Editörden - Ekim 2008

e-Posta Yazdır PDF

           Kediyi aç ve susuz bırakıp ölümüne sebep olan kadının cehenneme gittiğini ve çölde susayıp kuyudan su içtikten sonra adeta merhamet dilercesine kendisine bakan köpeğe “su veren kişinin” cennete gittiğini Efendimiz aleyhisselam haber veriyor. Merhamet ne ulvî ne yüce bir duygudur ki “vermek” ile süslenince sahibini cennete götürüyor. “Veren el” cömert eldir. Hayvanlara bile “merhamet ile veren bir el” cennete gidiyorsa “insanlara veren” ne ölçüde mükâfata ulaşacaktır? Acaba nasıl ikramlarda bulunulacak o ele? Ya hiç veremeyen? Sahip olduklarını sadece kendi çalışma ve çabasına bağlayarak  veremeyen, vermeye yanaşmayan bir el ne durumdadır? Bir muhtacın sıkıntısını gideremeyen, bir lokmayı ikram edemeyen yürek, nasıl bir yürektir? Ağlayan bir göze uzanamayan bir el, nasıl bir eldir? Başka insanların derdini, sıkıntısını asla umursamayan bir iç, nasıl bir içtir? Kibrit kutusu gibi evlere mahkûm olup dünyayı, yaşadığı bir daireden ibaret sayan günümüz toplumu bir alt kattaki komşunun durumundan habersiz yaşıyor. Başkasının her şeyi kendisine “başka” geliyor. Gittikçe yalnızlaşıyor “insanlık.” Yalnızlaşan insanlıkla birlikte “merhamet”te ölüyor. Her şey ellerimizle değişiyor. “Sadaka taşı” kültürünün mirasçıları sadaka vermeyi unutur duruma düştü. İşte asıl bu durumda bizlere sadaka verilmeli. Ama bu sadaka maddi sadaka değil. Bize verilecek sadaka; merhamet, sevgi, şefkat, yardımlaşma kültürü ve bunun eğitimi olmalı… Her şeyimiz oldu ama bunları kaybettik. Araba var, evler var, şunlar var, bunlar var ama sevgi, şefkat, merhamet törpülendi. Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmeliyiz. Sadece ramazanlarda hatırlamaya çalıştığımız “zekât-sadaka” müessesesini yılın bütün aylarına yaymalıyız. İslam’ın bu sosyal yardımlaşma müessesesinin en iyi şekilde çalışmasını sağlamak için herkes üzerine düşen görevi yapmalıdır. En hayırlı sadakanın da öğrencilere verilen olduğunu unutmamalıyız. En iyi “yatırım”ın eğitime yapılan yatırım olduğunu unutmayalım. Yatırımdan kastımızın da “ahirete gönderdiklerimiz” olduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum. Bir ayet ve hadisi şerifle sözlerimizi noktalayalım. "Altını ve gümüşü yığıp-biriktirip de onları ALLAH Teâlâ’nın yolunda harcamayanlar, mallarından zekât, hayır ve hasenat hakkını ödemeyenler... yok mu? İşte bunlara pek acıklı, elem verici bir azabı müjdele! O gün ki bu paralar, üzerlerinde yakılacak cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da, bunlarla o kimselerin alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağlanacak. Onlara denilir ki: İşte bu, kendiniz için toplayıp biriktirdiğiniz servettir! Artık saklayıp yığmakta olduğunuz şeylerin azabını haydi tadın bakalım!" (Tevbe Sûresi: 34-35) Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz devamla şöyle buyurdu: "Sakın sizden hiçbiriniz kıyamet günü zekâtını vermediği davarını omuzunda bağırır halde taşıyıp gelmesin ve yardım isteyerek: Ya Muhammed! demesin. O zaman ben ona: Ben senin için hiçbir şey yapmaya malik değilim; ben ilahi emirleri tebliğ etmişimdir derim. Yine sizden hiçbiriniz zekâtını vermediği devesini böğürür halde omuzu üzerinde taşıyarak gelmesin ve: Ya Muhammed! demesin. Ben ona: Ben senin lehine hiçbir şeye malik olamıyorum; ben ALLAH Teâlâ’nın emir ve nehiylerini tebliğ etmişimdir, derim." (Buhari, Zekât: 3.)

Allah’a emanet olunuz.

Yorumlar

Please login to post comments or replies.