu üç nefeste içmekti. Yenleri, parmak
uçlarına kadar gelirdi. Sarığı kısa idi. Kışın ve
yazın bir takımdan fazla elbisesi yoktu. Çoğunlukla
beyaz elbise giyerdi. Yeni bir elbise giyince eskisini
fakirlere verirdi. Tırnaklarını keseceği zaman sağ
elinin işâret parmağıyla başlar ve aynı elin baş parmağı
ile bitirirdi. Halkı, sâlihler ve imamlarla sohbete
teşvik eder, câhillerin sohbetinden men
ederdi. Derdi ki: bir kişi kötü insanların sohbet ve
arkadaşlığına mübtelâ olmuşsa, onlara tahammül
etmelidir. Halkı ilim öğrenmeye teşvik ederdi. Dervişlerin
bir rahatsızlığı (hastalığı) olunca onlara tedâvi
olmalarını emrederdi. Zararlı şeylerden
sakının, derdi. Dervişlere: Allah’tan yardım isteyin
ki nefse gâlip gelebilesiniz, derdi. Onlara fakirliği,
dünyevî işleri azaltmayı, hırka(yamalı) giymeyi ve
ilimden öğrendikleriyle amel etmeyi emrederdi.
Derdi ki: Bir iş (meslek) ile meşgul olun ki, insanlara
muhtaç kalmayın. Yöneticilerin yanında olup
elinizde âsâ olmaktansa, bir iş ile meşgul olup elinizde
kürek olması daha iyidir. Müsebbe’ât-ı Aşer1
iyi bir sermâyedir. Başka hiç işiniz (evrâdınız) yoktur.
Sabah akşam onu okuyunuz.
Onlara (dervişlere) gece kalkıp ibâdet etmeyi,
anne babaya iyilik etmeyi, onlara saygı gösterip
dîne aykırı olmayan konularda emirlerine uymayı
emrederdi. Anne babaya iyilik etmek, ölüm acılarını
kolaylaştırır, buyururdu. Kendisi de anne ve babasına
iyilik ederdi. Cehennem ateşini söndürmek
ve Allah Teâlâ’nın gazabını gidermek için sadaka veriniz, derdi. Ahlâkınızı güzelleştirin, güzel ahlâk
insanları Allah’a yaklaştırır, derdi. Rasûlullah’a
(a.s.) çok salavât getirir ve: Hz. Peygamber’e çok
salavât getirin, zîrâ salavât kişiyi Sırât’tan geçirir
ve salavât sebebiyle duayı kabul ederler, derdi.
Dervişleri abdestte ve namazda vesveseden sakındırırdı.
Hamama gitmeyi mekrûh sayardı. Çalışıp
kazanmayı gücü yeten bir kişinin başkalarından
bir şey istemesini mekrûh sayardı. Kadınlara, kocalarına
itaat etmeyi emrederdi. Yalan söyleyen kişiyi
(Hak’tan) uzaklaşmış sayardı. Dervişleri acele
yemekten, boş konuşmaktan ve zalimlerle sohbet
etmekten menederdi. Sürekli mizahı (şakayı) mekrûh
sayar ve: Düşmanlık doğurur, saygınlığı giderir,
utanma duygusunu yok eder, derdi. İyi bir haslet
(huy, sıfat, âdet) gördüğü zaman dervişlerine onu
yapmalarını söylerdi.
Kusur işleyen bir dervişin (tekkede) ayakkabı
çıkarılan yere gönderilmesini (ve bu şekilde cezalandırılmasını)
yasaklardı. Bir kişi, ağaçtan düşen
hurmayı sâhibinden izin almadan alırsa onu menederdi.
Bir defasında o hazretin hizmetçisi bir kişiye
seslenip: Ey İbn-i Âl (aile oğlu)! dedi,
babasının ismini tam olarak söyleyemedi. Hz. Seyyid
bu duruma kızdı ve bir süre o kişiyi hizmetten
uzaklaştırdı. Bir kişiden eğer çirkin bir şey görse
ona: Allah seni bu fiille (yanına) almasın, derdi.
Âsla kendisi için öfkelenmezdi. Öfkesi Allah içindi.
Fayda ve zarar onun nazarında birdi. Korkanların
ve fakirlerin oturduğu gibi otururdu. Bir işle meşgul
olmadığı zamanlar otururken ayaklarını (dizlerini)
diker, ellerini de onların etrâfına sarardı. Yanına fazîletli
insanlardan biri gelince yerinden kalkar ve
onu kendi yerine oturturdu. İnsanlara, onlar istemeden
iyilik yapar ve: (İyilik yapmaya) benim ihtiyâcım
var, dervişin değil, derdi. Yeni tahıl evine
gelmeden önce, eski tahılı fakir ve zayıflara verirdi.
Bir mektup yazarken başında ve sonunda Hz. Peygamber’e
salavât yazardı. Perşembe günü sabah
ve öğle ile ikindi arasında vaaz ederdi. Dervişler
onun vaazından kalktıklarında hepsi sarhoş gibi
olurdu ve yolda giderlerken birbirleriyle aslâ konuşmazlardı.
Açlık, çıplaklık, zillet ve fakirlik ile
mutlu olurlardı. Dervişlerde bu dört özellik oluşursa
mutlu olurdu. Onlara (dervişlere) bu konuda sabır
vermesi için Allah’a duâ ederdi. Bu dört şey dervişlerin
alâmetidir, derdi.
Yaşlı bir müslüman gördüğü zaman ona tevâzu
gösterir, elini öper, ondan duâ ister, bâzen birkaç
adım yürüyerek onu karşılardı. Ona: Allah bu
beyaz saçı mükerrem ve değerli kılsın, derdi. Allah’a
itaatla meşgul olan bir genç görünce elini
öper, yanına oturur ve ona: Benim için duâ et,
çünkü sen tevbe eden gençsin, derdi. Küçük bir
çocuk görünce onu öper, yanına (önüne) oturtur ve
ondan duâ isterdi. Derdi ki: Müslüman çocuklar
bülûğ çağına erişinceye kadar melek onlara günah
yazmaz. Kendisinden zâlimlere bedduâ etmesini
istedikleri zaman şöyle derdi: Allah’ım Rahmetinle
onları ıslâh et, doğru yolu göster, onlara tâatini ve
zikrini ilhâm et, sevdiğin şeyleri yapmayı onlara
nasip et, ey merhametlilerin en merhametlisi.
Hava normal iken yolculuğa çıkardı. Ne çok
soğuk, ne de çok sıcakta yolculuk ederdi. Bir şehre
ulaşınca oranın en âciz kişisinin evine misâfir
olurdu. Halk Hz. Seyyid’in, o kişinin evinde kaldığını
görünce mutlu olurlar, ondan başka sâlih olmadığını
düşünüp ona hürmet ederlerdi. Seyyid
onlara (fakirlere) hürmet gösterirdi. Dervişlere derdi
ki: Dîvâneler ve fakirlerin avâmına ziyâfet verdiğiniz
zaman onları eve götürmeyin, mescidlerde doyurun.
Duâlarından bereket umun. Bir dervişi bir
kişiye söverken görse, onu azarlar ve diğer dervişlere:
O derviş tevbe edip söylediğinden pişman
oluncaya dek ondan uzaklaşın, derdi. O hazretin
âdeti, vâlinin emrine uymayı ve çağıranın dâvetini
kabul etmeyi güzel saymaktı. Buyururdu ki: Hak
Teâlâ şöyle buyurmuştur: Misâfirliğe çağrılan kişinin
davete gitmesi gerekir. Meclisinde hazır bulunan
dostlarından (mürîdlerinden) biri âh eder, biri
ağlar, biri feryâd ederdi. Dervişler yanındayken semâvî
bir izin gelmedikçe ata binip oturmazdı. Dar
(ince) elbise aslâ giymezdi. Derdi ki: Hak Teâlâ din
imamlarına (önderlerine) elbise konusunda külfet
ve zahmete girmemeyi emretmiştir ki zenginler onlara
uysunlar ve dervişler de gönlü kırık olmasınlar.
Derdi ki: Elbisesi dar (ince) olanın îmânı da dar
olur. (eş Şifaul eskam’dan)
.................................................................................
1- NOT: Müsebbe’ât-ı Aşer; Müsebbe’ât-ı Aşer: Fâtiha, Felak, Nâs, İhlâs, Kâfirun,
Âyete’l-kûrsi, salli-bârik, Allâhümmağfirlî ve livâlideyye…, sûre ve duâlarını 7’şer defa;
Yâ Cebbâr ve Yâ Mütekebbir esmâlarını da 21’er defa okumaktan oluşan bir virddir.

Yorumlar

Please login to post comments or replies.