Hz. Ebû Bekir (r.a.)

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Ebû Bekir, meşhûr fil hâdisesinden iki yıl ltı ay sonra doğmuştur. Yani, Hz. Peygamber efendimizin doğumundan ikibuçuk yıl sonra dünyaya gelmiştir. Kureyş kabîlesinin Teymoğulları koluna mensup Osman ve Selmâ çiftinin oğludur. Hz. Peygamber’in mîrac mûcizesini müşriklerin yalanlamalarına mukabil “Şayet bunu o söylüyorsa doğrudur.” diyerek tasdîk etmesi sonucu, Hz. Peygamber tarafından kendisine “Sıddîk” ünvânı verilmiştir. Asıl adı Abdullah, Ebû Bekir ise künyesidir. Babasının künyesi Ebû Kuhâfe, annesinin künyesi de Ümmülhayr’dır. Hz. Ebû Bekir, câhiliye döneminde herkesin kendisine hürmet ettiği kültürlü ve bilgili bir kişiydi. Herkes ona saygı gösterirdi. Kan davaları, diyet problemleri, borç ve alacak mes’eleleri kendisine götürülürdü. Güzel ahlâklı, doğru ve dürüst, alış verişlerinde hile yapmayan, sözünde duran, yoksullara yardım eden, misâfir ağırlamayı seven bir insandı. O dönemde bile her türlü faziletin sahibiydi, kötülüklerden uzaktı. Hiçbir zaman putlara tapmadı. Ticâretle meşgul olduğu için diğer Mekkeliler gibi o da Yemen ve Suriye’ye gidip gelmişti, oraları iyi bilirdi.
Kendinden iki buçuk yaş büyük olmasına rağmen
Hz. Muhammed (s.a.v.) ile arkadaşlık ederdi.
Çünkü ikisinin yaşantısı birbirine çok benziyordu.
Her ikisi de kötülüklerden uzak, tertemiz bir hayat
yaşıyorlardı. Kendisine Yüce Allah tarafından peygamberlik
görevi verilen Hz. Muhammed (s.a.v.), ev
halkının dışında ilk tebliğini en yakın arkadaşı olan
Hz. Ebû Bekir’e yaptı. O da hemen kabul etti.
Hz. Peygamber, Ebû Bekir’i şu sözlerle İslâm’a
dâvet etti: “Ey Ebû Bekir! Şüphesiz ki ben,
Allah’ın elçisi ve peygamberiyim. Allah, risâletini
tebliğ etmek üzere beni görevlendirdi. Seni,
Allah’a inanmaya dâvet ediyorum. Allah’a yemin
ederim ki, peygamber olarak gönderilişim doğrudur.
Ey Ebû Bekir! Seni tek, ortaksız ve kendisinden
başkasına ibâdet edilmeyen Allah’a
çağırıyorum. O, itaat edilmeye lâyıktır. O’na itaat
etmeye devam etmeni istiyorum.” Hz. Peygamber,
bu dâvetten sonra yeni nâzil olan ayetleri
okudu; Hz. Ebû Bekir de hiç tereddüt etmeden müslüman
oldu. İşte bunun için Hz. Peygamber: “Kimi
İslâm’a dâvet ettimse, muhakkak onda bir duraklama,
bir tereddüt olmuştu. Ama Ebû Bekir,
kendisine İslâm’ı teklif ettiğimde ne duraksadı
ne de tereddüt gösterdi.” diye buyurmaktadır.

Böylece “ilk müslüman olan erkek” şerefini kazanan
Hz. Ebû Bekir, hemen inandığı dava uğruna hizmet
etmeye başladı. Ölüm başta olmak üzere her türlü
tehlikeyi göze alarak inandığı davayı başkalarına
anlatmaya koyuldu. Kureyş içindeki îtibarlı konumu
münâsebetiyle toplumun elit tabakasını teşkil eden
fertlere rahatlıkla ulaşan ve etkili olan Hz. Ebû Bekir’in
gayretleri sonucu bir hayli insan müslüman
oldu.
Müslüman olmadan önce herkesin saygı duyduğu
Hz. Ebû Bekir, müslüman olduktan sonra
bütün müşriklerin düşman kesildiği biri oldu. Onların
sınır tanımayan öfke, kin ve nefretlerinden Hz.
Ebû Bekir de nasîbini aldı. Müşrikler ona hem müslüman
olduğundan hem de bir hayli insanın müslüman
olmasına sebep olduğundan dolayı
bozuluyorlardı. Ayrıca o müşriklerin eziyet ettiği
müslüman köleleri, sahiplerine paralarını ödeyerek
satın alıyor ve onları hürriyetlerine kavuşturuyordu.
Müşriklerin, Hz. Ebû Bekir’e verdiği zahmetler, diğer
müslümanlarda olduğu gibi onun da imanını artırmış,
Hz. Peygamber’e bağlılığını iyice pekiştirmişti.
Mekke döneminde Hz. Peygamber’den hiç ayrılmayan
Hz. Ebû Bekir, O’nunla birlikte hicret etme şerefine ermişti.

Kendisi Hz. Peygamber’in yol arkadaşı
olmakla birlikte, küçük oğlu Abdullah üç gün
boyunca Mekke’de olup bitenleri Sevr Dağı’na ulaştırarak
istihbârat görevini yerine getirirken, evde annesi
ve ablalarının hazırladığı yiyecekleri de
mağaraya ulaştırıyordu. Hz. Ebû Bekir’in çobanı
Âmir b. Füheyre de sürüleri o çevrede dolaştırıyor,
mağaradakilere süt veriyor ve bir de Abdullah’ın izlerini
kaybetteriyordu. Hicret gibi kutlu bir yolculukta
Hz. Ebû Bekir’in ev halkı güzel görevler icra ettiler.
Hz. Âişe, çocuk denecek yaştaki üvey kardeşi Abdullah’ın,
kendisine verilen bu önemli işteki başarısını,
onun cesur, becerikli ve akıllı oluşuyla
açıklamıştır.
Hicretten sonra Medîne’de yapılan mescidin
arsasını Hz. Ebû Bekir kendi parası ile satın aldı.
Hz. Peygamber’in katıldığı bütün savaşlara katıldı.
Mekke’de olduğu gibi Medîne’de de Hz. Peygamber’den
hiç ayrılmadı. Hz. Peygamber onun kızı
Âişe ile Mekke’de nişanlanmıştı, Medîne’ye hicretten
sonra da düğünleri yapıldı. Birbirleriyle çok iyi
arkadaş olan bu iki kişi, şimdi de birbirleriyle akraba
oldular. Hz. Peygamber’in ashâbı içerisinde Hz. Ebû Bekir’in nasıl ayrı bir yeri varsa, hanımları arasında
da Hz. Âişe’nin ayrı bir yeri vardı.
Bütün savaşlarda Hz. Peygamber’in yanında
bulunan ve kendi vücudunu O’na siper eden Hz.
Ebû Bekir, yeri geldiğinde de bütün mal varlığını İslâm’a
fedâ etmesini bilen bir fedakârdır. Müslüman
olduğu gün elinde kırk bin dînâr parası olan Ebû
Bekir’in, hicret ettiği gün elinde beş bin dînâr parası
kalmıştı. O, parasını Allah yoluna harcıyor ve Mekke’de
müslüman olduğundan dolayı işkence gören
Hz. Bilâl-i Habeşî gibi köleleri satın alıyor ve onları
hürriyetlerine kavuşturuyordu. Medine döneminde
de ticârete devam etti, zengin oldu ve malını yine
Allah yolunda harcadı. O harcadıkça, Allah da ona
daha çok veriyordu.
Hz. Peygamber, hac ibâdetinin farz kılındığı
hicretin dokuzuncu senesinde hacca gidemedi; yerine
Hz. Ebû Bekir’i hac emîri olarak tâyin etti. Vefatından
önceki rahatsızlık günlerinde de onu, kendi
yerine mescide imam olarak tâyin etmişti. Hz. Ebû
Bekir, Hz. Peygamber’in sağlığında onun tâyiniyle
ashâb-ı kirâma on yedi vakit namaz kıldırdı.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra, halîfe
seçmek üzere toplanan ashâb-ı kirâm, Hz. Peygamber
tarafından kendilerine imam olarak tâyin
edilen Hz. Ebû Bekir’i halîfe olarak seçtiler. Hz. Peygamber’in
techîz, tekfîn, ve tedfîninden sonra işe
başlayan Hz. Ebû Bekir, ilk iş olarak Hz. Peygamber
tarafından Bizans üzerine gönderilmek üzere hazırlanan
Üsâme ordusunu yola çıkardı. Dinden
dönen mürtedlerin ve yalancı peygamberlerin üzerine
gitti. Bu gâileleri ortadan kaldırdı. Arap yarımadasının
kuzeyinde iki cephe açarak Suriye veIrak’ta fetih hareketlerini başlattı. Hz. Ebû Bekir’in
bu iki cepheye sevk ettiği cihad orduları, kısa zamanda
büyük başarılar elde ettiler. İslâm, O’nun halifeliği
zamanında Suriye ve Irak topraklarında
yayılmaya başladı.
Hz. Ebû Bekir hastalanınca, ashâb-ı kirâm ile
hilâfet mes’elesini istişâre ederek, Hz. Ömer’i kendinden
sonraki halife olarak bırakmayı kararlaştırdı
ve kâtibi olan Hz. Osman’a bir ahidnâme yazdırdı.
Kızı Âişe’ye, vefat edince devletten aldığı maaşlardan
geri kalanı devlet hazinesine iâde etmesini ve
bir de Hz. Peygamber’in kabrinin yanına defnedilmesini
vasiyet etti. 13/634 yılında vefat etti. Cenazesinin
eski elbiseleriyle kefenlenmesini, karısı
Esmâ bint Umeys tarafından yıkanmasını ve oğlu
Abdurrahman’ın ona yardım etmesini istedi. Cenaze
namazını Hz. Ömer kıldırdı. Hz. Ömer, Hz.
Osman, Hz. Talha ve oğlu Abdurrahman tarafından
kabre indirildi. Vefat ettiğinde 63 yaşındaydı.
Vefatından sonra devlet hazinesine geri teslim
edilmesini vasiyyet ettiği mal, ikinci halîfe Hz.
Ömer’e teslim edildi. Hz. Ömer, bu malı teslim alırken
göz yaşlarını tutamıyor ve şöyle diyordu:
“Allah, Ebû Bekir’e rahmet etsin! Ey Ebû Bekir!
Kendinden sonrakine yaşanması çok zor ve güç
olan bir örnek bıraktın.”
Hz. Ebû Bekir’in dört hanımından altı çocuğu
olmuştur. İlk hanımı Ümmü Rûmân’dan Âişe ve Abdurrahman,
ikinci hanımı Kuteyle’den Abdullah ve
Esmâ, üçüncü hanımı Habîbe bint Hârice’den
Ümmü Gülsüm, dördüncü hanımı Esmâ bint
Umeys’ten de Muhammed dünyaya geldi. Kızlarından
Hz. Âişe Hz. Peygamber ile, Esmâ Hz. Zübeyir
ile, Ümmü Gülsüm de Hz. Talha ile evliydi. Bilindiği
gibi Hz. Peygamber’in, Hz. Âişe’den çocuğu olmadı.
Hz. Ebû Bekir’in oğullarından Abdullah,
Mekke fethi ve Huneyn savaşından sonra katıldığı
Tâif kuşatmasında yaralandı. Bir süre sonra iyileşen
bu yara daha sonra tekrar açıldı ve ölümüne
sebep oldu. Cenâze namazını babası Hz. Ebû Bekir
kıldırdı. Hz. Ömer’in amcasının kızı Âtike b. Zeyd
ile evli olan hicret yolculuğunun bu kahraman evladı,
babasının kollarında cennete uğurlandı.
Hz. Ebû Bekir’in âilesi dört nesil bir arada sahâbe
olma şerefini elde eden şanslı âilelerden biridir.
Aynı zamanda babası Ebû Kuhâfe, kendisi, oğluAbdurrahman ve Abdurrahman’ın oğlu bir arada
müslüman olarak Hz. Peygamber’i görme ve sahabî
olma şerefine nâil oldular. Diğer taraftan, Hz.
Zübeyir ile evli olan kızı Esmâ’nın oğullarından birkaçı
da Hz. Peygamber’i görerek sahâbe olma şerefine
erdi. Bilindiği gibi, Esmâ’nın oğlu Abdullah,
teyzesi Âişe’nin yanında büyüdü.
Hz. Ebû Bekir, hicret esnâsında Hz. Peygamber
ile birlikte Sevr mağarasında dört gece, üç gün
birlikte kalarak “yâr-ı ğâr=mağara arkadaşı” ünvânını
alan şanslı bir insandır. Bu iki dost, bu zaman
zarfında kim bilir neler konuştular? Hz. Ebû Bekir,
bu zaman zarfında Hz. Peygamber’in lisânından ve
sadrından kim bilir ne hikmetler devşirdi? Ulvî bir
yakınlık ve beraberliğin şeref ve fazîletine mazhar
oldu. Hz. Peygamber’den “Mahzûn olma! Çünkü
Allah bizimle beraberdir.” teskîn edici ifâdesini
duyarken, kim bilir nasıl kendinden geçmiş ve “fenâ
filllah” mertebesine ulaşmıştı? “İkinin ikincisi” olarak
bulunduğu bu medresede, kim bilir Hz. Peygamber’den
ne gibi dersler almıştı? Tasavvuf
erbâbı, Hz. Ebû Bekir’in Sevr mağarasında Hz.
Peygamber ile üç gün birlikte kalmasını çok önemser
ve tarîkat halkalarında var olan zikri buraya dayandırırlar.
“Altın silsile”nin ikinci halkası olan Hz. Ebû
Bekir, her yerde Hz. Peygamber ile beraber olma
şerefine ulaşan bir dosttur. O, İslâm uğruna çektiği
çilesi ve İslâm dâvâsı uğruna yaptığı yardımları ile,
Halife olduktan sonra bile gösterdiği tevâzusu ve
kanatkârlığı ile, karşılaştığı sıkıntılara karşı gösterdiği
sabrı ve metâneti ile, olayların ve mes’elelerin
perde arkasını görebilen ferâseti ve fetâneti ile, devlet
başkanı olduktan sonra gösterdiği iktidârı ve liyâkati
ile bize ve kıyâmete kadar gelecek bütün
müslümanlara örnek bir şahsiyettir.
O’nun sık sık yaptığı güzel duâlarından iki
cümleyi ezberleyelim: “Allâh’ım! Ömrümün en hayırlı
devresi sonu, amellerimin en hayırlı kısmı
neîceleri, günlerimin en hayırlısı da sana kavuştuğum
gün olsun. Allâh’ım! Bana hayırdan
lutfettiğin en son şey, rızâyı şerîfin ve Naîm cennetlerindeki
yüksek dereceler olsun!”
Rabbim, bizleri O’nun şefaatine nâil eylesin!
Âmin.