Ahmed er-Rufai Hazretleri'nden

e-Posta Yazdır PDF

Abdullah bin Abbas (r.a), Rasulullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Sizi, maddi ve manevi cihetten beslediği için Allah’ı seviniz; beni de Allah sevdiği için seviniz. Ehli beytimi ise ben sevdiğim için seviniz”. Bu hadis-i şerifte, arınmanın usulünden bahsedilmektedir. Arınmanın manâsını idrak eden, safânın ne demek olduğunu anlar ve seçilmişlerin arasına katılır. Ey oğul! Safânın, zâhiri ve bâtını olduğunu bil! Onun zâhiri, bütün bedenini nefsin, halkın ve dünyanın kirlerinden arındırmandır. Bâtının ise bütün varlığını, amellerini büyük ve çok görmenin kirinden, amellerine bir karşılık beklemekten ve masivaya gönül vermekten arındırmandır. Bu meyanda Rasulullah (s.a.v) Efendimizin şu sözü rivayet edilmiştir: “Gönülleriniz! Gönülleriniz! Çünkü onlar Allah katında en çok sevilendir”. Büyükler demişlerdir ki: “Allah’la beraberken kazandığınız tazeliği insanlarla beraber olmak suretiyle eskitmeyiniz. Allah’la beraberken bulduğunuz safâyı insanlarla beraber olmak suretiyle bulandırmayınız”.

Yahya bin Ebû Kesir (r.a) anlatır:
Mekke’ye gittiğimde, Atâ bin Ebû Rebah (r.a) beni
karşıladı ve bana selam verdi, orada bulunan insanlara
beni takdim etti ve insanlara beni takdim etti ve insanlara
“Yahya bin Ebû Kesir aranızdayken bana ilim hakkında
bir şey mi soruyorsunuz!” diyerek beni övdü (onun
bu takdimi nefsimin hoşuna gitmişti). Bu konuşmanın
verdiği zevkin kalbimden gitmesi için Allah’a kırk gün yalvardım.
Rasulullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Dikkat edin! Allah’ın yeryüzündeki evleri, kalplerdir.
Allah’a en sevimli gelen ev, en temizi, en sağlam ve
en zarif olanıdır”. Bu hadis-i şerifin manası şudur: Kalpler,
Allah için iç aleme yöneldikleri zaman temizlenir.
Kalpler, Allah’ın dini hakkında bir şey konuşup dinlediği
zaman en sağlam hâle gelir. Kalpler, din kardeşlerine
karşı munis ve uyumlu davrandığında en zarif hâle gelir.

Yusuf bin Hüseyin (r.a) anlatır:
Hz. Meryem’in kalbi, oğlunun sevgisiyle dolunca
gizliden şöyle bir ses geldi: “Senin gönlün bizim için
tertemiz bir halde iken biz sana yaz-kış, vasıtasız bir
şekilde hiçbir zorluk ve sıkıntı çektirmeden rızık veriyorduk.
Gönlünle benden başkasına meyledersen
rızkını sana zorlukla veririm. Bundan sonra Yusuf bin
Hüseyin (r.a) şu ayet-i kerimeyi okudu: “Hurma dalını
kendine doğru silkele ki üzerine olgun hurma dökülsün.”
Ebû Muhammed Cerirî (r.a) şöyle buyurmuştur:
Bir kimse vaktini, Allah’a olan kulluk borcunu yerine
getirmek suretiyle saflaştırmazsa, farkında olmadan
Allah ile olan bağı kopar. Zahirindeki hâllerinin arınması
için çaba gösteren kimseyi, Allah iç âlemindeki hâllerinin
arınmasını bağışlar.
“Farkında olmadan Allah ile bağı kopar” cümlesinin
manası hakkında Bayazid-i Bistamî şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse, içinde bulunduğu hâlle Hakk’a
ereceğini zannederse, hâli kendisinden alınır. Bir
kimse Hakk’ın dostluğunu, sahip olduğu iyi hâlle kazanacağını
zannederse, hâli Hak’tan uzak olmaya
çevrilir”.
Ebû Muhammed Cerirî (r.a) der ki:
“Allah Teâlâ, velileri ve sevgilileri hakkında boyunlarında
kulluk gerdanlığıyla dünyadan göçmeleri
hükmünü verdi”.
Bu konuda ben de derim ki:
“Allah’tan gayrı bir kimseyle meşgul olan
kimse ömrünü zayi eder. Hâlinin temizliğini kaybeder,
Arınmış bir hâle sahip olmak isteyen, Allah’ı
dünyevî arzularına tercih etsin.”
Ariflerden birine hâlin arınmasının manası sorulunca
şöyle cevap verdi: “Her şeyin yaratıcısına tam ve
samimi bir kullukla bütün varlığını arındırmaktır.”
Antâkî (r.a) der ki:
“Kalbinde pas varsa, orucu kendine katık et!
Kalbinde pas varsa, az konuş!
Kalbinde pas varsa, günahı terk et!
Kalbinde pas varsa, her şeyi en iyi bilen Sultan’a çok yalvar
ve çok gözyaşı dök!
Denilir ki:
“Cehalet, bütünüyle ölümdür; Allah’ın ilimle rızıklandırdığı
kişi müstesna! İlim bütünüyle hüccettir; Allah’ın ilmiyle amel etmeye muvaffak kıldığı kişi
müstesna! İlim bütünüyle saçılarak hebâ edilmiştir;
Allah için arınmış olmak müstesna! Arınmış kimseler
büyük bir tehlike ile yüz yüzedir; arınma ile Allah Teâlâ’ya
kusursuz bir şekilde teslim olanlar müstesna!”
Kulun, yemesine, içmesine, giyinmesine, sözlerine,
davranışlarına ve isteklerine dikkat etmesi gerekir. Bütün
bu şeylerden şüpheli olanları terk edip, kendisini arındıracak
şeyi alması gerekir. Çünkü anların safâsı (arınmışlığı),
hâllerin safâsı miktarıncadır.
Allah Teâlâ, İbrahim (a.s)’ın dilinden bunu şöyle
ifade eder:
“O gün ne mal fayda verir ne de evlat, ancak Allah’a
kalb-i selim (temiz bir kalp) ile gelenler müstesnâ”
Zünnûn-u Mısrî (r.a) der ki:
Allah’ın safâ makamına ulaşmış kulları vardır.
Onlar firâsetleri ile insanların içlerindekini görür ve
onların said mi şakî mi olduklarını anlar. “(Allah) rahmetini
dilediğine ayırır…” Yani, kullarından dilediğine.
Ebû Abdullah (r.a)’a, safâ ehlinin diğer insanlara
olan üstünlüğü sorulunca şöyle cevap verdi:
“Onlar, perdelerin kalkmasıyla içlerindeki hainleri
tanırlar ve kendilerine sırlar ifşâ edilir”. Sonra ‘Manevi temizliğe
erenler, ibadetin tadını duyar mı?’ diye soruldu.
Ebû Abdullah (r.a) şu cevabı verdi: “Nimeti görmeden
önce; evet, ibadetin zevkini duyarlar. İbadeti görmeden
önce ise hayır, zira bu durumda ibadetin tadını almazlar”.
Ariflere soruldu: “İnsan, manevi temizliğe eriştiğini
ne zaman anlar?”. Şöyle cevap verildi: “Bütün günahlarını
tövbe örtüsüyle, bütün sevaplarını minnet örtüsüyle,
Allah’tan gayrı her şeyi de ilahî örtüyle örtünce
anlar”.
Safâ ehlinin (manevi temizliğe erenler) vasıfları
Anlatıldığına göre, Behlül ne kadar ısrar edilse de
hiç kimseden bir şey almazdı. Bir gün bu huyu hakkında
sorulunca şöyle cevap verdi: “Bize arada vasıta olan herhangi
bir şeyi almamamız emredildi. Çünkü bu davranıştan
ötürü safâ kaybolur gider”. Bu cevabın ardından
Behlül’e safânın ne olduğu soruldu. “Kalbin, şevk kanatlarıyla,
âlemlerin Rabbine uçmasıdır” dedi.
Bazı arifler de safâ hakkında şunları söylemişlerdir:
“Safâya ermiş olanların en alt düzeydeki vasfı,
hiçbir bağ olmaksızın kalplerinin Allah’la beraber olmasıdır.
Nefsinin fakir, muhtaç, aciz ve zayıf olduğunu
bilmeyen, yakînin safâsına erişemez. Kul kendine yok
bilerek varlığını Allah’a verirse, Allah ezelden ebede
kadar onunla olur”.
Ebû Süleyman (r.a) der ki:
“Sadece Allah’ı arzulayıp sabit-kadem olanlara
ne mutlu!”.
İmam Ma’rûf-u Kerhî (r.a) bir gün çölde yalnız
başına yürürken aniden önüne gökten bir şahıs indi.
Ona “Safâ nedir” diye sordu. Ma’rûf (r.a) “Sıdk-ı vefadır
(her halûkarda Hakk’a aynı derecede bağlı kalma
ve Hakk’a verilen sözü tutma)” cevabını verince bu
şahıs, “Doğru söyledin” dedi ve “Onlar korkarak verdikleri
sözü yerine getirirler” ayetini okuyarak göğe yükseldi.
Safânın hakikati
İbrahin (a.s) sıradan bir taşa sıdk-ı vefa ile adımını
atar atmaz, Allah Teala, o taşın namazgâh yapılmasını
emretti.
“İbrahim’in makâmını namazgâh yapınız…”
Safânın hakikati, Resûlullah (s.a.v)’in ahlakına
sahip olmak, sıdk ve vefa sahibi ashab-ı kiramın yolunu
izlemek ve Yüce Sultan’a yönelmektir.
Safânın manâsı, kalbi minnet otağına arzedip
gönlün, Sultan olan Allah’la karar bulması, denilmiştir.
Yine safânın manâsı, kalplerin en yüce Padişah’a
yönelmesidir.
Safânın manâsı, Hakk’a muhtaç olduğunu bilerek
her dem O’na sığınmaktır. Her iyiliği O’ndan bekleyerek
iradeyi (O’na) bırakmaktır.
Yüce kudret karşısında tüm varlığını yok etmek,
gayretini şevk kanatlarıyla, izzet sahibi Rabbe doğru
uçurmaktır.
Gönlün, bütün makâm ve derecelerden geçerek
Allah’a hicret edip, bütün hâller ve makâmlardan geçerek
Allah’a koşmadır.
Safânın hakikati, nefsin tahriklerinden uzaklaşıp
ruhun teşviklerinin ardına düşmektir. İlahî sıfatların
içinde beşerî sıfatları yakmaktır.