Abdullah bin Amr (r.a) anlatır:
Bir defasında Allah resulü (s a v) benim evime gelmişti.
Bu sırada bana hitaben dedi ki:
—Ey Abdullah bin Amr! Öğrendiğime göre sen, bütün geceleri namazla, gündüzleri de oruçla geçiriyormuşsun doğru mu? Ben:
—Evet, öyle yapıyorum dedim; Bunun üzerine buyurdular ki:
—Senin her ayda üç gün oruç tutman kâfidir. İyi ameller, bire on mükâfatlandırılır. Böylece, bütün seneyi oruçlu geçirmemiş olursun.
Bu hadis-i şerifte pek çok sıralar vardır. Onlardan bazılarını zikredelim:
Amellerin nurunun kesintisiz bir şekilde birbirini takip ettiği müjdelenmiştir. Amellerin arasındaki vakitler uzasa bile aralarındaki bağ kesilmez.
Amellerin karşılığı olarak, Muhammed ümmetine has bir şekilde kat kat sevabın verilmesidir. Ümmetin kalplerini hayır yapmaya teşvik etmek için her bir iyiliğe on kat sevap verilir
Kula bezginlik ve bıkkınlık verecek şekilde zorlama yapılmaması gerektiği emredilmiştir. Kalbe gafletin hâkim olmaması için daimi zikre dalmaktır. Allah’ın vaadine ve ihsanın güzelliğine kesin olarak inanmaktır.
Bütün bu hasletler, dünyevi ve uhrevi dertlerin hepsinden sıyrılan ariflerin hasletleridir. Onların bütün dertleri Rableri olmuştur. Allah olanın, hiçbir derdi yoktur.
Yahya bin Muaz (r.a) bir münacatında şöyle niyaz eder:
“İlahi! Eğer seni tanıdımsa bana bu yolu göster Sensin, eğer seni istedimse beni isteyen Sensin, eğer senin yoluna uydumsa beni seçen Sensin, eğer sana itaat ettimse beni buna muvaffak eden Sensin, eğer sana bağlı kaldımsa beni kollayan Sensin“
Allah Teala irfan sahiplerini, fazlı ve rahmetiyle gerek ibadetlerinde gerekse zikirlerinde nefislerinin eline bırakmaz. Bilakis onların başına şefkat taçlarını tekrar, onların üzerine ihsan ve ikram bulutlarından rahmet yağmurlarını yağdırır
Musa (a.s)‘ın şöyle dediği rivayet olunur:
“Ya Rabbi! Vücudumda her kılda, senin iki lütfun varken verdiğin nimetler için sana nasıl şükredebilirim?“ Musa (a.s) Allah’tan şu cevabı aldı:
“Ey Musa! Bana şükretmekten aciz olduğunu anladığım zaman bana şükretmiş olursun“.
Denildiğine göre, Allah Teâlâ Davut (a.s)’a “Nimetlerime şükret“ diye vahyeder. Bunun üzerine Davut (a.s): “İlahi, sana nasıl şükredeyim ki, şükretmek de senin bir nimetindir “ diye niyaz edince, Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Bunu bildiysen kullarımın en çok şükredeni sensin”.
Muhammed bin Semmak (r.a) şöyle der:
“Sen zikretmezden evvel seni zikredeni zikret, sen sevmezden evvel seni seveni sev. O seni andığı için sen O’nu anabildin. O seni sevdiği için sen O’nu anabildin. O seni sevdiği için sen O’nu sevdin”.
Ebu Bekir Vasıti (r.a) “Hakk’ı anmayı unutanın aklı başından gider” demiştir.
Bilmen gerekir ki ariflerin vasıflarının en alt derecesi, maddi bir bağ olmaksızın kalben Allah’la birlikte olmalarıdır. İşte bu sadece, Allah’ı zikretmekle mümkündür. Allah Teala, “ Elbette ki Allah’ı anmak (ibadetlerin) en büyüğüdür.”1 ayetinde bu sırrı açıklar. Bir diğer ayetinde ise, şöyle buyurur: “Kullarımdan şükreden azdır!”2 Yani O’na şükrederken minnetini gösteren azdır.
Musa (a.s)’ın, münacatında şöyle dediği hikâye edilir:
“İlahi! Âdemi elinde yarattın, ona ruhundan üfledin, onu cennetine koydun, meleklerine ona secde etmelerini emrettin. Ona verdiğin bütün bu nimetlere nasıl şükretti?”
Allah
“Bu nimetleri, benden bildi. Bana şükrü, bunu böyle bilmesi olmuştur” buyurdu.
Allah’a itaat eden kimse, O’nun muvaffak kılmasıyla itaat eder. Bu itaat, kula verilen bir ihsandır. Allah’a asi olan kimse ise nefsinin azmettirmesi ile O’na isyan eder. Bu isyan, onun aleyhine bir delildir. İtaat edene henüz itaat etmeden Allah’ın ihsanı yetişir. Asi olana ise henüz isyan etmeden Allah’ın adaleti yetişir. Çünkü Hak dilediğini yapar.
Rivayet edilir ki İbrahim (as)
“İlahi Sen olmasaydın, Seni nasıl tanırdım?” diyerek niyaz etmişti.
Ebu Abdullah (r.a)’a sordular: “Birinin bizi medh-ü sena etmesini neden bu kadar çok seviyoruz?” Ebu Abdullah şöyle cevap verdi: “ Çünkü sizler, Allah’ın sizlerle verdiği nimetleri ve hoş ihsanlarını unutuyorsunuz. Şükretmeyi unutan, nimete nankörlük eder ve bu nimet onun başına bela olur!”
[ Zikir ehlinin mertebeleri ]
Ey oğul!
Allah sana marifet bahşetti. Senin bir müdahalen olmadan ve bu hususta kimseden bir yardım görmeden O’na ibadet etmeye seni muvaffak kıldı. Bu durumda O’ndan başkasından karşılık ve yardım talep etmeden, O’nu zikretmeden ve hizmetinde bulunman gerekir.
Zikir ehlinin mertebeleri çeşitlidir. Bazıları İslam nimetinden dolayı zikreder. Bazıları, sünnet ve cemaatten dolayı, bazıları ise zikrine minnetten dolayı zikreder. Öyle ki kalbi paramparça, dili lal olur, aklı allak bullak olur. O’nun azameti karşısında şaşkına döner, ihsanı karşısında kendinden geçer, muhabbeti karşısında hayran olur. Her şeyin O’nunla kaim olduğunu bilir.
Zikir, zikredende korku ve haşyet uyandıran zikir ve zikredende şevk ve muhabbet uyandıran zikir olmak üzere iki türlüdür. Korku ve haşyet uyandıran zikir, önünde Allah’ı zikreden kişinin zikridir. O kişi Allah’ı zikretme sebebinin, Allah’ın onu zikretmesiyle olduğunu görür. O’nu zikretmeye ancak yine O’nu zikretmekle kavuşacağını bilir. Diğeri ise hiçbir varlığın, hatta dünyanın dahi olmadığı ezelde Allah’ın zikrettiği kişinin, yaptığı zikirdir. Akabinde o kişi, Allah’ın kendisini ezelden ebede zikrettiğini anlar.
Ne var ki bu zikrini nefsanî arzular bulandırmış ve ona gaflet veren şeyler karışmıştır.
Zikrullahı idrak ederek Hakk’ın huzuruna varan kimse ile O’nun ihsan ve nimetini idrak ederek Hakk’ın huzuruna varan kimse arasında büyük fark vardır. Kulun Allah’ı zikretmesinin, Allah’ın kulu zikretmesine bağlı olduğunu bil. Tıpkı yağmur damlaları altındaki bir toz gibi…
Arifler bu manada şu şiiri söylemişlerdir:
“Ey benim ümidim olan Rabbim, senin zikrinle özüm, ruhum hayat bulur. Senin beni zikretmen, benim seni zikretmemden daha yücedir. Şükrünü eda etme hususunda acizim. Hesapsız nimetlerinin hangi birine şükredeyim?”
















