Yüce Allah, Hz. Âdem (a.s)’ı topraktan yarattı. İlk insan olarak yarattığı Hz. Âdem’e peygamberlik görevini de verdi. Yani Hz. Âdem, ilk insan ve ilk peygamberdir. Demek ki, insan yaratılmış ve başıboş bırakılmış değildir. İnsanlığın ilk hocası Hz. Âdem, ilk dini de İslâm’dır. İlk insan ve ilk
peygamber olan Hz. Âdem’in dâvetine karşı çıkan da oğullarından biri olan Kâbil’dir. Kâbil, Şeytana uydu; babasının sözünü dinlemedi ve kardeşi Hâbil’i öldürdü. İnsanlık tarihinde Hz. Âdem ile başlayan Hak çizginin ve Hak yolun karşısında Kâbil ile bâtıl yol ve bâtıl çizgi başladı. Bâtıl yolda yürüyen şeytanın kulları, Hak yolda yürüyenleri çok rahatsız ettiler, onlara zulmettiler, vatanlarından sürdüler. Allah’ın kulları da, onlara karşı direndi ve kendilerini müdâfaa ettiler. Şeytanın kulları içerisinde zulüm ve isyanda çok aşırı giden zâlimler geldi geçti bu dünyadan. Bu zâlimlerin âkibetleri çok kötü oldu; âleme ibret olacak şekilde öldü gittiler. Bu yazıda işte bunlardan birkaçını dile getireceğiz.
NEMRÛD
Nemrûd, Hz. İbrâhim (a.s)’ı ateşe atan zâlim bir hükümdardır.Yüce Allah, Kurân-ı Kerim’de ismini zikretmeden ondan şöyle bahseder:
“Allah’ın kendisine mülk hükümdarlık ve zenginlik verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrâhim ile tartışmaya gireni (Nemrûd’u) görmedin mi? İşte o zaman İbrahim: “Rabbim hayat veren ve öldürendir.” demişti; o da: “Hayat veren ve öldüren benim.” demişti. İbrahim: “Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir.”dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zâlimleri hidâyete erdirmez. (Kur’ân-ı Kerîm, el-Bakara sûresi, 2/258.)
Yüce Allah, el-Enbiyâ sûresinin 51-70. âyetlerinde İbrahim’in, Nemrût’la olan mücâdelesinin bir başka boyutunu anlatmakta ve İbrahim’in zâlimler tarafından ateşe atıldığını ve kendisi tarafında kurtarıldığını anlattıktan sonra şöyle demektedir:
“Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları daha çok hüsrâna uğrayanlar durumuna soktuk.” (Kurân-ı Kerim, el-Enbiyâ sûresi, 21/70.)
Nemrûd ve yandaşlarının hüsrâna uğraması şöyle oldu: “Yüce Allah, o zâlim ve zorba hükümdâra, kendisini îmâna çağıran bir melek gönderdi; ama o zâlim, meleğin çağrısına olumlu cevap vermedi. Melek, ikinci defa geldi; Nemrûd yine olumlu cevap vermedi. Melek üçüncü defa geldiğinde yine olumlu cevap alamayınca Nemrûd’a: “Sen ordunu topla biz de ordumuzu toplayalım!” dedi. Bunun üzerine Nemrûd, gün doğumu esnasında askerlerini ve ordusunu topladı. Yüce Allah da ona karşı sivrisinekler ordusunu gönderdi. Sivrisinekler o kadar çoktu ki, güneş görünmüyordu. Yüce Allah, sivrisinekler ordusunu Nemrûd’a ve askerlerine saldırttı. Sivrisinekler, onların etlerini ve kanatlarını yediler; çıplak kemiğe dönüştürdüler. Bu sivrisineklerden biri Nemrûd’un burun deliğinden içeri girdi ve içeride bir yere yerleşti. Uzun müddet orada kaldı. Yüce Allah onu bu sivrisinekle azaplandırdı. Sineğin içeride verdiği acıyı dindirmek için kafasına yumrukla ve tokmakla vurdururdu. Bu durum yıllarca devam etti. Zâlim Nemrûd işte böyle bir azabı çekerek öldü. (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, I, 149.)
FİRAVUN
Peygamberler, yaşadıkları toplumlara hak ve adâlet getirmek istedikleri için, düzenlerini zulüm üzerine kurmuş olan zâlim idarecilerin muhâlefetleri ile karşılaşmışlardır. Bu mânâda, insanlık târihindeki büyük zâlimlerden biri de Firavun’dur. Firavun, Hz. Mûsâ’(a.s.)’ın teblîğine karşı çıkmış ve ona inananlara çok işkenceler yapmış tarihte eşi benzeri olmayan bir zâlimdir.
Hz. Mûsâ’nın peygamber olarak gönderildiği Mısır’da iki kavim bir arada yaşıyordu. Bu kavimlerden bir Mısır’ın yerlileri olan Kıptîler diğeri de Hz. Yâkûb’un torunları olan İsrâil Oğulları’dır. Firavun, Mısır’ın yerli halkı olan Kıptîlerdendi. Gördüğü bir rüyayı yorumlayan müneccimler ona, İsrâil Oğulları’ndan doğacak bir erkek çocuğunun kendi saltanatına son vereceğini söylemişlerdi. O da, bunun önüne geçebilmek için yıllarca İsrâil Oğulları’nın yeni doğan erkek çocuklarını öldürttü. Ama ne var ki, yine de Hz. Mûsâ’nın doğmasına ve yaşamasına engel olamadı. Hatta Yüce Allah, Hz. Mûsâ’yı onun sarayında büyüttü. Şurası bilinmelidir ki, insanların bir hesâbı varsa Yüce Allah’ın da bir hesâbı vardır ve Allah, hesâbında yanılmayandır.
Hz. Mûsâ (a.s.), Yüce Allah tarafından peygamber olarak gönderildikten sonra, yine Yüce Allah tarafından Firavun’a gönderildi ve kendisini yumuşak bir lisân ile dine dâvet etmesi emredildi. Yüce Allah, bu konuda şöyle buyurdu:
“(Ey Mûsâ!) Firavun’a git. Çünkü o, iyice azdı.” (Kur’ân-ı Kerîm, Tâhâ sûresi, 20/24.) “(Ey Musâ) seni, kendim için elçi seçtim. Sen ve kardeşin birlikte âyetlerimi götürün. Beni anmayı ihmal etmeyin. Firavun’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar. Dediler ki: “Ey Rabbimiz! Doğrusu biz onun bize aşırı derecede kötü davranmasından veya iyice azmasından endişe ediyoruz. (Yüce Allah) buyurdu ki: “Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm. Haydi, ona gidin de deyin ki: “Biz, senin rabbinin elçileriyiz. İsrâil Oğulları’nı hemen bizimle gönder; onlara eziyet etme! Biz, senin rabbinden bir âyet getirdik. Kurtuluş, hidâyete uyanlarındır…” (Kur’ân-ı Kerîm, Tâhâ sûresi, 20/41-47.)
Yüce Allah, bu âyetlerin devamında Hz. Mûsa ile Firavun’un mücadelesini, mücadeleye sihirbazların dâhil olmasını, neticede sihirbazların gerçeği gördükten sonra “Hârûn ve Mûsâ’nın Rabbine îmân ettik.” demelerini ve Firavun’un da onların kol ve bacaklarını çaprazlama kestiğini anlatır. Rabbimizin anlattıklarından Firavun, Hâmân ve Kârûn üçlüsünün inananlara yaptıkları zulümlerin gün geçtikçe arttığını öğreniriz. Firavun’un, Hz. Mûsâ’ya îmân etmiş olmasından dolayı hanımı Âsiye’ye işkence ederek öldürmesini öğreniriz.
Yüce Allah, Hz. Mûsa’nın dâvetine kulak vermedikleri ve inananlara işkence yaptıkları için Firavun ve yandaşlarını bazı sıkıntılarla uyarmak istedi. Onlara yağmur, sel ve tûfân gönderdi. Daha sonra sırasıyla çekirge, haşerât ve kurbağalar gönderdi ki, bu hayvanlar onların ağızlarına, gözlerine girecek derecede çok idiler. Daha sonra gökten kan yağdırdı, bütün sular kan oldu ve kan içtiler. Bu belâların kalkması için Hz. Mûsa’ya başvurdular, o da Yüce Allah’a duâ etti ve bu belâlar kalktı. Fakat bu sefer de onlar: “Ey Mûsâ! Sen gerçekten büyük bir sihirbaz imişsin!” diyerek inkarlarında ısrarcı oldular. Bu arada Firavun da, inananlara zulmetmeye devam etti ve gittikçe zulmünü artırdı.
Firavun’un zulmü son haddine varınca, Hz. Mûsa bir gece kendine inananlarla birlikte Mısır’ı terk etti. Sabah olunca durumu öğrenen Firavun, onun arkasına takıldı ve Kızıldeniz’de boğuldu. Boğulurken îmân etmiş, fakat îmânı kabul edilmemiştir. Yüce Allah, bu konuda şöyle buyurur:
“Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gâfil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk.” (Kur’ân-ı Kerîm, el-Ârâf sûresi, 7/136.)
“(Evet, bunların durumu) Firavun âilesi ve onlardan öncekilerin durumuna benzer. Onlar, Rablerinin âyetlerini yalanlamışlardı; biz de onları günahlarından ötürü helâk etmiştik ve Firavun âilesini denizde boğmuştuk. Hepsi de zâlim idiler. (Kur’ân-ı Kerîm, el-Enfâl sûresi, 8/54.)
“Biz, İsrâil Oğulları’nı denizden geçirdik. Ama, Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip etti. Nihayet (denizde) boğulma haline gelince (Firavun) “Gerçekten İsrâil Oğulları’nın inandığı Tanrıdan başka tanrı olmadığına ben de îmân ettim. Ben de Müslümanlardanım.”dedi. Şimdi mi (îmân ettin)! Halbuki, daha önce de isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun. (Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan birçoğu, gerçekten âyetlerimizden gâfildirler.” (Kur’ân-ı Kerîm, Yûnus sûresi, 10/90-92.)
Târih boyunca gelmiş geçmiş zâlimlerin sayısı elbette iki ile sınırlı değildir, daha çoktur. Biz, bunlardan iki örnek vermekle yetiniyoruz. Kârûn’u, Hâmân’ı, Bel’âm’ı, Sâmirî’yi ve diğerlerini de burada zikredebilirdik, hepsinin yerine en zâlim olan ikisinin âkıbetini vermekle yetindik. Hz. Peygamber’in dâvetine karşı çıkan zâlimlerden de ikisinin âkıbetini anlatarak yazımızı devam ettiriyoruz.

EBÛ LEHEB
Ebû Leheb, Hz.Peygamber’in amcasıdır. Hz.Peygamber, kırk yaşına gelip Yüce Allah tarafından peygamber olarak görevlendirildiğinde, hayatta dört amcası kalmıştı. Bunlardan Hamza ve Abbas, müslümanlığı kabul ettiler. Ebû Tâlib, müslümanlığı kabul etmedi ama yeğeni Muhammed’i korudu ve himaye etti. Ebû Leheb ise açıktan İslâm düşmanlığı yaptı ve eşi Ümmü Cemil ile birlikte Hz. Peygamber’e çok ağır hakaretler yaptılar. Hz. Peygamber’in evi, Ebû Leheb ile Ukbe b.Ebî Muayt’ın evleri arasındaydı. Bu iki kötü komşu, hayvan işkembelerini, insan dışkılarını ve kokmuş şeyleri getirip Hz. Peygamber’in kapısının önüne dökerlerdi. Hz. Peygamber, bu iki komşusunun yaptıklarına çok üzülür ve “Ey Abdu Menaf oğulları! Bu ne biçim komşuluk?” diye sitem ederdi. Ebû Leheb’in eşi Ümmü Cemil de bu kötü işlerde kocasına yardım eder, Hz. Peygamber’in geçeceği yollara dikenler dökerdi. İşledikleri zulüm ile hem Peygamber’i hem de Yüce Allah’ı inciten bu zâlimlerin âkıbetinin nasıl olacağını Yüce Allah önceden şöyle haber verdi:
“Ebû Leheb’in iki eli kurusun! (Zaten) kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde karısı da (ateşe girecek).” (Kur’ân-ı Kerîm, Tebbet sûresi, 111/1-5.)
Mekke dönemi boyunca Hz. Peygamber’e düşmanlığını artırarak devam ettiren Ebû Leheb, hicretten sonra da düşmanlığını sürdürdü. Hasta olduğu için Bedir savaşına katılamadı, yerine kendisi gibi azılı bir İslâm düşmanı olan Âs b. Hişam’ı gönderdi. Bedir’de müşriklerin bozguna uğradığını öğrendikten birkaç gün sonra öldü. Oğulları, onun yakalandığı çiçek hastalığının kendilerine bulaşmasından korktukları için babalarını gömemediler, ancak bir müddet sonra ücretle tuttukları Sudanlı işçilere defnettirdiler. Zâlimler, hayatlarının sonunda nasıl da rezil oluyorlar, değil mi? Yüce Allah, Ebû Leheb’e, Bedir’de Müslümanların gâlip geldiğini, müşriklerin mağlup olduğunu, Ebû Cehil’in Bedir’de öldürüldüğünü gösterdi ve ondan sonra öldürdü. Malına ve oğullarına çok güvenen Ebû Leheb’in cesedinin de ortada kalması akıl sahipleri için ibret alınması lazım gelen büyük bir olaydır. Para ile tutulan Sudanlı işçiler, uzun sırıklarla sürükledikleri cesedi kazdıkları çukura atıp üzerine toprak verdiler.

EBÛ CEHİL
Ebû Cehil, Hz. Peygamber’in ve İslâm’ın azılı düşmanlarından biridir. Kureyş kabîlesinin Mahzûm Oğulları koluna mensup olan Ebû Cehil, Hz. Peygamber’in dâvetine başından beri karşı çıkmış ve Müslümanlar aleyhine hazırlanan bütün komplolarda yer almıştır. Ticârî nüfuz ve servetinden güç alan Ebû Cehil, hayatı boyunca İslâmiyet aleyhinde çalıştı, halkın Müslüman olmasını engelledi, Müslüman olanları da inançlarından vazgeçirmeye çalıştı. Ammâr’ın annesi Sümeyye’yi şehid eden, Ömer b. el-Hattab’ı, Hz. Peygamber’i öldürmek için tahrik eden, Kâbe’de namaz kılan Hz. Peygamber’in üzerine deve işkembesi attıran Ebû Cehil’dir. Bedir Savaşı’na bin kişilik ordu ile katılan müşrikleri maddî bakımdan desteklediği gibi kendisi de bu ordunun içinde yer almış ve yaptıklarının cezası olarak Bedir’de öldürülmüştür. Hz. Peygamber’in “Bu ümmetin firavunu” olarak nitelediği Ebû Cehil, Bedir’de öldürülen diğer müşriklerle kör kuyulardan birine atıldı.
Hz. Peygamber’e ve ilk Müslümanlara zulmeden, onları yurtlarından çıkaran ve bu elim âkıbetlere mâruz kalan daha çok zâlimler var. Biz, bunların ikisini anlatmakla yetindik. Diğerlerini dergimizin önceki sayılarında çıkan “Peygamber Düşmanları” başlıklı yazımızda anlatmıştık.
Sevgili okuyucular! Zulüm, hiçbir insana ve hiçbir müslümana yakışmayan çok kötü bir sıfattır. Ama ne yazık ki, târih boyunca ve çağımızda kimi müslümanların bu kötü sıfatı kendilerine yakıştırdığını görmekteyiz. Kâfirlerin zâlimlerini âleme ibret ölümlerle öldüren Yüce Allah, müslümanların zâlimlerini de aynı âkıbete dûçâr kılarak hiçbir şekilde zulme rızâ göstermediğini ve göstermeyeceğini îlân etmektedir. Müslümanların en zâlimlerinden biri olan Haccac-ı zâlim’i anlatarak konuyu kapatalım.
HACCÂC-I ZÂLİM
Asıl adı, Haccâc b. Yusuf olan ve “zâlim” lakabı ile meşhûr olan bu şahıs, Tâif şehrinde oturan Sakîf kabîlesindendir. Emevî devletinin Irak valisi olarak görev yapmıştır. Valiliği sırasında halka çok zulmettiği için zâlim lakabı ile anıldı ve öylece meşhur oldu. Dünyada iken cennetle müjdelenenlerden biri olan Hz. Zübeyr’in oğlu Abdullah’ı Mekke baskınında şehid etti. Bilindiği gibi Abdullah’ın annesi Hz. Esmâ, Hz. Ebû Bekir’in kızıdır. Yani Hz Âişe, Abdullah’ın teyzesidir. Zaten Abdullah, teyzesinin yanında büyümüştür. Esmâ, hicret yolculuğunu Abdullah’a hâmile olarak yürümüştü. Medine’nin yakınındaki Kubâ köyüne geldiğinde çocuğunu dünyaya getirmiş ve Abdullah’ın doğumundan dolayı bütün Müslümanlar sevince boğulmuşlardı. Çünkü Medine Yahûdîleri: “Müslümanlara sihir yaptık, artık bundan sonra onların çocukları olmayacak.” diye söylenmeye başlamışlardı. Abdullah’ın doğumu bu yaygarayı boşa çıkarmış ve Müslümanları sevindirmişti. Abdullah, hiç çocuğu olmayan teyzesi Hz. Âişe’nin yanında onun çocuğu gibi büyüdü. Haccâc, işte böyle bir sahâbîyi şehid etmişti. Böyle birine zâlim denilmez de ne denilirdi?
Emevîler tarafından Mekke ve Medine bölgelerindeki muhâlifleri bertaraf etmek için görevlendirilen Haccâc, bu işi başardıktan sonra, Emevî sultanı Abdülmelik tarafından Irak’a vali olarak tayin edildi. Haccâc, Emevîler’e muhâlif olan her hareketi kanlı bir şekilde bastırdı. Muhâliflere karşı çok sert yöntemler kullandı. Irak’ta Emevî hâkimiyetini sağlayan ve güçlendiren Haccâc, 697 yılında yetkileri artırılarak bütün doğu illeri valiliğine tâyin edildi.
Emevîler’in muhâliflerine çok sert ve acımasız davranan Haccâc, aralarında Enes b. Mâlik (r.a.)’ın da bulunduğu pek çok kişiye zulmetmiştir. Büyük muhaddis ve müfessir Saîd b. Cübeyr dahil binlerce kişiyi öldürmüş, çok kişiyi kendisine yeminle bîat ettirmiş, yeminlerinden dönenlere mürted muâmelesi yapmıştır. Ayrıca müslüman oldukları halde mevâliden haraç ve cizye almıştır.
Hz. Ebû Bekir ‘in kızı Esmâ, oğlu Abdullah’ın Haccâc tarafından şehid edilmesinden sonra Haccâc’ın yanına gelmiş ve: “Rasûlullah (s.a.v.), Sakîf kabîlesinden bir yalancının bir de bozguncunun çıkacağını haber vermişti. Yalancının Muhtar es-Sakafî olduğunu gördük, demek ki bozguncu da senmişsin.” dedi. (Müslim, Fedâilüs-sahâbe 229; Tirmizi, Fiten 44.)
Haccâc, Saîd b. Cübeyr’i öldürttükten sonra kendi ölümünü isteyecek kadar büyük rûhî sıkıntılara mârûz kalmış, sonunda da dayanılmaz mide ağrıları, elemler ve ızdıraplar içinde ölmüştür. Saîd b. Cübeyr, öldürüldükten sonra Haccâc’ın rüyâlarına girer ve rüyâda onun boğazına sarılarak: “Ey Allah düşmanı! Beni niçin öldürttün?” dermiş. O da uykusundan dehşetle fırlar ve ağlarmış. Hem ağlar hem de şöyle dermiş: “Ne yapacağım ben? Ne olacak benim halim? Saîd b. Cübeyr’e kendimi nasıl affettireceğim?” Bu durum, günlerce devam etmiş. Zâlim Haccâc, işte bu sıkıntıları çeke çeke ölmüş. (Bakınız: İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, IX, 96.)
“Alma, mazlûmun âhını; çıkar âheste âheste.” sözünü boşuna söylememişler, herhalde. Ecdâdımız tarafından söylenmiş çok güzel sözler ve geçmişte cereyân etmiş ibret alınacak çok olaylar var da, insanlarda dinleyecek kulak ve ibret alacak göz yok galiba. Haccac’ın ölümü günümüz zâlimlerine ibret olur, inşallah. Bu gibi zâlimler için Bedîüzzaman Hazretleri de şöyle der: “Zâlimler için yaşasın cehennem!” (Tarihçe-i Hayat, s. 539.)
Yüce Allah, insanlara zulmeden bütün zâlimlerin âkıbetinin işte böyle olacağını Kur’ân-ı Kerîm’de haber verir ve şöyle buyurur: “…Zâlimler, yakında nasıl bir yıkıma uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir.” (Kur’ân-ı Kerîm, eş-Şuarâ sûresi, 6/227)
Bize düşen, hem zulümden hem de zâlimden uzak durmaktır. Rabbimiz, bu konuda bizi uyarır ve şöyle buyurur: “Zâlimlere meyletmeyin (onlara dayanmayın, onlarla beraber olmayın, onları sevmeyin, onlara destek vermeyin); sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan) yardım göremezsiniz.” (Kur’ân-ı Kerîm, Hûd sûresi, 11/113.)
















