Devamlı verirdi, verdikçe malı eksilmez, çoğalırdı

e-Posta Yazdır PDF

Hz. Osman (r.a.), devamlı verirdi. O verdikçe malı eksilmez, çoğalırdı. Kendisi ticâretle meşgul olur, yaptığı ticâretten iyi kazanır, kazandığından da bol bol dağıtırdı. Savaşa katılan mücâhidlere verir, yoksullara verir, ihtiyaç sahiplerine verir, Yüce Allah da ona verdiğinden daha fazlasını verirdi. 

Hz. Osman, Kureyş kabîlesinin Ümeyyeoğulları kolundandır. Babasının adı Affân, annesinin adı Ervâ’dır. Ervâ’nın annesi Beyzâ da Hz. Peygamber’in halasıdır. Babası Affân, ticâretle meşgul olurdu. Ticâret için çıktığı bir seyahat sırasında Şam’da öldü. Babasından  kendisine büyük bir zenginlik kalan Osman, baba mesleği olan ticâreti devam ettirdi ve Mekke’nin sayılı zenginlerinin arasına girdi. Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber’in kızı Rukıyye ile evlendi. Eşi ile birlikte Mekke’den Habeşistan’a hicret etti. Bir müddet orada kaldıktan sonra bir grup Müslümanla birlikte Mekke’ye döndü. Sonra da Mekke’den Medîne’ye hicret etti. Hz. Peygamber, ordusu ile birlikte Bedir’e giderken Hz. Osman, hasta olan eşi Rukıyye’nin bakımı için Medîne’de kaldı. Hz. Zeyd b. Hârise, İslâm ordusunun Bedir’de kazandığı zaferin sevinç haberini Medîne’ye getirdiğinde O, vefat eden eşinin defni ile meşguldü. Bu sırada yolda olan Hz. Peygamber, kızının cenazesine katılamadı. Hz. Peygamber, bu savaşta izinli saydığı Hz. Osman’a, savaşa katılmış gibi ganimetten pay verdi. Bir müddet sonra Hz. Peygamber’in diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlenen Hz. Osman, bu evliliklerinden dolayı iki nûr sahibi mânâsına gelen “zünnûreyn” lakabını aldı. Bedir savaşının dışındaki bütün savaşlara  katılan Hz. Osman, hayatı boyunca Hz. Peygamber’e, İslâm’a ve bütün Müslümanlara yardımcı oldu. Hudeybiye barış görüşmesi için Hz. Peygamber’i temsîlen Mekke’ye gitti. Hz. Peygamber’in vefatından sonra birinci halife olan Hz. Ebû Bekir’in özel kalem müdürlüğünü yaptı. İkinci halife Hz.  Ömer’e yardımcı oldu; O’nun zamanında ikinci adamdı. İnsanlar, Hz. Ömer’den bir şey istemeyi düşündükleri zaman önce Hz. Osman’a başvururlardı. Hz. Ömer, sabah namazını kıldırırken bir sûikasda uğrayıp yaralandığında, kendinden sonraki halifeyi seçmek için tâyin ettiği şûraya Hz. Osman’ı da dâhil etti. Hz. Ömer, üç gün sonra şehid olunca şûra üyeleri Hz. Osman’ı halife seçtiler. On iki yıl Müslümanlara halifelik yapan Hz. Osman, 35/656 yılında, 82 yaşında şehid edildi. 

Mekke Arap yarımadasının ticâret merkeziydi. Mekkeliler, ticâreti iyi bilirlerdi; iyi de ticâret yaparlardı. İyi yaptıkları ticâret sebebiyle de çok zengindiler. 

Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın peygamber olarak gönderildiği sırada, Arap yarımadasının Hicâz bölgesinin Mekke, Tâif ve Medîne’den ibâret üç büyük şehri vardı. Bölgenin liman şehri olan Cidde sonradan kurulmuştur. Bu şehirlerden Mekke’nin ziraata elverişli toprakları yoktu, Kâbe ve zemzem kuyusunun çevresi taşlık ve kayalık bir araziydi, yakındaki dağlar da böyleydi. Mekke’ye uzak yerlerde otlaklar vardı, Mekkelilerin hayvanları oralarda otlardı. Mekke ve çevresinde ağaç, tarla, bağ bahçe yoktu; o zaman da yoktu şimdi de yok.  Hicâz bölgesinin ikinci şehri olan Tâif, Mekke’ye 80 km. uzaklıktadır. Mekke’nin rakımı, 360 metre Tâif’in rakımı ise 1700 metredir.  Görüldüğü gibi Tâif, yüksek bir yayladır. Arazi bakımından Mekke’ye hiç benzemez; tarlaları, çayırları, bağ ve bahçeleri vardır. Tâif, hayvancılık ve ziraatın merkezidir. o zamanki Mekkelilerin her birinin özellikle zenginlerin Tâif’te yazlıkları ve üzüm bağları vardı. Mekkeliler, yazı orada geçirirlerdi. 

Hicâz bölgesinin üçüncü şehri olan Medîne de Tâif gibi hayvancılık ve ziraat merkezidir, özellikle de hurma ambarıdır. Mekke’ye 450 km. uzaklıkta olan Medîne’nin rakımı 619 metredir. Medîne, hurma bahçelerinin alabildiğine geniş olduğu, 40–50 metre derinlikten bol ve temiz suların çıktığı bir şehirdir. Havası hoş, suyu boldur. 

Bu üç şehrin sâkinleri de şöyledir: Mekke’de Kureyş kabîlesi, Tâif’te Sakîf kabîlesi, Medîne’de de Arap kabîlelerinden Evs ve Hazrec, Yahûdî kabîlelerinden de Kaynukaoğulları, Nadîroğulları ve Kurayzaoğulları oturmaktadır. Her biri birer Arap kabîlesi olan Kureyş, Sakîf, Evs ve Hazrec müşrikti. Yahûdî kabileleri de Mûsevî idiler. 

Bu üç şehirden Mekke ticâret merkezi, Tâif ile Medîne de hayvancılık ve ziraat merkeziydi. Mekkeliler hayvancılık ve ziraata elverişli arazilerden mahrum olma durumlarını, kafalarını çalıştırarak avantaja çevirmiş ve ticârete başlamışlardı. Mekke’deki ticâret hayatı, şehrin kuruluşu ile yaşıttır. Mekkelilerin her biri iyi bir tüccardır. Kur’ân-ı Kerîm’in Kureyş sûresinden öğrendiğimize göre ticâret için kışın Yemen’e, yazın da Sûriye’ye giderlerdi. Yemen’den aldıklarını  Hicâz ve Sûriye’de satarlar, Sûriye’den aldıklarını da Hicâz ve Yemen’de satarlardı, yani ithâlât ve ihrâcât işiyle uğraşırlardı. Bu yüzden de zengindiler, her birisi para sahibiydi. 

Zengin olan Mekkelilerin her birinin ticâret işinde çalıştırdıkları işçileri (köleler) ve hizmetçi kadınları (câriyeler) vardı. Bu yüzden Mekke’de karışık ve mozaik bir insan yapısı vardı. Dînî ve ticârî bir merkez olan Mekke’ye her  yerden insan akını vardı. Arap yarımadasının değişik bölgelerinden, hemen hemen her kabileden, Habeşistan’dan, Sûriye’den, Fars ve Bizans’tan insanlar vardı. Ama Tâif ve Medîne böyle değildi; oralarda yerli halk yaşardı. 

Mekke’de herkes ticâret yapardı, ama bazı âileler ve bazı kişiler bu işi daha güzel yaparlardı. Hz. Osman’ın babası Affân da ticâreti güzel yapanlardan biriydi. Kureyş kabilesinin Ümeyyeoğulları koluna mensup olan Affân, ticâretle uğraşan zengin bir kimseydi. Ticâret için çıktığı bir seyahat esnasında Şam’da öldü, ondan oğlu Osman’a büyük bir servet,  büyük bir zenginlik kaldı. Osman’da baba mesleği olan ticâreti devam ettirdi, iyi para kazandı ve elindeki imkânlarla daima halkına yardım ve iyiliklerde bulundu. Bu sebepten dolayı halkı onu sever ve kendisine saygı gösterirdi. Müslüman olduktan sonra da ticâretini devam ettirdi. Müslümanlar, Mekke’den Medîne’ye hicret ettiklerinde Medîne’nin ticâreti Yahûdîler’in elindeydi, Medîne’ye yerleşen Mekkeli muhâcirler kısa zamanda Medîne’nin ticâret hayatına hâkim oldular. Medîne’nin ticâretini ellerine geçiren Müslüman muhâcirler, kısa zamanda Medîne’nin de en zenginleri oldular. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman ve Hz. Abdurrahman gibi zengin muhâcirler kazançlarını İslâm uğruna ve Müslümanların lehine harcadılar. 

Hz. Osman, Müslüman olduktan sonra iki özelliği ile ön plana çıktı. Bu iki özellikten biri O’nun çok hayâlı ve edepli olması, diğeri de yardımsever olmasıydı. Hz. Osman’ın, bütün iyiliklerinin yanında ön plana çıkan iki büyük fazileti vardı. Bu faziletlerinden birisi, derin bir utanma hissine (hayâ) sahip olmasıydı. Onun üstün bir şeref ve haysiyet anlayışı vardı. Bundan dolayı herkes ondan utanır, çekinir ve hürmet ederdi. Herkes ona saygı duyar, herkes onu kabul ederdi. Öyle ki, Hz. Peygamber bile ona bu meziyetinden dolayı derin bir saygı duyar ve bu saygının sebebini soranlara şöyle derdi: “Meleklerin bile kendisinden hayâ edip çekindikleri bir kimseden, ben hayâ etmeyeyim mi?” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 74)

Hz. Osman’ın, hicretten sonra Medîne’deki Rûme kuyusunu satın alıp Müslümanlara bağışlaması Hz. Peygamber efendimizi çok memnûn etti. 

Hz. Osman’ın  diğer meziyeti, cömertliği idi. O, eli açık bir zât idi. Öyle ki, devrinde ondan daha cömert biri yoktu. Bu özelliklerinden dolayı o, dünyada iken cennetle müjdelenmiş sahâbîlerden biri oldu. Hz. Osman, Medîne’ye hicret ettikten sonra Rûme kuyusunu satın alıp Müslümanların hizmetine sundu. Hicretten sonra, Müslümanlar suyu içilebilecek Rûme kuyusundan para ile su satın alıyorlardı. Medîne’de hurma bahçelerini sulayacak kuyu suyu çok, suyu tatlı ve içilebilecek olan kuyu azdı. Suyu tatlı olan kuyulardan biri de Rûme kuyusuydu. Akîk vâdisinde bulunan bu  kuyu bir yahûdiye âitti. Yahûdi, bu kuyunun suyunu satar, kimseye parasız bir yudum su içirmezdi. Hz. Peygamber efendimiz, bu drumu görünce şöyle  buyurdu: “Rûme kuyusunu kim satın alır ve Müslümanlara bağışlarsa, Cennet’te ona aynısı vardır.” Hz. Peygamber efendimizin bu sözünden sonra Hz. Osman yahûdiye gidip kuyuyu kendisine satmasını istedi. Yahûdi, tamamını satmaya yanaşmadı. Hz. Osman, oniki bin dirhem verip kuyunun yarısını aldı. Artık kuyuyu bir gün Hz. Osman, bir gün de yahûdi işletiyordu. Hz. Osman, kendi sırasında suyu parasız verince; yahûdi, kendi üzerinde kalan yarım hisseyi de satmak mecbûriyetinde kaldı. Hz. Osman da bu hisseye sekiz bin dirhem verdi ve kuyuyu tamâme almış oldu. Hz. Peygamber, kuyunun tamamının Hz. Osman tarafından alındığını ve Müslümanlara bağışlandığını duyunca şöyle buyurdu: “Allah’ım! Osman’ı Cennet’e koy!” (İbn S’ad, Tabakât, I, 506; Semhûdî, Vefâ, I, 138-139) 

Hz. Osman, Bizans İmparatorluğu üzerine gönderilmek için hazırlanan İslâm ordusuna çok büyük destekler verdi ve Hz. Peygamber’in takdîrini kazandı. 

9/630 senesinde yapılan Tebük Seferi, bir kıtlık senesine rastladığından orduyu hazırlamak çok güç olmuştu. Hz. Osman, bu seferde çok maddî  fedakârlıklar göstermiş, ordunun üçte birini yalnız başına teçhîz etmişti. Bu sefere 30 bin İslâm mücâhidi katıldığına göre Hz. Osman yalnız başına 10 bin gâziyi hazırlamış oluyordu. Ayrıca bu seferin hazırlıklarında kullanılmak üzere Hz. Peygamber’e bin altın vermişti. Bu sefer, o zamanın en büyük süper gücü olan Bizans İmparatorluğu’na karşı yapılmıştı. Hz. Peygamber Efendimiz’in katıldığı son gazâ da bu olmuştu. Düşman bu  ordunun karşısına çıkma cesâreti gösterememiş ve İslâm ordusu sâlimen Medîne’ye dönmüştü. Güç şartlar altında hazırlandığından bu orduya; ceyşü’l-usre (zorluk ordusu) denilmişti. Bu ordunun hazırlanmasında gösterdiği maddî fedakârlıklardan dolayı Hz. Peygamber, onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Osman’a bundan sonra işledikleri zarar vermez.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV,75)

İslâm tarihi kaynakları bu yardım işini şöyle anlatırlar: “Tebük Seferi’nin hazırlıklarının yapıldığı sırada Hz. Osman, Şam’a gidecek bir ticâret kervanını hazırlıyordu. Kendisi de bu kervanın başında Şam’a kadar gitmek istiyordu. İşte bu günlerden birinde Hazreti Peygamber, Medîne mescidinde minbere çıktı ve Müslümanları zorluk ordusuna bağışta bulunmaya dâvet etti. Bu dâvet üzerine Hz. Osman, ayağa kalkarak: “Ey Allah’ın elçisi! Sırt çulları ve semerleri ile birlikte yüz deve vermeyi üzerime aldım.” dedi. Bundan sonra Hz. Peygamber, tekrar zorluk ordusuna bağışta bulunmaya eşvik etti. Hz. Osman tekrar ayağa kalkarak: “Ey Allah’ın elçisi! Ben, Allah yolunda sırt çulları ve semerleri ile birlikte yüz deve daha vermeyi üzerime aldım.” dedi. 

Hz. Osman’ın bu vaadinden sonra Hz. Peygamber minberden indi. Minberden inerken hayranlıkla elini sallayarak  “Bundan sonra, yapacağı şeyden dolayı Osman’a sorumluluk yoktur.” diye buyuruyordu. Hz. Peygamber, minberden indikten sonra da Müslümanları zorluk ordusuna bağışta bulunmaya dâvet etti. Hz. Osman tekrar ayağa kalkarak: “Ey Allah’ın elçisi! Ben, Allah rızası için sırt çulları ve semerleri ile birlikte yüz deve daha vermeyi üzerime aldım.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Zorluk ordusunu donatan kişiye cennet vardır.” diye buyurdu.

Hz. Peygamber’in, “Zorluk ordusunu donatan kişiyi Allah affedecektir.” diye buyurduğunda Hz. Osman elbisesinin eteklerine doldurup getirdiği bin altını Hz. Peygamber’in kucağına döktü. Hazreti Peygamber, altınları eliyle evirip çevirirken şöyle buyuruyordu: “Bu günden sonra, Affan’ın oğlunun yapacağı şey kendisine zarar vermeyecektir.” (Vâkıdi, Meğâzî, III,391; Hâkim, Müstedrek, III, 120) Hz. Peygamber, bu ifadesini bir kaç kez tekrarladıktan sonra da şöyle buyurdu: “Ey Allah’ım! Ben Osman’dan razıyım, Sen de ondan razı ol!” Ayrıca ona şöyle duâ etti: “Ey Osman! Allah, senin kıyâmet gününe kadar yapacağın, gizlediğin, açıkladığın bütün kusurlarını bağışlasın.” (Muhibbuttaberi, II, 121) 

Rivayetlere göre Hz. Osman, ordunun üçte birini veya bundan fazlasını, hatta yarısını ve İslâm askerlerinin yiyeceğinin büyük bir kısmını sağladı. Su içtikleri deriden yapılmış su kaplarının ağız bağlarına ve askı iplerine varıncaya kadar sağlamadık bir ihtiyaç bırakmadı. 

Hz. Osman, Yoksullara da yardım ederdi. Yaptığı yardımları en dar zamanda ve gerçek ihtiyaç sahiplerine yapardı. 

Hz. Osman’ın dillere destan bir davranışı da şudur: Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında bir kıtlık yaşanmıştı, insanlar halifeye başvurarak: 

“Ey Allah’ın elçisinin halifesi! Ne yağmur yağıyor, ne toprak yeşeriyor, insanlar açlıktan ölme korkusu içindedirler. Bu konuda ne düşünüyorsun?” demişlerdi. 

Halife Hz. Ebû Bekir de, “Gidin, biraz bekleyin, ümit ediyorum ki Allah Teâla, size bir kapı açacaktır.” diyerek bir yandan vatandaşlarını teselli etmeye çalışmış, diğer yandan da hummalı bir arayış içine girmişti. O gün akşama doğru Hz. Osman’a âit bir ticâret kervanının Şam’dan gelmekte olduğu ve ertesi sabah kervanın Medîne’ye ulaşacağı haberi geldi. İnsanlar sevinç içindeydi. Kervan şehre yaklaşınca herkes seyre çıktı. 

Hz. Osman’ın Medîne’ye yaklaşan ticâret kervanı bin yüklü deveden oluşuyordu. Develerin yükleri buğday, zeytinyağı ve kuru üzümdü. Develer Hz. Osman’a âit alana alınıp yükleri indirilince şehir esnafı gelip karşısına toplandılar, Hz. Osman onlara “Evet, ne istiyorsunuz?“ diye sorunca esnaf: 

“Ne için geldiğimizi biliyorsun, şu malını çabucak bize sat da gidelim. Bak halkımız aç ve perişan, bu malı bekliyorlar.” dediler. Bunun üzerine Hz. Osman: 

“Peki, hay hay, ama söyleyin bakayım, bana ne kadar kâr bırakacaksınız.” diye sorunca: 

“Ölçek başına bir veya iki dirhem veririz.” dediler Hz. Osman: “Bundan daha fazlasını veren oldu.” diye itiraz edince; “Peki, dört dirhem verelim.” diyerek pazarlığa devam ettiler. Fakat Hz. Osman, bu kez de yine: 

“Bundan daha fazlasını verdiler.” dedi. Esnaf, bu sıkı pazarlık karşısında: 

“Peki, beş dirhem verelim, yetmez mi?” deyince Hz. Osman: “Hayır, daha fazlasını verdiler.” dedi ve diretti. Bu durumu hayretle karşılayan esnaf: 

“Ey Osman! Medîne’de bizden başka esnaf yok. Bizden önce de buraya başka birileri gelmediğine göre sana bundan daha fazla kâr veren kim olabilir?” diyerek hayretlerini ifade ettiler. Bunun üzerine Hz. Osman: 

“Yüce Allah her dirheme karşılık bana on mislini vaad etmiştir. Siz bu kadarını verebilir misiniz?” diye sorunca: 

“Elbette hayır.” dediler. 

Dünyada iken cennetle müjdelenmiş on kişiden biri olan Hz. Osman, içinden müthiş bir karar vermişti. İşte şimdi bu kararını açıklıyordu. Medîne’nin toptancı esnafına şöyle hitap etti: 

“Bakınız, Yüce Allah şâhidimdir. Bu kervanın yükünün tamamını sırf Allah rızası için perîşan durumdaki insanlara ve Müslümanların yoksullarına  sadaka olarak dağıtmaya niyet etmiş bulunuyorum.” Niyetini gerçekleştirdi ve dediğini yaptı. (Mahmûd Şâkir, II, 495-497) 

İçinde yaşadığımız dünyada Hz. Osman gibi zengin Müslümanlara ne kadar da çok ihtiyacımız var, değil mi? Dünyanın değişik yerlerindeki zor durumda olan Müslümanlara, bu mübârek Ramazan ayında yardım elini uzatacak olan Hz. Osman gibi Müslümanları arıyor gözlerimiz. Filistin’de, Gazze’de, Çeçenistan’da, Bosna’da, Afganistan’da, Afrika’da ve Asya’daki yoksul, mazlûm, mağdûr ve mustaz’af Müslümanlara yardım edecek zengin Müslümanlara ne de çok ihtiyacı var bu ümmetin. Afrika’daki Müslümanlara su kuyusu açacak, dünyanın değişik yerlerinde cihâd eden mücâhidlere yadım elini uzatacak, yoksulları doyuracak çağımızın Osmanlarına ne de çok ihtiyacımız var. 

Ya Rab! Bu mübârek Ramazan ayı hürmetine, mücâhidlerimize zafer, yoksullarımıza sabır, zenginlerimize de  anlayış lütfeyle. Bizleri de İslâm’ı eksiksiz yaşama şerefi ile şereflendir, yâ Rabbi! (Âmin, Âmin, Âmin…)