Tay Kabîlesi,
İslâm’dan önce Arap Yarımadası’nın orta yerlerinde yaşayan bir kabîleydi. Kabîlenin
reîsi Hâtim, çevresinde cömertliği ile meşhurdu. Onun cömertliği, Araplar
arasında darb-ı mesel haline gelmiştir. Hâtim’in babası Abdullah, oğlu henüz
çocukken ölmüş; Hâtim’i zengin ve cömert olan annesi yetiştirmiştir. Annelerin
çocuklar üzerindeki etkisi inkâr edilemez bir gerçektir. Cömertliği dillere
destan olan ve aynı zamanda şâir ve dîvân sahibi olan Hâtim ile alakalı
Araplar, Farslar ve Türkler arasında dilden dile nakledilen çok menkıbeler
vardır. Hâtim, menkıbelerde İslâm’dan önceki mert ve cömert Arap erkeği tipinin
ideal örneğini temsil eder. İslâm Târihi kaynaklarından onun cömertlik,
müsâmaha, tevâzu, sadâkat, iffet ve vefâkarlık gibi faziletlerle temâyüz etmiş
bir insan olduğu; şarap içmeyi ve ahlâksızlığı haram saydığı, Tay kabîleleri
arasında yaygın olmasına rağmen Hıristiyanlığı kabul etmediği ve atalarının
dinine sâdık kaldığı öğrenilmektedir. Bu kadar güzel özelliklere sahip olan
Hâtim, İslâm’a yetişemedi. Hz. Peygamber’in doğumundan yedi yıl sonra, 578
yılında vefat etti. Ölümünden sonra kabîlenin reisliğini oğlu Adiy devam
ettirdi.
Adiy, gerçeği bulma konusunda bir
arayış içinde olduğu için, atalarının dinini terk edip Hıristiyanlık dinini
benimsemişti. Bu dinin bölgedeki merkezi sayılan Şam’daki Hıristiyanlarla iyi
bir diyalogu ve dostluğu vardı. Hz. Peygamber’in, hicretten sonra Medine’de
kurduğu İslâm Devleti’ni ve bu devletin faâliyetlerini iyi takip ediyordu.
Kendisi Müslüman olmamıştı; olmaya da niyeti yoktu. İslâm Devleti’nin giderek
güçlenmesinden ve genişlemesinden endişe ediyordu. Medine’de olup bitenlerden
haberdar olmak için, Medine’de bir câsûs bulunduruyor ve bu câsûstan aldığı
habere göre hareket ediyordu. Kabîle reîsi Adiy’in mutaassıp bir Hıristiyan ve
amansız bir İslâm düşmanı olmasına rağmen, kabîlenin içinde puta tapanlar da
vardı. Puta tapan insanlar da reisleri Adiy gibi amansız İslâm düşmanıydılar.
Hz. Peygamber Efendimiz, hicretin dokuzuncu senesinin Rebîülâhir ayında (Temmuz
630) bu kabîlenin insan şeklinde yapılmış olan putu Füls’ü yıkmak için Hz.
Ali’yi elli atlı ve yüz develiden oluşan bir askerî birlikle oraya gönderdi.
Adiy, Medine’deki câsûsundan Hz. Ali’nin kendi kabîlesi üzerine geldiği
haberini alınca nefessiz bir şekilde Şam’a kaçtı.
Hz. Ali, Ensâr’ın ileri
gelenlerinden yüz elli kişilik bir askerî birlikle Tay kabilesinin topraklarına
girdi. Hz. Peygamber tarafından kendisine verilen emir gereği Füls isimli putu
yıktı. Adiy’in nerde olduğunu öğrenmek ve kendisini Medine’ye getirebilmek için
Hz. Ali, bu kabîleden bir kısım insanları esir alıp Medine’ye getirdi. Bunların
içerisinde Adiy’in kız kardeşi Seffâne de vardı. Seffâne, kendisini
savunabilecek bilgi, birikim, kültür ve cesârete sahipti. Medine’ye gelince Hz.
Peygamber’in huzuruna çıkıp kendisini şöyle savundu:
“Yâ Muhammed, beni serbest bırakmanı
ve Arap kabîlelerinin başıma gelenlere sevinmelerine fırsat vermemeni
istiyorum. Çünkü ben, bildiğiniz gibi Tay kabîlesinin eski reisinin kızıyım.
Babam, ırz ve nâmusu korur, esiri salıverir, açları doyurur, çıplağı giydirir,
misâfiri ağırlar, yemek yedirir, herkese selâm verirdi. Kendisinden istek ve
dilekte bulunanları boş geri çevirmezdi. Evet, ben, işte böyle birinin, Tay
kabîlesinin eski reîsi Hâtim’in kızıyım.” Hz. Peygamber, Seffâne’nin bu
konuşmasını dinledikten sonra kendisine şöyle dedi:
“Senin bu anlattıkların, gerçek
müminlerin vasıflarıdır. Eğer baban
inananlardan olsaydı, ona mutlaka rahmet okurduk, kendisi için istiğfarda
bulunurduk.” Bu sözlerinden sonra Hz. Peygamber, Seffâne’yi âzâd edip hürriyetine
kavuşturdu. Hz. Peygamber’den böyle bir iyilik gören Seffâne de kendi gönül
rızası ile Müslüman oldu. Hz. Peygamber, onu sadece âzâd etmekle kalmayıp,
kendisi ile yakından ilgilenerek her türlü ihtiyacını karşıladı. Kardeşi Adiy’i
bulup getirmesi için istediği her şeyi de ona verdi. Peygamberimiz özellikle
Adiy ile karşılaşmak ve onu İslâm’a dâvet etmek istiyordu. Seffâne’yi, kendisi
gibi âzâd edilen, kabîlesine mensup yakınları ve güvenilir kişilerle birlikte
ağabeyinin yanına, Şam’a gönderdi. Şam’a giden Seffâne, ağabeyine şunları söyledi:
“Vallahi, ben, senin bir an önce gidip Muhammed’e katılmanı isterim. Eğer,
kendisi gerçekten bir peygamber ise, ona tâbi olmakla başkalarını geçmen, senin
için bir fazilet ve üstünlük olur. Eğer, bir hükümdarsa, onun sayesinde
saltanatını yeniden elde eder; hor ve hakir bir duruma düşmezsin. Artık, karar
senindir.”
Kız kardeşinin bu güzel sözlerini
dinleyen Adiy, ona şöyle dedi: “Vallahi, sen, doğru söyledin; isâbetli fikir
beyan ettin. Ben de senin sözünü dinleyecek ve bu zâta gideceğim. Şâyet O, bir yalancı
ise bana zarar veremez. Eğer, doğru birisi ise onu da anlarım. Söylediklerini
dinlerim; kendisine tâbi olurum.” Adiy, yapılan istişârelerden sonra âilesi ile
birlikte yola çıktı ve Medine’ye geldi. Medine’ye gelmesini ve Hz. Peygamber’in
huzuruna çıkmasını bizzat kendisi şöyle anlatır:
“Ben, Medine’ye geldiğimde halk beni
görünce tanıdı ve: “Adiy b. Hâtim! Adiy b. Hâtim! Adiy b. Hâtim!” demeye
başladılar. O sırada Hz. Peygamber, mescitteydi. Yanına varıp selâm verdim.
“Sen, kimsin ?” diye sordu. “Adiy b. Hâtim !” dedim ve elimi kendisine uzattım.
Şam’dan Medine’ye kadar, ona uzatacağım eli tutacağı ve böylelikle beni
şereflendireceği umuduyla yol almış ve işte şimdi de elimi ona uzatmıştım.
Derken, elimi tuttu ve kendisiyle musâfaha yaptık. Çok duygulandım.”
Adiy, Hz. Peygamber ile kendi arasında geçen konuşmaları ve bu
konuşmalar sonunda Müslümanlığı kabul etmesini şu şekilde anlatır:
“Hz. Peygamber’in mescidini, mescitteki arkadaşlarını, cemâatini ve onun,
cemâati ile olan münâsebetini görünce anladım ki, onda ne Kisrâ’nın saltanatı
var, ne de Kayser’in. Beni tanıdıktan ve benimle musâfaha yaptıktan sonra ayağa
kalktı ve beni evine dâvet etti. Aslında ben de evine dâvet edilmemi ve oraya
götürülmemi bekliyordum. Tam da beklediğim gibi oldu. Mescitten çıkıp eve
giderken, yaşlı ve zayıf bir kadın geldi önümüze; yanında da küçük bir çocuk
bulunuyordu. Kadın, Hz. Peygamber’in durmasını ve kendisi ile ilgilenmesini
istedi; o da durdu. Kadın, sıkıntısını dile getirip Hz. Peygamber’den bir
şeyler istedi. Hz. Peygamber, onlarla uzun uzun konuştu; kendileri ile birlikte
gidip işlerini gördükten sonra tekrar benim yanıma geldi. İçimden kendi
kendime: “Vallâhi, bu zat, hükümdâr değildir.” dedim. Yanıma geldikten sonra
elimden tuttu ve beni evine götürdü. Birlikte içeri girdik. Eline, içi hurma
lifinden doldurulmuş bir minder aldı ve benim altıma serdi. “Bunun üzerine
otur!” dedi. Ben: “Olmaz efendim, buyurun siz oturun!” dedim. Hz. Peygamber:
“Hayır, siz oturacaksınız!” dedi. Minderin üzerine ben oturdum; kendileri kuru
yere oturdular. İçimden kendi kendime: “Vallâhi, bu, hükümdâr işi değildir.”
dedim. Ben mindere, kendisi de kuru yere
oturduktan sonra Hz. Peygamber bana: “Ey Adiy b. Hâtim! Gel, Müslüman ol ve
selâmete er!” dedi. Ben de: “Ben, dindarım; benim bir dinim var.” dedim. Dâvetini
tekrarladı ve: “Ey Adiy b. Hâtim! Gel, Müslüman ol ve selâmete er!” dedi. Ben
de: “Ben, dindarım.” dedim. Üçüncü kere: “Ey Adiy b. Hâtim! Gel, Müslüman ol da
selâmete er!” dedi. Ben de: “Ben, dindarım; benim bir dinim var.” diye cevap verdim. Bunun üzerine Hz.
Peygamber: “Ben senin dînini senden daha iyi bilirim.” dedi. Ben de: “Demek, sen, benim dinimi,
benden daha iyi biliyorsun ha?” dedim. Hz. Peygamber: “Evet!” dedi ve bunu iki
veya üç kere tekrarladı.
Adiy b. Hâtim, Hz. Peygamber’in,
karşılıklı konuşmayı şöyle sürdürdüğünü anlatır: “Söyle Adiy! Sen, bir Rekûsî
(Hıristiyanlıkla Sâbiîlik karışımı bir dînin mensuplarından) değil misin?” Ben
de: “Evet!” dedim. “Sen, kavminin başkanı değil misin?” dedi. Ben de: “Evet!”
dedim. “Sen, ganimetin dört de birini almıyor musun?” dedi. Ben de: “Evet,
alıyorum.” dedim. “Bunu almak, senin dînine göre sana helâl değildir.” dedi.
Hz. Peygamber, böyle deyince çok mahcûb oldum. “Evet, öyledir; dediğiniz
gibidir.” dedim ve anladım ki, O, Yüce Allah tarafından gönderilmiş bir
peygamber olduğu için her şeyi biliyor. Hz. Peygamber, beni utandırmamak için
bu konunun üzerinde fazla durmadı, konuyu değiştirdi ve bana şöyle dedi: “Ey
Adiy! Sen, niçin kaçıyorsun? Ne diye kaçıyorsun? Sorarım sana, Allah’tan başka
bir ilâh var mı?” Ben de: “Hayır! Yoktur.” dedim. “Peki, sen, Allâhu ekber
(Allah en büyüktür) demekten mi kaçıyorsun? Yüce Allah’tan daha büyük bir şey
var mı?” dedi. Ben de: “Hayır! Yoktur.” dedim. Daha sonra Hz. Peygamber,
konuşmasını şöyle sürdürdü:
Biliyorum, senin bu dîne girmene
engel, “Bu dîne sadece insanların zayıf ve güçsüzleri giriyor. Araplar, onları
kısa zamanda yok ederler.” diye düşünmendir. Vallâhi, çok sürmez, Müslümanlarda
mal, zenginlik ve servet o kadar bollaşacak ki, mallarının zekâtını verecek
kimse bulamayacaklar. Belki de senin, bu dîne girmene, onların düşmanlarının
çok ve kendilerinin ise sayıca az olduklarını görmen, engel oluyordur. Vallâhi,
çok sürmez, bir kadının, Kâdisiye’den devesinin üzerinde yalnız başına çıkıp
Kâbe’yi ziyâret edeceğini ve bu yolculukta Allah korkusundan başka hiçbir korku
duymayacağını da işiteceksin.” Bu arada Hz. Peygamber bana: “Sen, Hîre’yi
biliyor musun?” diye bir soru sordu. Ben de: “Gitmedim, orayı görmedim, ama
varlığını biliyorum.” dedim. “Allah’a yemin ederim ki, çok yakında Yüce Allah,
bu işi (İslâmiyet’i) tamamlayacaktır; hatta Kisrâ b. Hürmüz’ün hazineleri bile
ele geçirilecektir.” dedi. Ben,
heyecanla: “Kisrâ b. Hürmüz’ün hazineleri mi?” dedim. “Evet, Kisrâ’nın
hazineleri!” dedi. Ben, tekrar heyecanlı bir şekilde: “Kisrâ b. Hürmüz’ün mü?”
dedim. “Evet, evet, Kisrâ’nın hazineleri!” dedi ve şöyle devam etti: “Hîre’den
deve üzerinde hâmîsiz (koruyucusuz) olarak tek başına çıkıp gelen bir kadın da,
Kâbe’yi tavaf edecektir. Belki de, senin bu dîne girmene, devlet ve saltanatı
Müslümanlardan başkasında görmen, engel oluyordur. Allah’a yemin ederim ki, çok
yakında, Bâbil ülkesinin beyaz köşklerinin de Müslümanlara açılacağını
işiteceksin!” Hz. Peygamber, böyle deyince daha dayanamadım ve Müslüman oldum.
Müslüman olduğumu îlân edince Hz. Peygamber’in yüzünün ay gibi parladığını ve
çok sevindiğini gördüm. Kendi evinde yaptığımız karşılıklı konuşmalardan sonra
Müslüman olduğumu gören ve buna çok sevinen Hz. Peygamber, bundan sonra
Ensâr’dan (Medine’nin yerlilerinden) birine misâfir olmamı istedi. Ben de
Medine’de kaldığım müddetçe sabah, akşam Hz. Peygamber’in evine gidip gelmeye
başladım. Hz. Peygamber bana İslâm dînini öğretti. Namazı vakitleri içinde ve
zamanında nasıl kılacağımı târif ederek ve göstererek öğretti.”
Adiy b. Hâtim, Medîne’de kaldığı
müddet içinde Hz. Peygamber’e birçok soru sordu ve bunların cevaplarını aldı.
Kabîlesinin yaşadığı yerdeki insanlar, daha çok avlanarak geçindikleri için,
onun sorularının çoğu da av ile alâkalı sorulardır. Hadis kaynaklarımızda bu
sorular ve cevapları vardır. (Bakınız: Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 257;
Buhârî, Zebâih, 2, 7-10; Müslim, Sayd, 2-7)
Sevgili okuyucularım! Bu yazı
boyunca hepimiz birlikte Hz. Peygamber efendimizin dünyasında gezdik. O’nun
şehrine, mescidine ve evine uğradık; onunla birlikte olduk. Şimdi de bu yazıdan
kendimize bazı dersler ve ibretler çıkaralım:
1-)Hz. Peygamber efendimizin evini gördünüz. Bu güzel evin bizim evlere
benzeyip benzemediğine sizler karar veriniz. Kaynaklarımızda, bu güzel evin
annelerimizden hangisine âit olduğuna dâir bir bilgi bulamıyoruz. Ama
bildiğimiz bir gerçek var ki, o da,
annelerimizin hepsinin evlerinin bu şekilde olduğudur. Gördüğünüz gibi, evin
bir minderden başka eşyası yok; tabanı da toprak. Bizim evlerimiz ise eşyalarla
dolu. Hem de işe yaramayan eşyalarla doldurmuşuz evlerimizi. Evlerimizin içi
dolu ama bizim içimiz boş, kalbimiz boş, kafamız boş, gönlümüz boş. Evlerimizi
değil, gölümüzü dolduracaktık; yanlış yapmışız. İnşâallalah, yakın zamanda bu yanlışı
düzeltiriz.
2-)Hz. Peygamber, kabîle reîsi olan Adiy’e özel muâmele yapıyor ve onu
evine dâvet ediyor. Zâten onun beklentisi de böyleymiş. Hz. Peygamber de onun
beklentisini yerine getiriyor ve ilk anda gönlünü fethediyor. Evinde bulunan
tek minderini misâfirinin altına seriyor ve gönlünü kazanmaya devam ediyor.
Sonra da çok nâzik ve medenî bir şekilde misâfirini İslâm’a dâvet ediyor. Biz
Müslümanlar da evimize gelen misâfirlerimize Hz. Peygamber efendimiz gibi
davranmalıyız.
3-)Misâfirini İslâm’a dâvet eden Hz. Peygamber, önce dâvetini iletiyor
sonra da onu dinliyor, ona konuşma ve kendini savunma hakkı veriyor. Sonra da
ona konuşmalarının ve savunmalarının tutarsız olduğunu söylüyor. Adiy, kendi
bâtıl dîninin Hz. Peygamber tarafından kendisinden daha iyi bilinmesi
karşısında sıkışıp kalıyor. Baştan beri etkisinde kaldığı olayların
yönlendirmesi, Hz. Peygamber’in kişiliği ve güzel konuşması neticesinde
Müslüman oluyor ve kurtuluyor.
4-)İslâm’da nihâi hedef, iktidar olmaktır, yani Allah’ın dînini, Allah’ın
arzına hâkim kılmaktır. Biz Müslümanların en başta gelen görevi, İslâm’ı
yeryüzüne yaymak ve onu iktidar yapmaktır. Çünkü İslâm’ın iktidar olmadığı
dünyada kan, gözyaşı, anarşi, zulüm, açlık, sefâlet, ahlaksızlık ve her türlü
olumsuzluk vardır. İslâm gelecek dertler bitecek. Gördüğünüz gibi Peygamber
efendimiz, bir kabîle reîsi olan Adiy’i İslâm’a dâvet ederken, bu dînin, yakın
zamanda iktidar olacağına ve bu sûretle dünyaya huzurun hâkim olacağına vurgu
yapmıştır. Bir de şuna iyi dikkat edelim ki, Hz. Peygamber efendimiz, insanları
İslâm’a dâvet ederken onların anlayış seviyelerine ve meşgûliyet alanlarına
göre konuşurdu. Bir kabîle reîsi olan Adiy’in, İslâm’ın, gelecekte büyük ve
güçlü bir iktidârının olacağını Hz. Peygamber’in ağzından duyması kendisi
açısından önemli bir haberdir. Biz de insanlarla konuşurken Hz. Peygamber
Efendimizin bu sünnetine uyalım. İslâm’ı anlatırken onların seviyelerini ve
beklentilerini nazar-ı îtibâra alalım.
Sevgili okuyucularım! Biz, müminiz ve müslümanız elhamdülillah. Rabbimiz
Yüce Allah, peygamberimiz de Hz. Muhammed Mustafa’dır. Bizim ibâdetimiz,
yaşantımız, İslâmî hizmetlerimiz, her şeyimiz Allah’ımızın istediği gibi ve bir
de sevgili Peygamberimizin yaptığı gibi olmalıdır. Her konuda olduğu gibi
çevremizdeki insanları İslâm’a dâvet derken de Hz. Peygamber efendimizi örnek
almalıyız. Kime nasıl davranacağımızı, kime neyi nasıl söyleyeceğimizi ondan
öğrenmeliyiz. Kendi dînimizi iyi bildiğimiz gibi, İslâm’a dâvet ettiğimiz
şahsın dînini ve dünya görüşünü de iyi bilmeliyiz. İnsanları İslâm’a dâvet
ederken çok nâzik olmalı ve hiç kimsenin kalbini kırmamalıyız. Evlerimizi
İslâmî hizmetlere açmalı ve bu sûretle hânelerimize gökten rahmet ve bereket
yağmasını sağlamalıyız.
Müslüman olduktan sonra, Medine’li
Müslümanlardan birisine misafir olan Hz. Adiy, sabah namazında Hz. Peygamber’in
mescidine gelir, yatsı namazından sonra çıkar giderdi. Vaktini mescitte ve Hz.
Peygamber’in evinde geçirirdi. Medine’de kaldığı zaman zarfında Hz.
Peygamber’den İslâm’ı çok iyi öğrendi. Sonra da Hz. Peygamber onu, tekrar kendi
kabîlesine reîs olarak tayin etti. Başarılı çalışmalarıyla kabilesinin tamamen
Müslüman olmasını ve Medine İslâm Devleti’ne karşı görevlerini eksiksiz yerine
getirmesini sağladı. Böylece, kabîlesine âit vergileri devlete tam ödemekle
meşhur bir sahâbî vasfını kazandı. Arap kabîlelerinden birçoğunun İslâm’dan
döndüğü ve devlete baş kaldırdığı Hz. Ebû Bekir’in devlet başkanlığı döneminde,
kabîlesine hâkim olarak en küçük bir kıpırdanışa dahi fırsat vermediği gibi,
vergilerini de eksiksiz ödemeye devam etmelerini sağladı. Hz. Ebû Bekir
devrinde Hâlid b. Velid kumandasında Suriye seferine, Hz. Ömer zamanında da
Irak’ın fethine ve Kâdisiye savaşına katıldı. Cemel ve Sıffîn savaşlarında Hz.
Ali’nin safında yer aldı. Müslümanlığı kabul etmesine sebep olduğu için Hz.
Ali’ye karşı ayrı bir sevgisi ve bağlılığı vardı. Cemel savaşında bir gözünü ve
oğlu Muhammed’i kaybetti. Diğer oğlunu da Hâricîler öldürdü. Irak’ın fethinden
sonra Kûfe’ye yerleşti ve orada vefat etti.
Uzun ömürlü sahâbîlerden biri olan
Adiy, babası Hâtim gibi cömert bir insandı. Uzun süren kabîle reisliğinin
kazandırdığı tecrübeler onda sağlam ve köklü bir devlet adamlığı karakterini
oluşturmuştu. Hz. Ömer, onun vefakâr ve sâlih bir insan olduğunu söyler.
Aralarında cereyan eden bir hatıra şöyledir.
Hz. Ebû Bekir’in vefatından sonra
Hz. Adiy, yeni halife olan Hz. Ömer’e bey’atını (bağlılığını) sunmak için
Medine’ye gelir. Bey’atını sunduktan sonra: “Sanırım ki, beni tanıyamadınız ey
müminlerin emîri!” der. Hz. Ömer de: “Seni, nasıl tanımam?” der ve şöyle devam
eder: “Rasûlullah (s.a.v)’in yüzünü ağartan, aydınlatan zekât, senin kabîlen
olan Tay kabîlesinin zekatıydı. Ben, seni çok iyi tanırım ey Adiy! Başkaları,
inkâr ettikleri zaman, sen iman etmiştin. Başkaları, arkalarını dönüp
gittikleri zaman, sen ahde vefâkârlık göstermiştin.” Halifenin bu sözleri
üzerine Adiy de: “Bana, bu kadar iltifâtın yeter ey müminlerin emiri! Bu, bana
yeter!” diye mukabelede bulundu.
Adiy b. Hâtim der ki: “Rasûlullah
(s.a.v.)’in gelecekle ilgili verdiği üç haberden ikisinin geçekleştiğini
gördüm. Üçüncüsü de muhakkak gerçekleşecektir. Bâbil ülkesindeki beyaz
köşklerin fethedildiğini gördüm. Bir kadının, Kâdisiye’den devesinin üzerinde
korkmadan yola çıkıp Kâbe’ye kadar geldiğini ve haccettiğini de gördüm. Yüce
Allah’a yemin ederim ki, üçüncü haber de yakında gerçekleşecek, mal ve servet
öyle bollaşacak ki, onları zekâtını alacak kimse bulunmayacaktır.”
Hz. Peygamber efendimizin Adiy’e
verdiği üçüncü haber de Emevî halifelerinden Ömer b. Abdilaziz zamanında
gerçekleşmiş, Müslümanlar zekâtlarını verecek yoksul bulamamışlardır. Biz,
İslâm’ı hakkıyla yaşasak bugün de durum aynı şekilde olur. Ama biz
yaşayamıyoruz veya yaşamak istemiyoruz, ağzımıza gözümüze bulaştırıyoruz bu
güze dîni. Bu sebepten dolayı, dünyamızı da ahretimizi de berbâd ediyoruz.
Aslında kendimize yazık ediyoruz. Âh bir anlayabilsek kendimize yazık
ettiğimizi! Öyle zannediyorum ki, anlayacağız inşâallah! Hz. Peygamber’in
evinde yapılan sohbetleri dinleye dinleye anlayacağız inşâallah! Evet, bizden
ayrılmayın! Sohbetlere iyi kulak verin emi!
















