Kibirli Bir İslam Düşmanının Sonu

e-Posta Yazdır PDF

Bu kibirli İslâm düşmanının kim olduğunu öğrenmeden önce yüce Allah’ın, Kur’ân-ı Kerîm’de onun hakkında ne dediğine bir bakalım:
“… Tek olarak yaratıp, kendisine geniş servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için (nimetleri önüne) serdikçe serdiğim o kimseyi bana bırak! Üstelik o, (nimetlerimi) daha da artırmamı umuyor. Asla (ummasın)! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı alabildiğince inatçıdır. Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım! Zira o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Canı çıkasıca, ne biçim ölçtü biçti! Sonra, canı çıkasıca tekrar (ölçtü biçti); nasıl ölçtü biçtiyse. Sonra
baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda kibrini yenemeyip sırt çevirdi de: “Bu (Kur’ân), olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değildir.” dedi. Ben, onu sekara (cehenneme) sokacağım. Sen biliyor musun sekar nedir? O, hem (bütün bedeni helak eder, hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez. İnsanın derisini kavurur…” Kur’ân-ı Kerîm, el-Müddessir sûresi, 74/11-29. İlgili âyetlerin meâlini okuduktan sonra, gelelim bu âyetlerde bahsi geçen kişinin kim olduğuna. Bu kişi, Mekke müşriklerinden Velid b. Muğîre’dir.
Velid’in ne derece bir İslâm düşmanı olduğunu anlamak için biraz eskilere gidelim. Hz. İbrâhim (a.s.), oğlu İsmâil ile birlikte Kâbe’yi yaptıktan sonra insanları hac ibâdeti için Mekke’ye dâvet etti. İnsanlar da bu dâvete uydular, Mekke’ye geldiler, Yüce Allah’ın evini ziyâret ettiler, hacı oldular ve memleketlerine döndüler. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra Amr b. Luhay isimli birisi Şam’dan aldığı bir putu Mekke’ye getirdi ve bu putu Allah’ın evi olan Kâbe’ye koydu. Bunu gören başkaları da put yaptılar ve yaptıkları putları Kâbe’ye koydular. Put yapma konusunda birbiri ile yarışan bu insanlar, Allah’ın evini putlarla doldurdular. Mekke’ye gelen hacılar, Kâbe ile birlikte bu putları da ziyâret etmeye başladılar. Bu yanlış olay insanların inancını zedeledi. Mekkeliler, Hanif inancından şirk inancına kaydılar. Artık hem Yüce Allah’a inanıyorlar hem de putlara tapıyorlardı. Bu müşrikler hac ibâdetinin şeklini de değiştirdiler. Ama haccı ortadan kaldıramadılar. Hz. Peygamber, tebliğ görevine başladığında müşriklerin hac ibâdeti devam ediyordu. Arap yarımadasındaki müşrikler, yılda bir kere Mekke’ye geliyorlar, Kâbe’yi tavaf ediyorlar, kurulan panayırlarda alış-veriş yapıyorlar, sonra da memleketlerine dönüyorlardı.
Hz. Muhammed (s.a.v.), kırk yaşına gelip
Yüce Allah tarafından peygamber olarak görevlendirildiğinde
Mekke müşrikleri ona inanmadılar. Ama
Kur’ân-ı Kerîm’in îcâzı karşısında zor durumda kaldılar,
paniklediler, telaşa kapıldılar. “Yaklaşan hac
mevsiminde Muhammed, Mekke dışından gelen insanlara
Kur’ân okur ve onları İslâm’a dâvet ederse
bizim halimiz ne olur?” diye telaşa kapıldılar. “Muhammed,
hac için Mekke’ye gelen hac kâfilelerine
Kur’ân okursa, bu emsalsiz ve etkili kelâmı duyan
hacılar tarafından Arabistan’ın en ücra köşelerine
kadar İslam’ın çağrısı yayılır ve sonra kim bilir neler
olur?” diyerek telaşa kapıldılar.
Bunun üzerine Kureyş’in ileri gelenleri bir toplantı
yaparak gelen hacılara Hz. Muhammed’e karşı
propaganda yapılması kararını aldılar. Görüş birli

ğinden sonra toplantıda bulunanlara Velid bin Muğîre
şöyle dedi: “Muhammed hakkında bir fikir etrafında
toplanalım, ihtilafa düşmeyelim. Yoksa
birbirimizi yalancı çıkarmış oluruz ve üstelik sözlerimizin
bir kısmı öbürlerini yalanlamış olur. O zaman
îtîbarımız kaybolur. Bir şey üzerinde birleşelim ki,
herkes Muhammed için hacılara aynı şeyi söylesin.”
Bunun üzerine bazıları:
-“Onun bir kâhin olduğunu söyleyelim.” dediler.
Velid:
“Hayır, Allah’a yemin olsun ki, o bir kâhin değildir.
Kâhinleri gördük, biliriz. Muhammed’in okuduğu
şeyler öyle kâhin mırıldanışı ve tekerlemeleri
cinsinden değildir.” dedi. Bunun üzerine bazıları:
-“Öyleyse deli olduğunu söyleriz.” dediler.
Velid:
“Hayır, o bir deli de değildir. Biz, deliliği de biliriz.
Etrafımızdaki delileri görüyoruz. Muhammed’in
durumu deliliğin insanda meydana getirdiği baygınlık,
titreyiş ve vesveseye benzemiyor.” dedi. Bu
sefer Kureyşliler:-“Peki öyleyse şâir olduğunu söyleyelim.” dediler.
Velid:
“Hayır, o bir şâir de değildir. Biz, şiirin her çeşidini
biliriz. Onun söyledikleri şiir değildir.” dedi. Kureyşliler:
-“Öyleyse büyücü olduğunu söyleyelim” dediler.
Velid:
“Hayır, o büyücü de değildir. Biz büyücüleri ve
yaptıkları büyüleri biliriz. Muhammed’in söylediği
sözler büyücülerin okuyup üflemelerine ve düğüm
düğümlemelerine benzemiyor.” dedi. O zaman Kureyşliler
Velid’e:
-“Ey Velid! Peki ama ne söyleyelim” dediler.
Bu konuşmaların yapıldığı mecliste bulunan Ebû
Cehil, Velid’e:
-“Çabuk sen kendi görüşünü söyle. Eğer sen
kendi görüşünü söylemezsen bu insanlar senden
razı olmayacaklar.”dedi. Bunun üzerine Velid onlara:
“Allah’a yemin olsun ki, onun sözlerinde bambaşka
bir tatlılık var. Sözlerinin başlangıcı sağlam
bir hurma ağacına, sonları da o ağacın meyvelerine
benziyor. Muhammed hakkında bu dediklerinizin
herhangi birini söylerseniz bunun doğru olmadığı
anlaşılır.”dedi. Kureyşliler Velid’in bu sözlerini doğru
buldular. Onun da teklifi ile Muhammed’e sihirbâz
demeye karar verdi ve dağıldılar. Sonra bu karar
gereğince hacca gelen halkı bekleyip önlerine çıkarak
rast geldikleri herkese Muhammed’den sakınmaları
gerektiğini söylemeye ve onun sihirbâz

olduğunu ve sihrinin bütün âileleri parçaladığını anlatmaya
başladılar. Ama bütün bunların sonucu onların
yapabildikleri tek şey, onun ismini baştanbaşa
bütün Arap Yarımadası’na duyurmak oldu. (Bakınız: İbn
Hişâm, I, 302.)
Bir başka rivâyete göre Velid b. Muğîre, bir
gün Rasûlullah (s.a.v.)’e geldi ve Rasûlullah da ona
Kur’ân-ı Kerîm okudu. Okunan Kur’ân ona son derece
tesir etti ve onu yumuşattı. Durum Ebû Cehil’e
intikal edince hemen Velid’in yanına geldi ve ona
şöyle dedi:
-“Ey amca! Kavmin senin için biraz mal toplamayı
arzu ediyor, ne dersin?” Velid: “Niçin topluyorlar?”
diye sordu. Ebû Cehil: “Sana vermek için”
diye cevap verdi. “Çünkü sen Muhammed’den bir
şeyler elde etmek için onun yanına gitmişsin.”dedi.
Velid: “Sen ne söylüyorsun? Kureyş bilir ki ben onların
en zenginiyim.”dedi. Bunun üzerine Ebû Cehil:
-“O halde onun hakkında öyle bir söz söyle ki,
insanlar senin onu inkâr ettiğine ve ondan hoşlanmadığına
inansınlar. Velid:
“Onun hakkında ne söyleyeyim? Allah’a
yemin ederim ki içinizde şiirin recezini, sanatını, cin
şiirlerini bile benden daha iyi bileniniz yoktur. Vallahi,
onun söyledikleri bunların hiç birine benzememektedir.
Onun söylediklerinde başka bir letâfet
vardır. Onun söyledikleri diğerlerini hep çiğner,
geçer. O çok yücedir, onun üstüne çıkılamaz, o aşılmaz.”
dedi. Bunun üzerine Ebû Cehil:
“Vallahi kavmin, onun aleyhinde bir şeyler konuşmadıkça
senden hoşnut olmazlar.” dedi. Velid
de:
“Öyleyse beni bırak da biraz düşüneyim.”dedi.
Bir müddet düşündükten sonra: “Bu sadece başkalarının
öğrettiği bir sihirdir.”dedi. Bunun üzerin yukarıdaki
âyetler nâzil oldu. (İbn Kesîr, es-Sire, I, 498-499.)
Yüce Allah’ın kendi verdiği nîmetlerle çevresine
karşı büyüklenen ama bu nîmetleri veren Allah’tan
haberdar olmayan ve ona inanmayan
bilcümle kâfirlerin, müşriklerin ve büyüklük taslayan
kibirlilerin gireceği yer elbette cehennemdir. Velid,
hicretten üç ay sonra öldü ve cehennemi boyladı.
Hem de cehennemde ağır cezalıklar için ayrılan se-

kara yuvarlandı. Çünkü dünyada Yüce Allah’ın kendisine
verdiği nîmetlerin kadir ve kıymetini bilemedi.
Dünyalık hiçbir şeyi yokken Yüce Allah ona mal ve
oğul verdi. Hayvanları Mekke ile Tâif arasında otlardı.
Tâif’te yazlık ve kışlık meyveler veren bağları,
bahçeleri vardı. On iki oğlu ve çok miktarda parası
vardı. Ama bütün bunlar kendisini cehenneme düşmekten
kurtaramadı. (Taberî, Tefsir, XXIX, 152-153.)
Üstelik bu nîmetler, kendisinin gururlanmasına
ve kibirlenmesine sebep oldu. Büyüklük tasladı
ve İslâm’a karşı geldi. Aklını ve fikrini Kur’ân
aleyhinde çalıştırdı. Çünkü o, Kur’ân’ın Hz. Muhammed
(s.a.v.)’e indirilmesini bir türlü hazmedemiyordu.
“Ben, Kureyş kabîlesinin büyüğü ve başı
olarak bir kenarda kalayım da vahiy Muhammed’e
mi gelsin? Bu hususta Tâif’te oturan Sakîf kabilesinden
Urve bin Mes’ud bile nasıl kenara bırakılabilir.
Biz ikimiz Mekke ve Tâif’in reisleriyiz.” diyerek
büyüklük taslıyor ve şeytan gibi kibirlenerek hakka
teslim olmuyordu.
Büyüklük taslayan Velid’in ölümü de çok enteresandır.
Hicretten üç ay sonra, yani Hz. Peygamber’in
ve Müslümanların Medîne’yi yurt
edindiklerini gördükten sonra dikkatsizlikle bastığı
zehirli bir okun, ayağının altında açtığı yara neticesinde
doksan beş yaşındayken, en yaşlı Kureyşli
olarak Mekke’de öldü. Mekke’deki yerleşik kabîlelerden
biri olan Huzâa kabîlesine mensup olan Harrâs
b. Âmir ok yapıyordu. Çok yaşlı olan Velid de
zaman zaman ona uğrardı. Bir keresinde ayağına
okun sivri demiri battı ve ayağının altında yara açtı.
Cebrâil (a.s.) bu yaraya nazar etti ve yara iyice azdı.
Velid, işte bu yaradan dolayı Mekke’de öldü.(Bakınız: Belâzürî,
Ensâb, I, 152.)
Aşırı derecede kibirli olan ve çevresine karşı
büyüklük taslayan Velid, basit bir yarasını iyileştiremedi.
Bütün kibirliler böyledir. Hadlerini bilmez, ne
kadar küçük ve âciz olduklarının farkına varmazlar.
Velid’in oğullarından üçü Müslüman oldu. Bunlardan
Hâlid, hicretin sekizinci senesinde Müslüman
oldu ve büyük bir İslâm komutanı olarak tarihe
geçti.