Tasavvuf ve Sûfîlerin Vasfı
Ebû Hureyye (r.a), Allah Resulü’nün (s.a.v)
şöyle buyurduğunu rivayet eder:
“Kim ki helal kazancından sırf Allah rızası
için bir hurma miktarı tasadduk ederse,
hiç şüphe yok ki Allah onu (sadakasını) en
güzel şekilde kabul buyurur, sahibi hesabına
bereketlendirir, malını çoğaltır. Tıpkı birinizin,
hayvanının yavrusunu besleyip, bir müddet
sonra onun, büyük bir hayvan olması gibi.”
Bu hadis-i şerif, insanı karşılıksız iyilik yapmaya
teşvik etmektedir. İyilik yaparken de ihlaslı
olmak gerektiğine dikkat çeker. İhlaslı olarak yapılan
iyiliğin, kabul olunacağını ve ecrinin kat kat
verileceğini müjdelemektedir. Bütün bu müjdeler
ihlasın içinde bulunur. O da irfân sahiplerinin nurudur.
İhlâssız yapılan ameller tamamıyla karanlıkta
kalır, ameller ancak ihlâsla nurlanır. İşte bu
yüzden amellerini ihlâsla yapan âriflerin gayretleri
yücelir. Bu meyanda şu ayet zikredilir: “İyi
bil ki hâlis din yalnız Allah’ındır.”
Tasavvuf yoluyla, mütehakkik zümresine
erenlerin gönülleri pak, gittikleri yol güzeldir. Onların
bütün gayeleri Rableridir. Ahlâkları da Nebi
(s.a.v)’in sünnetine uygundur. Onun sünnetinden
sapanlar bu zümrenin aksi konumundadır.
TASAVVUFUN VE SUFİLERİN VASIFLARI
Ey oğul!
Günümüzde tasavvuf yolunda olanlara bakarsan,
onların çoğunun münkir, başı bozuk ve
bütün usûlleri bozarak kendilerinden icat çıkaran
kimseler olduğunu görürsün! Birçoğu, cahil ve
ahmak olmalarının yanı sıra hilekâr, düzenbaz,
kendilerini beğenmiş ve kibirli insanlardır. Onların
en kötüleri ise züht ve takvâ ehli ile sıdk ve
safa ehli hakkında kötü düşünceler besleyenleridir.
Safâ ehlinin alametleri vasıf edilemeyecek
kadar ince, hayal edilemeyecek kadar ötedir.
Sözlerinde, işlerinde ve davranışlarında
nefsin, halkın ve dünyanın afetlerinin kirinden
arınmak, Sûfinin alametlerindendir. Kalbine
gelen ilhamları, Allah’a uzak olmanın tozundan,
toprağından temizleyerek; O’ndan gayriye bakmamak.
Şunlar da sûfinin alametlerindendir:
Nefsiyle beraber olmasına rağmen nefsin cümle
çirkin huylarından uzaktır. Halkla beraber olmasına
rağmen halkın kötülüklerine bulaşmaz. Kalp
sahibidir, ama kalbi Allah’a aittir. Hâl sahibidir,
ama hâlden habersizdir. Vakit sahibidir, ama
vaktin kayıtlarından azadedir.
Hakk’ın emrinin zemininde sabit ve sağlam
durması, Hakk’ın kudretinin celali karşısında hor
ve hakir olması, Hakk’la yetinip O’ndan başkasına
ihtiyaç duymaması sûfinin vasıflarındandır.
Sûfi, zâhiren veya bâtınen Hak’tan başkasına
yönelme ve Hak’la arasındaki bağların
kopma korkusunun kırbacıyla kalbini kırbaçlar.
Allah’ın emir ve yasaklarına uymaktan uzaklaşma
ve harama düşme korkusunun kırbacıyla
özünü kırbaçlar. Sûfi: nefsini hizmet nuruyla, kalbini
muhabbet nuruyla ve özünü marifet nuruyla
aydınlatır.
Sûfinin gönlü, şevk kanadıyla kanatlanıp
uçar. Sûfinin alâmetlerinden biri de, bekleyişinin
güzelliği ve hüznünün derinliği ile aslının, Hak
yolunda Hak için Hakk’la, kaim olmasıdır. Sûfi,
Hakk’ın mülkünden (yaratılmışlarından) uzaklaşıp,
onlardan kaçarak tüm varlığıyla O’nun saltanatına
yönelir. Sûfiler için âlemlerin Rabbine
dost olmanın tadı, O’nu bulmanın verdiği zevkin
şiddetinde gizlidir.
Hakk’tan yüz çevirip halka yönelmeyi bırakarak
Hakk’a dönmüş, O’na güvenmiş ve
O’nunla karar bulmuştur.
Korkan kalp, ilahî söz, rabbanî ilim, ferdanî
gayret, ruhânî hâyat, nûrânî kader ve vahdânî
anlam sûfinin vasıflarındandır.
Sûfi gizli ve aşikâr olarak Allah’a şükrederek,
irade ve ihtiyarını tümden O’nun iradesine
teslim etmiştir. Kalbi ve diliyle her an ve her vakit
Hakk’ı zikrederek küfür deryasına düşmez, unutkanlık
çöllerinde kaybolmaz.
O, Mevlâ’sının arş-ı âlâdan kendisini gözetlediğini
ve her hâline vakıf olduğunu bilir. Hakk’ın
nazarının azameti karşısında erir. Kudretinin
muhteşemliği karşısında varlığa param parça
olur. Rabb’inin muhabbetinin tatlılığı hariç, tüm
zevklerden geçerek hâlinin temizliği ile nimet deryasına
dalar.
Sûfi, ibadetin suretinde kalmaksızın ubudiyetin
doğru yolunda dosdoğru yürür. Kalbiyle Allah’a
güvenmesi sayesinde, kendini O’ndan
alıkoyan tüm gailelerden uzaktır. İman sahiplerine
karşı son derece mütevazıdir. Rabbinin yakînini
elde edinceye kadar, O’nun affı ve lutfûyla
hüzün yaygısı üzerinde oturur.
Sûfinin dili, kalbi gibidir yani özü sözü birdir.
Bütün sözlerinde ve davranışlarında doğruluk
üzeredir. O, Allah Teâlâ’nın “Yapamayacağınız
şeyleri niye söylüyorsunuz?”3 hitabındaki kötü
hasletten uzaktır. Nimetin azlığına şükreder, belanın
çokluğuna sabreder. İzzet sahibi olan
Rabb’in takdirinden hoşnuttur. Allah için daima
kalbi hüccetle uyanıklık halindedir.
Allah’tan başkasından korkmaz, O’ndan
gayrisinden bir şey ummaz. İstediği zaman,
ancak Allah’tan ister. Eşi benzeri olmayan Allah’tan
başka zarar veren, fayda veren, yükselten,
alçaltan, izzet veren ve zillet veren bir
varlığın olmadığını bilir.
Sûfi, Resûlullah (s.a.v) Efendimiz’in sünnetine,
ahlakına ve ashabının yoluna tabidir. Âkıbetinin
kötü olmasından korkar. İnsanlar (avam),
kaderle uğraşırken o kaderi yaratanla meşguldür.
İnsanlar tedbir almakla uğraşırken o işini tedbirle
gören ve açıklayan Hak ile meşguldür.
Sûfi, hizmet yaygısı üzerinde edeple oturur.
Fakr ve yoksunluk döşeğine yaslanmıştır. Rabbinin
yakınlık ve müşâhede odalarına kabul edilmeye
lâyık olur. Muhabbet ve dostluk kâsesinden
içer. Sûfi sükut eder ve öfkesini tutar.
Kalbinin meyillerine aldırmadan, dünyevî arzularına
gem vurarak rahatı terk eder.
Sevgilisi ile arasına uzaklık girmesinden
korkarak nefsinin menfaatlerinden uzaklaşan,
dünyevi arzu ve rahatını terk eden kimse, Allah
katında insanların en iyisi ve takvâlısı, en doğrusu
ve en temizi, en akıllısı ve en şereflisidir.
O, dünyaya ibret gözüyle, nefsine küçümseyerek,
ahrete ümit ederek, Rabb’ine de hayranlıkla
bakar.
Sûfi, sadakatte sarsılmaz yüksek dağlar
gibidir. Hiçbir şiddetli kasırga, onu yerinden oynatamaz.
Kendine ait olmayanı istemez, kendisine
nasip olmayana da tasalanmaz.
Yaratılmışlara uşaklık etmekten uzak olup,
kendini âlemlerin Rabbine hizmete adamıştır.
Hak’tan gelen musibetler sebebiyle O’ndan yüz
çevirmez; Hak’tan başkasını kendisine sevgili
olarak seçmez. Sûfinin nefsi, hata ve zilletten
temiz, kalbi gaflet ve unutkanlıktan uzaktır.
Onun gönlü Allah’tan başka bir kuvvetten ve
kudretten memnun olmaz.
Sûfinin gıdası Allah’ın rızasıdır. Onun ağlaması
çocuğunu yitiren bir annenin içli ağlayışı
gibidir. Kalbi ancak Allah’a dayanır, ancak
O’na teslim olur, nimet için ancak O’na şükreder.
Her ihtiyacını ancak O’na arz eder. Her hâlükârda
Allah’la dosttur. Her ameliyle O’na
yönelir. Her sözünde Hakk’ı anlatarak O’nu zikreder.
İradesini celâl sahibi olan Allah’a bırakmıştır.
Uykusu az, hüznü derin, bedeni zayıf,
dostu Melik ve Celil olan Allah’tır.
Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!
















