Ebû Hureyre (r.a.), Medine’ye hicret etmiş
Yemenli bir sahâbîdir. Yemen’de yaşayan Ezd kabilesinin Devs koluna mensuptur. Doğum
tarihi belli değildir. 58/678 yılında, yetmiş sekiz yaşlarında iken vefat
ettiğinden hareketle 600 yılının başlarında doğduğunu söyleyebiliriz. Câhiliye
devrindeki adı, Abduşşems (güneşin kulu) idi; Müslüman olduktan sonra Hz.
Peygamber ona Abdurrahman (veya Abdullah) adını verdi. Ayrıca Hz. Peygamber
tarafından kendisine verilen Ebû Hureyre künyesi öyle tuttu ki, isimlerinin
hepsi unutuldu ve künyesi ile meşhur oldu. Bir gün elbisesinin altına bir kedi
yavrusu almış götürüyordu. Onu bu şekliyle gören Hz. Peygamber Efendimiz: “O
nedir?” diye sordu. Ebû Hureyre: “Kedi!” diye cevap verdi. Bunun üzerine
Peygamber Efendimiz ona “kedicik babası” mânâsında “Ebû Hureyre” diye takıldı. Ebû
Hureyre, o günden sonra bu künye ile tanındı ve böylece meşhur oldu.
İnsanların, kendisine ismi ile değil de, Hz. Peygamber’in verdiği bu künye ile
hitap etmelerinden çok hoşlanırdı.
Küçük yaşta babasının ölümü üzerine yetim
kalan Ebû Hureyre’yi annesi büyüttü ve yetiştirdi. Mensubu bulunduğu Devs
kabilesinden altmış (veya yetmiş) âile ile birlikte, Tufeyl b. Amr’ın
başkanlığında 7/628 yılında Yemen’den Medine’ye geldiler. Onlar Medine’ye
geldiğinde Hz. Peygamber, ordusu ile birlikte Hayber’i fethetmeye gitmişti. Yemen’den
gelen bu yeni Müslümanlar Hayber’e kadar gittiler. Hayber’in fethinden sonra
Hz. Peygamber ile birlikte Medine’ye döndü ve oraya yerleştiler. Ebû Hureyre,
Medine’ye yerleştikten sonra kendisini tamamen dine verdi ve Hz. Peygamber’in
yanından hiç ayrılmadı. Hayber’den sonraki bütün gazâlara ve seferlere katıldı.
Hz. Ebû Hureyre, Medine’ye yerleştikten sonra
kendisi gibi bekar olan muhâcirlerle birlikte mescidin bitişiğindeki Suffe’de
kalırdı. Bazılarının ganîmetlerden daha fazla pay almaya çalıştığı günlerde Hz.
Peygamber’in ganîmet talebinde bulunup bulunmadığını sorması üzerine o, Allah’ın
verdiği ilimden kendisine bir şeyler öğretmesini isterdi. Geç Müslüman olduğu
için kaybettiği yıllarının eksikliğini telâfi etmek amacıyla, açlıktan
bayılacak dereceye geldiği halde dünya işleri ile meşgul olmaz, kendisini dine
ve ilme verirdi. Bir gün çektiği açlığın Hz. Peygamber’in evinde son bulmasını
ve orada karnını doyurmasını şöyle anlatır:
“Kendisinden
başka ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki, ben bazen açlıktan karnımı yere
dayar ve yüz üstü yatar, bazen de mideme taş bağlardım. Yine böyle aç kaldığım
günlerden bir gün, Rasûlullah sallallâhu
aleyhi ve sellem ve sahâbîlerinin geçtikleri yol üzerine mecalsiz
yığılıvermiştim. Bu sırada Ebû Bekir yanımdan gelip geçti. Onu durdurdum ve
kendisine Allah’ın kitabından bir âyet sordum. Aslında soruyu sormam, benim
halimi anlaması ve karnımı doyurması içindi. Fakat o, sorumun cevabını
verdikten sonra geçip gitti. Sonra Ömer gelip geçti. Onu da durdurdum ve
kendisine Allah’ın kitabından bir âyet sordum. Maksadım, halimi anlaması ve
beni doyurmasıydı. Ömer de sorumun cevabını verdikten sonra çekip gitti. Daha
sonra Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem,
benim yanımdan geçti ve beni görünce gülümsedi. Açlığımı ve kalbimden geçeni yüzümden
anladı ve bana: “Ey Ebû Hureyre!” dedi.
Ben de: “Buyurunuz, emrinize hazırım yâ Rasûlallah!” dedim. Bunun üzerine
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve selem:
“Beni takip et!” buyurdu
ve yoluna devam etti. Ben de peşinden yürüdüm. Hz. Peygamber evine girdi; ben
de girmek için izin istedim; izin verdi; içeri girdim. Bu arada Hz. Peygamber,
bir kap içinde süt buldu ve hanımlarına: “Bu süt nereden geldi, kim getirdi?” diye sordu.
Hz.
Peygamber’in hanımları da sütü getiren kişinin ismini söyleyerek: “Falan erkek
veya falan kadın bu sütü size hediye etti.” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana: “Ey Ebû Hureyre!” diye
seslendi. Ben yine: “Buyurunuz, emrinize
hazırım yâ Rasûlallah!” dedim. Bu sefer Hz. Peygamber, bana şöyle emretti: “Suffe ehline git ve onları bana çağır!”
Hadiste geçen suffe ehlinin kimler olduğu konusunda Ebû Hureyre der ki: “Suffe ehli İslâm misâfirleriydi.
Onların ne sığınacak âileleri, ne malları, ne de bir kimseleri vardı. Hz. Peygamber’e
bir sadaka geldiğinde onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şayet
gelen bir hediye ise, onlara da gönderir, kendisi de ondan bir parça alır ve
böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşırdı.” Hz. Ebû Hureyre, Suffe hakkında
kısa bir bilgi verdikten sonra olayı anlatmaya devam eder ve şöyle der:
“Hz.
Peygamber’in Suffe ehlini dâvet etmesi pek hoşuma gitmedi. Kendi kendime: “Bu
süt, Suffe ehli arasında kime yetecek ki! O sütü içmek suretiyle biraz olsun
cana gelmeye ben herkesten daha çok hak sahibiyim. Oysa onlar geldiğinde Rasûlullah
bana emreder, ben de onlara veririm; belki de o sütten bana bir damla bile kalmaz.
Fakat Allah’ın ve Rasûlullah’ın emrine itaat etmemek de olmaz.” dedim. Neticede
onlara gittim ve kendilerini dâvet ettim. Onlar bu dâveti kabul ettiler ve
benimle birlikte geldiler. İçeri girmek için izin istediler, kendilerine izin
verildi ve onlar da Hz. Peygamber’in evinde yerlerini aldılar. Arkadaşlarım
oturduktan sonra Hz. Peygamber bana: “Ey
Ebû Hureyre!” diye seslendi. Ben de yine: “Buyurunuz, emrinize hazırım ey Allah’ın Elçisi!” dedim. “Al bu sütün kabını, ver onlara, içsinler!”
buyurdu.
Ben de süt
ile dolu olan kabı aldım, sırasıyla herkese vermeye başladım. Sütü kendisine verdiğim
kişi kanıncaya kadar içiyor, sonra kabı bana geri veriyor, ben bir başkasına
veriyordum, o da kanıncaya kadar içiyor sonra geri bana veriyordu. Bu şekliyle
dâvetlilerin hepsi süt içtikten sonra kabı Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e verdim. Topluluğun hepsi süte doymuş
ve kanmışlardı. Rasûlullah, kabı alıp elinde tuttu ve bana bakıp gülümsedi.
Sonra da şöyle dedi: “Ey Ebû Hureyre!”
Ben de:
“Buyurunuz, emrinize hazırım yâ Rasûlallah!” dedim. “Süt içmeyen bir ben kaldım, bir de sen!” buyurdu. Ben de: “Doğru söylediniz, yâ Rasûlallah!”
dedim. Bu sefer: “Öyle ise şimdi de sen
otur ve iç!” buyurdular. Ben de oturdum ve içtim. Sonra yine: “Otur ve içmeye devam et!” buyurdu.
Yine oturdum ve biraz daha içtim. Râsûl-i Ekrem durmadan: “İç,
iç” buyuruyordu. En sonunda ben:
“Hayır, daha
içemeyeceğim. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, artık
içecek yerim kalmadı.” dedim. Bu sefer: “Kabı
bana ver!” buyurdu. Ben de elimdeki kabı Rasûlullah sallallâhu
aleyhi ve sellem’e verdim, Yüce Allah’a hamdetti, besmele çekti ve kalan sütü
kendisi içti.” (Buhârî, Rikâk 17
Aziz okuyucularım! Ebû Hureyre, sahâbîler arasında geçmişteki yoksulluk günlerini
ve çektiği sıkıntıları en çok hatırlayıp ananlardan biridir. O, Suffe ehli
arasında seçkin bir yere sahipti. Suffe ehlinin geçimi, Peygamber Efendimiz ve
infaka gücü yeten sahâbîler tarafından temin edilmekteydi. Onlar çok kere
karınlarını doyuracak yiyecek bulmakta zorluk çekerler, bazı günler aç
kaldıkları ve bu sebeple karınlarına taş bağladıkları olurdu. Bu âdet Araplar
arasında yaygındı. Çünkü mide boşalınca karna taş bağlamak, açlığın verdiği
acıyı azaltır, insana hareket edebilme imkânı sağlar. Eskiden karnı aç olanlara
“karnınıza taş bağlayın!” derlerdi; şimdi “kemerleri sıkın!” diyorlar.
Ebû Hureyre’nin
insanların gelip geçtiği yol üzerine oturmasının sebebi, aç olduğunu onlara
hissettirmek içindi. Nitekim Rasûl-i Ekrem Efendimiz, onun bu halini yüzünden
anlayınca, kendisini alıp evine götürdü ve bu vesileyle Suffe ehlini de dâvet
edip hepsinin karnını doyurdu. Burada Efendimiz’in mûcizelerinden birinin
gerçekleştiğini de görmekteyiz. Çünkü bir kişiye yetecek kadar sütle bütün
Suffe ehlinin karnını doyurmuştu. Azıcık bir yiyeceğin veya içeceğin
Peygamberimiz’in elinde çoğalmasını nübüvvet alâmetlerinden ve Rasûl-i Ekrem’in
bereketinden sayanlar da vardır.
Peygamberler
için mûcize, veliler için de kerâmet haktır ve gerçektir. Bütün müminler Yüce
Allah’ın veli kullarıdır. Hz. Peygamber Efendimiz’in yaptığı gibi, yoksul
öğrencileri alıp evlerine götüren ve onların karınlarını doyuran müminlerin de
kerâmet eseri olarak yiyecek ve içecekleri bereketlenir, evlerine nur yağar, az
olan yiyecekleri çok kişiye yeter ve hatta artar. Dikkat ettiyseniz Hz.
Peygamber, süt içmeye başlamadan önce Yüce Allah’a hamdetti. Halbuki biz
biliriz ki, hamdetme yeme, içmeden sonra yapılan bir ibâdettir. Peki, öyle ise
Hz. Peygamber Efendimiz neden önce hamdetti? Misâfirlerine ikram ettiği azıcık
sütün büyük bir kalabalığa yetmesinden ve onları doyurmasından dolayı hamdetti
sonra da besmele çekerek artanı kendisi içti. Yine dikkat ettiyseniz Hz.
Peygamber, gelecekte İslâm’ı uzak noktalara götürecek olan Suffe ashâbını
kendisine tercih etti; önce onların karnını doyurdu sonra artan sütü kendisi
içti. Biz, bu uygulamanın tam tersini yapıyoruz; her şeyin en iyisini kendimiz
yedikten sonra arta kalanı yoksullara veriyoruz.
Aziz
okuyucularım! “Sünnet” denilince
neden Hz. Peygamber’in sadece yeme, içme, giyme, konuşma, gülme, oturup kalkma
gibi sünnetlerini anlıyoruz. Sünneti gerçek mânâsı ile ne zaman kavrayacak ve
ne zaman yaşamaya başlayacağız. Hayatın gidişâtını değiştirecek ve bizim
hayatımıza canlılık katacak sünnetleri ne zaman ihyâ etmeye başlayacağız? Daha
doğrusu, İslâm’ı geçek haliyle ne zaman kavrayacak ve Hz. Peygamber’i geçek
yaşantısıyla ne zaman tanıyacağız? İnanınız ki, gerçek kurtuluşumuz da bunu
başardığımız zaman olacaktır. İşte o günlere ulaşmayı bekliyoruz. Rabbim
kavuşturur inşâallah!
Hz.
Peygamber’in evi, sahâbîlerine ve öğrencilerine açıktı. Bu mübârek hâneye giden
şanslı insanlar da orada nasıl davranacaklarını bilirlerdi. Hâne-i saâdete ne
zaman ve nasıl gireceklerini, nereye oturacaklarını, nasıl konuşacaklarını, ne
zaman ve nasıl çıkacaklarını bilirlerdi. Onlar, gece ve gündüz, içeride ve
dışarıda, câmide ve sokakta, hazarda ve seferde Hz. Peygamber’in eğitiminden ve
yönlendirmesinden geçen örnek bir nesildi. Bize düşen, Hz. Peygamber
Efendimiz’in ve bu örnek nesli sünnetine uymaktır.
Değerli
hanım okuyucularımız! Her başarılı erkeğin arkasında bir veya birkaç hanım eli
vardır. Hz. Peygamber’in arkasında annesi ve sütannelerinin, hanımları ve
kızlarının eli, desteği vardır. Bu mübârek hanımlar da sizlere örnektir.
Onların hiçbiri Hz. Peygamber Efendimiz’i zor durumda bırakacak bir davranışta
bulunmamışlardır. “Bizim yiyeceğimiz yok, sütü başkasına niçin içiriyorsunuz?”
dememişlerdir. Onlardan Allah razı olsun! (Âmin)
Ebû Hureyre,
kendisi ile birlikte Hz. Peygamber’in evine gelen Suffe ashâbının o günkü
sayısını bildirmemiştir. İslâm tarihi kaynaklarımızdan öğrendiğimiz kadarıyla,
sefer zamanı cihâd ile, hazar zamanı da ilim ile meşgul olan bu güzel
insanların sayısı zaman zaman değişmekteydi. Yüzü aştığı gibi, otuz ve kırka
düştüğü de olmuştur. O gün Hz. Peygamber’in evine gelenlerin sayısı yaklaşık
otuz, kırk kadar vardı, diyebiliriz. Bugün hangimizin evine bu kadar öğrenci
geliyor?
Son olarak
şunu da söyleyelim ki Hz. Peygamber Efendimiz, kendisine gönderilen bir şeyin
sadaka mı hediye mi olduğunu sorup öğrenir, şayet sadaka ise onu almaz âile
fertlerine de vermezdi. Çünkü sadakadan istifade etmek Peygamber âilesine helâl
kılınmamıştı. Bu uygulama asırlardır aynı şekilde devam etmekte olup, Peygamber
sülalesine mensup olanlar zekât ve sadaka kabul etmemeyi sürdürmektedirler. Peygamberimiz
sadakayı sadece ashâbın fakirlerine verirdi. Evine gönderilen hediyeleri ise
hem kendisi alır hem de ashâbın muhtaç olanlarına verirdi.
Öğrenci olan
okuyucularımız! Herhalde siz de bu yazıyı dikkatle okudunuz. Siz, o gün
Medine’de yaşasaydınız veya Hz. Peygamber bugün hayatta olsaydı, siz hâne-i
saâdette oturup yeme-içme şerefine nâil olacaktınız. Bu şerefinizi koruyun
lütfen! Bir de şunu çok iyi biliniz ki Yüce Allah, kendisini İslâm’a ve
Kur’ân’a vakfedenin ismini kıyâmete kadar yaşatıyor. Bir de bu gibi insanların
sıkıntıları geçici oluyor. Ebû Hureyre’nin sıkıntıları da o gün içindi;
sonradan hepsi geçti, gitti. Sonraki dönemlerde çeşitli görevlerde bulundu ve
valilik bile yaptı. İlmi ve tecrübesi ile Müslümanlara hizmet etti. Siz de öyle
yapacaksınız.
















