Osman bin Affan (r.a), Efendimiz (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Sizin en hayırlınız Kur’an öğrenen ve onu öğretendir.” Bu hadis-i şerif, derin hikmetlerinden, gizli sırrından ve ehemmiyetinden ötürü Kur’an’ı öğrenen ve öğreten kimsenin hayırların en faydalısını işlediğini ifade eder. Kur’an, Allah’ın hidayete erdirmiş olduğu kullarını, kendisiyle doğru yola ilettiği ilahi bir iptir. O Kur’an, Allah Resulü’nün (s.a.v) ahlakı, Hakk’ın kapısı, her an görünen bir mucize ve söndürülemeyen bir nurdur. Ariflerin ruhları, marifet-i ilahiyyenin sırlarını Kur’an’dan alır. Kur’an’dan kaynaklanmayan marifet, çarpık ve sapkındır.
Kul ne zaman Kur’an’ı anlamayı hakiki manada gerçekleştirirse arif olur. Rabbani, meleki ve melekuti sırlar kendisine açılır. Arif özleyip inlemeye başlayınca, her
türlü ilim ve yol vasıtasıyla, Allah hakkındaki ilmini arttırmayı arzu eder. Zaten bahsedilen bütün bu ilim ve yollar Kur’an-ı Azim’de bulunmaktadır. Arifler ilimde derinleşmiş kimselerdir. Kur’an’a iman ettik derler. Ariflerin gayretlerinin seyri, Kur’an’da son bulur. Onların ilimleri Kur’an’dan kaynaklanır. Onlar Kur’an’a aşıktırlar ve bütün feyizlerini de ondan alırlar. Bunun içindir ki, ariflerin, “Hakk’ın yarenleri” oldukları söylenmiştir. Onlar bu sırla Hakk’ı batıldan ayırırlar. Ey oğul!
Bazen, Allah Teala’nın, düşmanlarını evliya ve asfiyasının kisvesiyle zahiren süslediğini bil. Onlar, hallerinin güzelliğini gördükleri zaman kendilerinin velayet
ehlinden olduklarını zannederler. İşte bu, Allah’ın onlara
yönelik bir aldatmacasıdır. Hatta onları bazen de şeref,
makam, reislik ve halkın gözünde bir değere sahip olmak
gibi şeylerle süsler. Onlar da insanların övgüsüne ve iltifatına
kanıp, kendilerini fazilet ehlinden zannederler. Bu
da Allah’ın onlara yönelik aldatmacalarından biridir.
Bazen de türlü türlü hikmet lütuflarıyla süslenirler
ve kendilerindeki güzel konuşma kabiliyetlerine, zeka ve
anlayışlarının parlaklığına kanarak, her ilmin hakikatine
vakıf olduklarını zannederler. Diğerleri gibi bu da, Allah’ın
onlara yönelik yaptığı bir aldatmacadır.
Kimi zaman da Allah onları nimetlerin kisvesiyle
süsler ve sayısız nimetler içersinde yüzdürür. Kendilerinin
Hak katında iyi bir insan oldukları zannına kapılırlar.
İşte bu da, Allah’ın aldatmacalarındandır.
Allah Teala onları görünen hakikate döndürünceye
kadar bırakmaz. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de onlar hakkında
şöyle buyrulmuştur: “Biz onları, bilmedikleri, farkına
varmadıkları bir yerden, yavaş yavaş azaba
yaklaştırırız”.
Yukarıda zikredilen kimselerin aksine, dünyadaki
Hak yolcularının hayatları kederli olmayıp üzüntüleri de
devamlı değildir. Hak yolcularının benizleri sararmış, nefisleri
eriyip gitmiş, akılları yitmiş, gönülleri tarumar olmuştur.
Acılarını içlerine gömerek halktan
uzaklaşmışlardır. Her akıl ve idrak sahibi, nefsinden sakındığı
gibi Rabbinden de sakınması gerekir. Şu ayet-i
kerimede aynı manaya dikkat çekilir. “Allah, kendisine
karşı (gelmekten) sakındırıyor…” Bir diğer ayet-i kerimede
ise şöyle buyrulur: “Bilin ki Allah, gönlünüzdekileri
bilir. Bu sebeple O’ndan sakının.”
Şahadet ve gayb âlemi
Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde
şöyle buyurmuştur: “Cehennem köprüsünden
(sırat köprüsünden) geçmedikçe, müminin ne ıstırabı
diner ne de korkusu hafifler. Allah Teala, tuzağını hilminin
içerisine, hilesini lütfunun içerisine, adaletini
de kereminin içerisine gizlemiştir. Kuluna yardımı
kesmeyi türlü nimetlerinin içerisine, kızgınlığını hicabının
güzelliğine, hükmünün kesinliğini mühletinin
içerisine gizlemiştir.”
Kulun, güzel hallerine ve iyiliklerinin çokluğuna güvenmemesi
gerekir. Hak yolcusu kisvesinde görünen
nice kişi, Allah’ın ilminde kovulmuşlar zümresindendir!
Allah Teala, düşmanını dostu kisvesiyle süsler, sonra
onu kendisinden uzaklaştıracak bir duruma gönderir de
kimse farkına varmaz.
Bazen düşmanların kisvesini dostuna giydirir,
sonra onu kereminin hakikatlerini anlayacağı bir duruma
iletir. Çünkü Allah her şeyi ilkten yaratarak ortaya çıkaran
ve her şeyi geldiği yere, eski haline geri çevirendir. Yani,
Allah Teala evvela düşmanının özelliklerini dostunun
üzerinde, dostunun özelliklerini de düşmanının üzerinde
izhar eder. Sonra onları ezeli bilgisinde var olan ilk hallerine
geri çevirir. Allah, fazlını ve ihsanını doğrululuktan
şaşmayan kullarının üzerinde, adaletini ise nimet verdiği
kullarının üzerinde göstermek suretiyle dilediğini yapar.
Allah Teala’nın, iblis’i masuniyet mücevheriyle
süslediğini görmedin mi? İlimde diğer meleklerden daha
ileride iken lanete müstehak olmuştur. Önceden sahip olduğu
bu ilim onun idrakini örtünce nihayet gerçek yüzü
ortaya çıkmış, olan olmuştur.
Aynı şekilde Allah, Bel’am’ı da velilerine bahşettiği
nurlarla süsleyerek onun gözünü bağlamıştı. Haddi
zatında Bel’am, Allah’ın katında değerli bir kul iken ayağı
kaymışlar zümresine dahil olmuştur.
Karun ise Allah katında nimet denizinde yüzen bir
kul iken, Allah’ın gazabına uğrayanlardan biri olmuştur.
Dünyayı Terk...
Şu dört şey seni Allah hakkında aldatmasın:
• Allah’ın sana, daha önceden bilmediğin sırları apaçık
göstermesi
• Allah’ın sana, işlemiş olduğun günahları unutturması
• Şükretmemene rağmen Allah’ın sana verdiği nimetleri
artırması
• Allah’ın, istemediğin şeyleri dahi sana bağışlaması
İşte bu dört şeyi, Allah ya seni uyandırmak yada seni aldatmak
için murat etmiş olabilir.
Yusuf bin Hüseyin (r.a):
“Allah’a ibadet ederken, ilahî bir tecelliye mazhar
olan kimse nefsine yol vermez, Allah’a sığınır ve bütün işlerini
O’na havale ederse isditracın afetlerinden kurtulur.
İstidracın (aldanma) çeşitleri
Yahya b. Muaz der ki:
“Ey Allah’ın verdiği nimetler ve yardımlara gözleri
bağlanmış insanlar! Bu halinize aldanmayın. Çünkü Allah’ın
gazabının felaketleri, bu nimetler ve yardımların ardına
gizlenmiştir.
Günlerinizin iyi geçmesi sizi kandırmasın! Bu iyi
günlerin ardında sıkıntılar gizlidir. İbadetlerin verdiği huzur
ve gönül hoşluğu sizi kandırmasın! Bu huzurun ardında
Rabbi unutmak gizlidir.
“Pek çok kişi, kendisine bahşedilen iyiliklere kanmıştır.
Pek çok kişi, insanların sahte iltifatlarına aldanmıştır.
Pek çok kişi, sahip olduğu maddi-manevî nimetlerin
büyüsüne kapılmıştır.
Pek çok kişi, günah ve kusurların gizli kalması sebebiyle
helak olmuştur.
“Zahirde Hak dostu görünüp iç aleminde böyle olmayan
kişinin şüphesi, teslimiyetinden daha fazladır.
Zahirinde yakîne ermiş kimselerin özelliklerini taşıyıp,
hakikatte iç aleminin nurlarını kaybetmiş kişi, başına
gelecek felaketlerden habersiz ve ibadetin hoşluğuyla
kendini kandırmış demektir.
“Hak yolunu bulmaya muvaffak olan, bu haline güvenmesin!
Günahkâr da bu halinden ötürü Allah’ dan ümit
kesmesin!
Günahkarların günaha olan bağımlılıkları ve Allah’a
karşı ısrarlı bir şekilde gönülsüz davranmaları, aldandıklarının
göstergesidir.
İlim ehlinin, halkın gözünde yüce bir yere ve şöhrete
sahip olmayı istemeleri, onların aldandığının göstergesidir.
Hak yolunda cihat edenlerin aldanması, kendilerini
beğenmek ve amellerini çok görmeleridir.
Hak yolcularının aldanması, ilahi tecelli ve kerametleri
gözleyip bunlarla huzur bulmalarıdır.
Ariflerin aldanması ise, marifetin sahibini göz
ardı ederek kendilerinde bulunan marifetle yetinmeleridir.
Onlar, marifeti kendileri için varılacak son gaye ve
nokta olarak görmeleri sebebiyle onu kuşatabilecekleri
zannına kapılmışlardır. Makamların en yücesinde bulunduğunu
zanneden arif, büyük ve derin bir aldanış
içindedir.”
“Nice Allah’ı zikreden kişi, aslında Allah’ı unutmuştur!
Nice Allah’tan korkan, Allah’a meydan okumaktadır!
Nice Allah’a yalvaran, Allah’tan uzaktır.
Nice Allah’ın kitabını okuyan, Allah’ın ayetlerinin
nurundan mahrumdur!”
Dünyayı terk
Ebu Said Harraz (r.a) der ki:
“Eğer dünyayı terk etmiş olsaydım, bununla
övünürdüm. Övünmek ise, dünyaya sarılmamın en
büyük işaretidir.
Eğer nefsimin zaaflarından sıyrılmış olsaydım,
bu hoşuma giderdi. Kendini beğenmişlik ise,
nefsin en büyük zaafıdır.
Eğer elde etmek istediğin bir şey için çaba
sarf etmeye sarılsaydım, bu benim için en büyük
rahatlıktır.
Eğer korktuğum bir şeyden kurtulup güvende
olduğum hissine kapıldıysam, bu rehavet
korkunun en şiddetlisidir.”
Daha sonra Ebu Said (r.a) şu hakikatleri ifade
eder:
“Hakk’a yakın olduğunu zannetmek en uzaklığın
ta kendisidir.
Hakk’a dost olduğunu zannetmek yalnızlığın
ta kendisidir.
Hakk’ı zikredebildiğini zannetmek O’nu unutmanın
ta kendisidir.
Arif olduğunu zannetmek cehaletin ta kendisidir”.
İrfan sahiplerinden biri şunları söyler:
“Ne zaman bulduğumu zannettimse, o
zaman kaybettim. Ne zaman kaybettiği zannettimse,
o zaman buldum!
İlahi! Seni terk edecek olsam beni arar bulursun.
Seni arayacak olsam beni kovarsın. Senin
bir kararın yoktur. Senden başkasında da yakınlık
yoktur. Senden sana sığınırım.”
Seyyid Ahmed er Rufai Hazretlerinden
















