Ahmet Haliloğlu



Rumeli'de Son Sarıklı

e-Posta Yazdır PDF

Müftülerin, hocaların sarıkları ne renkte olur? Hepiniz beyaz dediniz değil mi? Peki hiç rengi kandan ötürü kırmızıya dönmüş sarık gördünüz mü? Bendeniz maalesef küçüklüğümde gördüm. Fatihalarınıza muhtaç babam eve Türkiye Gazetesi alırdı. Bir sabah gazeteyi bakkaldan alıp; manşette İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga’nın ve Batı Trakyalı Türklerin dövülerek hastanelik edildiklerini ve Edirne’ye getirildiklerini okuduğumda eve gelene kadar sokakta ağladığımı unutamıyorum. Sedyeye yatırılan bir alim ve hemen yanında Hocaefendi’nin akan kanından fesinin rengi gibi kırmızıya dönmüş bir sarık…İskeçe Müftüsü; Rumeli’nin son sarıklısı Mehmet Emin Aga Hocaefendi’nin sarığı…

   İskeçe; Gümülcine, Drama, Kavala, Serez…1371 yılında tanışırlar Osmanlı ile. Osmanlı Toprağı unvanını Erzurum’dan, Konya’dan, Diyarbakır’dan önce alır İskeçe. Anadolu’dan akın akın Yörükler göç eder bölgeye. Bir yandan Türkleştirirler, öte yandan İslamlaştırırlar. Yörükler dağına ovasına, tepesine deresine İslam mührünü kazırlar, Türk damgasını vururlar. Beş asır huzurla geçer… Ama ne var ki 1900’ler ile yeryüzüne kara bir bulut çöker.Kara  buluttan yağan katran karası elem yağmurlarından nasibi en çok Osmanlı Toprakları alır. Balkan Savaşları ile ecdat yadigarı diyarlar bir bir elden çıkar.

   Plevne’deki diriliş destanını Yanya yazar. Şumnu’daki katliamın eşi benzeri Avrethisar’da yaşanır. Avrethisar’da bir camiye doldurulan yüzlerce Müslüman diri diri yakılır. İskeçe de elem yağmurlarından payını alır. 1912’de önce Bulgarlar işgal eder. İşgal ile birlikte Balkanlar’da  gelsin katliamlar, sürgünler, tecavüzler..Dile kolay ama üç asırdır Rumeli toprağı Osmanlı’nın ardından alışmıştır böyle canavarlıklara. Ama Batı Trakya şaşırtır işgalcilerini. Sultan Abdulhamid yadigarı Teşkilat-ı Mahsusa’dan gelenlerin yardımıyla Batı Trakya Geçici Hükümetini kurarlar. Otuz bin kişilik bir ordu teşekkür ettirirler.. Ay yıldızlı yeşil, siyah ve beyazdan oluşan bayrakları vardır artık. Bayraktaki siyah Rumeli’deki zulmü, yeşil İslamı ay yıldız ise Türklüğü simgeler. Ne var ki yetmiş gün geçmeden İttihad ve Terakki’nin üç isminden Cemal Paşa’nın gayretleri (!) ile bu devlet feshedilir. Ah Cemal Paşa ah. Bizim tarihimiz işte böyle acı olaylar ile doludur. Balkan Savaşlarında Selanik’i tek kurşun atmadan teslim etmedik mi? Neden mi savaşmadık? Kimbilir…

   Ordusu, adliyesi, pulu hatta İstiklal Marşı bile olan bu müstakil devlet lağv edildikten sonra bölgeyi tekrar Bulgarlar işgal eder. 1920’de ise Batı Trakya Yunanlılara bırakılır. Bu sefer Batı Trakya Müdafai Hukuk Cemiyeti kurulur. Cemiyet kah Yunanlılara baskınlar verir, kah akınlar düzenler. Ankara’da bölgenin Yunanistan’a bırakılması eğilimine karşılık olarak Türkiye’ye bir de muhtıra verirler. Muhtırada en ilginç olan ise şu cümlelerdir : “Batı Trakya'nın geleceği halkının oyuna başvurarak belirlenmelidir. Bu bölgede Koşukavak, Eğridere, Kırcaali, Sarı Şaban kazalarında Türk'ten başka bir unsur yoktur. Gümülcine, İskeçe, Ahiçelebi, Drama, Kavala, Nevrekop'da da yüzde seksenden fazla yoğun bir Türk çoğunluğu vardır.”

   Lozan yok mu Lozan? Ben Lozan’a dair bir şey demeyeyim de siz en iyisi Kadir Mısıroğlu Hoca’nın Lozan Zafermi Hezimetmi isimli kitabından okuyun. Lozan da bölge Yunanistan’a bırakılır. İskeçe ve Gümülcine dışındaki Türkler nüfus mübadelesine tabi tutulurlar. İskeçe ve Gümülcine ise Rumeli’den hazin göçe şahit olurlar. Preveze’den, Yanya’dan, Langaza’dan, Selanik’ten, yüz binlerce müslümanın anavatana hazin dönüşlerini görür.

   Rumeli’nin kadim ve kutlu mirasının bir parçası olarak 3 Eylül 1931 yılında İskeçe’ye bağlı Şahin Köyünde dünyaya gelir Mehmet Emin Aga. Babası Mustafa Hilmi Efendi de hocadır. İlim meclisinde açar gözlerini dünyaya. Emekleme esnasında babasının kitapları ile tanışır. Medrese eğitimine başladığı esnada İkinci Dünya Savaşı patlak verir ve bölgeyi bu sefer Bulgarlar işgal ederler. Bulgarların çekilmesi ile Yunan İç Savaşı çıkar. Hocaefendi; mecbur köyüne döner, tahsiline bulabildiği bir hocadan devam eder. 1945 yılında hafızlığını tamamlar. Ahirette hafızlara giydirilecek tacı 14 yaşındayken kazanır.

   Türkiye’de dine diyanete ait her ne varsa yasaklandığı bir devre de Osmanlı Usulü medrese eğitimi almak, hele de Yunanistan’da. Hele de İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen iç savaşta… Her babayiğidin harcı değildir ama nice isimsiz kahraman gibi Hocaefendi de zoru başarır.  Zamanın İskeçe Müftüsü Sabri Efendi’de okur.. Gurbet; ama ilim için kadim Ehl-i Sünnet geleneğinin bir mirasıdır; Selef Alimlerinin güzel adetidir. Bu adete Hocaefendi’de uyar. Hoş gidebileceği pek yer yoktur. İstanbul’da hocalar medreselerine giremezler. Anadolu’da ki pek çok medrese ya saman deposudur ya baykuşlara ev. Hoş gitmek istese  de Yunanistan’dan çıkmak hele de bir Türk’ün çıkması hele hele ilim için çıkması imkansız gibidir. Çıksa da geri dönemez. İskeçe Müftüsü Sabri Hocaefendi’nin vefatı ile de Gümülcine’ye geçer. Hafız Ali Reşad Hocaefendi’nin özel ders halkasına katılır.

   1954 yılında tahsilini tamamlar ve icazetini alır. Artık O da İnsanlığın Efendisine ulaşan alimler silsilene dahil olmuştur. Ehl-i Sünnetin insanlığı aydınlatan nurani bir kandili, rabbani bir güneşidir. Doğduğu köye Şahin Köye geri döner Anadolu’da asırlarca nasara yensuru seslerinin yükseldiği, fıkhın hadisin kelamın müzakere edildiği medreseler yıkılırken Yunanistan’da medrese açmak ne büyük bir iştir. Üstelikte kadim bir mirasın temsilcisi bir mektep.

   Mehmet Emin Hocaefendi’den bin sene evvel; Bağdat’ta Büyük Selçuklunun Büyük Veziri Nizamül Mülk’ün; Hüccetül İslam İmam-ı Gazzali’nin dersiamlığında tesis ettiği Ehl-i Sünnet medreselerinin bir numunesi, bir temsilcisi olan Şahinköy medrese de Hocaefendi’nin dile kolay yirmi beş senesi geçer.
   Bu küçük medrese sınırın öte yakasında çoktan unutulan bir ders programını takip eder. Kah Birgivi’nin Avamili okunur kah Mülteka’ya bakılır. Mülteka gibi fıkıh kitabı bulunmaz. Ne de olsa müellifi Fatih Camii’nin dersiamıdır, imam hatibidir. İmam dediysek canım şimdi adı beyaz kendisi envai renk olan imamlardan değil. Hazreti Fatih’in vakıf şartıdır; camisine imam atanacak şahıs kırk sene ikindi namazının gayri müekked olan ilk sünnetini terk etmemiş olacaktır. Eh böylesi bir alimin; İbrahim-i Halebi’nin yazdığı Mülteka’ya vakıf olan talebelerde Şahinköy’de şahin kesilirler. Ne de olsa serde evlad-ı fatihanlık vardır.

   Altı asır Tuna; Şahinköylü talebelerin dedelerinin cezbeleri ile titremiştir. Tuna dedesinden titrer de Atina bu ücra köydeki talebelerden titremez mi ?  Atina’daki Albaylar Cuntasını ürkütür Şahin Köylü talebeler. Hocaefendi hakkında 1968’de dava açılır. Tutuklanır ve bir tek Türk’ün bile kalmadığı Drama’da hapsedilir. Sebep aramayın canım Hocaefendi’nin gözünün üstünde kaşı vardır. Ama bu sefer Albaylar biraz insaflıdır; Hocaefendi’nin suçu söylenir : Talebeye Türklük bilinci aşılamak. Komedinin dik alası; çünkü İskeçe’nin taşları Türk’tür; kökü Türk’tür ne aşısı. Ama kurt kuzuyu yiyecek ya…Mazeret olsun. Söylemeye dilleri varmaz ama Hocaefendi’nin talebe ve Müslümanlar üzerinde bıraktığı tesir ürkütmüştür Onları.

   Hapisten sonra İskeçe Müftülüğünde katip olarak göreve başlar. İki sene sonra da Müftü Yardımcılığına getirilir. Artık o müftülükten toplum liderliğine giden basamakları tırmanmaya başlamıştır. Kıbrıs Barış Harekatından sonra Batı Trakya’daki Türklerin durumu daha da zorlaşır. Vakıf mallarına el konulur; Müslümanlar Yunan Anayasası’nın 19. maddesi gerekçe gösterilerek vatandaşlıktan atılır.

    Mehmet Emin Hocaefendi kapı kapı dolaşır. Ama nafile. Türkiye’de kapılar yüzüne kapanır. Ne de olsa sarıklı bir hocadır. Bizim basına hoca ne lazım? Hele de böylesi Osmanlı bakiyyesi bir Hocanın mücadelesine bizim gazeteler destek verir mi hiç? İmkansızlıklar içinde çırpınır Hocaefendi. Camileri tamir ettirmekten tutunda zorla gasp edilen vakıf mallarını kurtarmak için elinden gelenin fazlasını yapar.
Hocalıktan Agalıga

   Rumeli’nde Aga; toplumsal önderlere sözü dinlenen büyüklere verilen ünvandır. Öyle bol keseden herkese Aga denmez. Aga anlaşmazlıkları bitirir, fakirleri evlendirir, yetimlere kucak açar. Rumeli’nde birisine aga deniyorsa bilin ki kelimenin tam anlamıyla agadır. İskeçeliler; faziletli Hocaefendilerine bir de Aga’lık sıfatını layık görürler. Mehmet Emin Hocaefendi artık Mehmet Emin Aga’dır. İskeçe’de akan gözyaşlarını silen bir mücahittir.

   1990 yılı  İskeçe için dönüm noktasıdır. 29 Ocak’ta masum gösteriye kan bulaşır. Hocaefendi muhtelif yerlerinden şişlenerek öldürülmek istenir. Çıkan olaylar karşısında Hocaefendi’nin babası ve İskeçe Müftüsü Mustafa Hilmi Efendi vefat eder. Babasının makamına  Mehmet Emin Hocaefendi getirilmek istenir. Hocaefendi reddeder. Sebebi mi? Layık değilim der. Aynen İmam-ı Azam gibi. Abbasi Halifesi koca devletin baş kadılığını  teklif ettiğinde İmam-ı Azam da Mehmet Emin Hocaefendi gibi layık değilim demişti ya. İşte Mehmet Emin Aga da aynı sebeple reddeder makamı. Dava adamına makam ne lazım? Kudsi davanı en edna ferdi olmak adanmış ruhlar için kafidir. Ama toplumundan gelen istekleri kıramaz. Geçici olarak vekalet etmeyi kabul eder. Bir şartı vardır: 1920’deki anlaşma da İskeçeliler müftülerini kendi oyları ile seçeceklerdir. Ama bir süre sonra Yunanistan; Gümülcine’ye 1920 anlaşmasına aykırı olarak müftü atayınca Hocaefendi protesto etmek için istifa eder. Evine inzivaya çekilir.

   Ama 17 Ağustos 1990’da İskeçeliler camilere seçim sandıklarını koyarlar. 120 cami’de yapılan seçimle Hocaefendi Müftü seçilir. Vazifeye başlar. Vazifesi uzun sürmez;  sadece altı gün. Böylesine bir direniş abidesini Yunanlılar vazifede bırakırlar mı? 23 Ağustos 1990 günü Yunan Polisi Müfülük Binasını basar. Hocaefendi “ Seçimle geldim seçimle giderim” dese de dinleyen çıkmaz. Yunanistan demokrasinin beşiği derler ya felsefeciler; külliyen yalan. Alın size demokrasi. Yaşı atmışı bulmuş bir Hocaefendiyi yirmi polis yaka paça dışarı sürükler. Sürüklemekle kalmazlar resmen döverler. Avrupa Birliği üyesi Yunanistan’da olur bunlar. İnsan hakları, demokrasi, evrensel ilkeler falan laftadır; Müslümanlar için hiç birisi geçerli değildir. 

   Bakın seçimle gelen iki dini lidere iki farklı dine mensup iki farklı milletin tavrı şudur: İstanbul’daki Rumların 1949’da Fener Rum Patriği seçtiği Athenagoras; Türkiye vatandaşı olmamasına rağmen bir gecede vatandaş yapılıyordu. Üstelik Türkiye’de dine en sert tutumun olduğu devrede. Aradan kırk sene geçiyor; Batı Trakyalılar müftülerini seçiyorlar ama sonuç… İşte iki dinin ve iki milletin farkı…

   Mehmet Emin Hocaefendi’nin ağır yaralanarak Müftülükten uzaklaştırılması Batı Trakya’da şok etkisi yapar. Resmi makamlar bu hareketin Müslümanları yıldıracağını hesaplarlar. Ama iş tam tersi olur. Beklenmedik gerçekleşir İskeçe’de. Televizyonsuz, radyosuz bir toplum; gönül çağrısı ile davet edilirler İskeçe Meydanına.

   En uzak köyler bile akar İskeçe’ye. Kimi yaya gelir, kimisi traktör römorkunda kimisi at arabasıyla. Beli bükük, iki elinde bastonu ile zor yürüyen ak sakallı kocalar, siyah feraceli beyaz yaşmakları ile nur çehreli nineler, ellerinin kınası ile genç kızlar doldurur İskeçe Meydanını. Şok üzerine şok yaşanır Yunanistan’da. Gönül daveti tutmuştur. Ama karşı tarafın fanatikleri boş durur mu? Masum kalabalığa sert tepki verirler. Başta polisler olmak üzere masum halkın üzerine insafsızca saldırırlar. Çoğunluğu kadın ve çocuk onlarca kişi yaralanır. Beli büyük ninelerin kar gibi beyaz yaşmakları, yüreği yaralı dedelerin ak sakallı kızıla boyanır. Üstelik yaralıları hastaneler de kabul etmez. Çaresiz sınır apar topar geçilir ve Edirne’ye getirilirler.

   Yunan Makamları olayları bastırdık derken Batı Trakyalılar yeni bir şok dalgasına sebep olurlar. Camileri kapatırlar. Öyle ya Allah Resulü yeryüzünü mescit kılmamış mıydı? Mescitler Dırar Mescidine dönecekse; Medine’deki Abdullah bin Übeyy’in mescidi gibi fitne ve nifak tohumları saçacaksa varsın kapalı olsun denir ve camiler kapanır. Tam 45 gün sürer bu durum.

   Berat Kandili yaklaşınca camilerin kapalı kalmasına dayanamaz Hocaefendi; açtırır mescitleri. Bir de kandil mesajı yayınlar, imzasını “ Seçilmiş İskeçe Müftüsü” diye atar. Vay efendim senmisin bu ünvanı kullanan? Hemen dava açılır Hocaefendi hakkında. Dava formalitedir, sonucu baştan bellidir. Medeniyetin beşiği denilen Yunanistan’da hukuksuzluk olur mu hiç?
   Hocaefendi yargılanır ve baştan belli olan karar sadece hakime onaylatılır ; On ay hapis. Hocaefendi’yi hapisle cezalandıracaklarını zannedenler; Müslümanları tanımamaktadır. Çünkü Müslümanlara göre hapis; Hazreti Yusuf as’ın mekanıdır, Mevla Teala ile baş başa kalacakları bir halvethanedir. 6,5 ay bir tek müslümanın olmadığı Larissa kentinde tutuklu kalır. Hapiste mide kanaması geçirir ve mecburen tahliye edilir. Geri kalan cezası affedildi zannetmeyin hemen; kalan 3,5 ay para cezasına çevrilir ve Hocaefendi’den tahsil edilir.

   Davalar davaları getirir. Yüzlerce yıl ile yargılanır. Mahkemeler Hocaefendi’ye toplamda seksen ay hapis cezası verirler. Mahkeme süreci ayrı bir safhadır. Hocaefendi’ye eziyet olması için duruşmalar yüzlerce kilometre uzaklıktaki şehirlerde yapılır. Mahkeme için bir tek müslümanın olmadığı şehre giden Hocaefendi’yi çirkin protestolar bekler.  Gönül adamı davasından vazgeçer mi? Hocaefendi düşmanlık bile göstermez; sadece acır. Hak ve hakikatten uzak; ruhları kararmış bu zavallılara kızamaz bile.

   25 Nisan 2003 Cuma günü Hocaefendi Cami’de  sabah namazını kıldıktan sonra evine dönerken sokakta saldırıya uğrar. Kalbi kara, ruhu kalbinden de kara saldırgan Hocaefendi’yi ağır yaralar. Başına aldığı darbelerle beyin kanaması geçirir. Uzun müddet İstanbul’da tedavi görür. Tedavi sonrası gene İskeçe’ye döner. Ama davadan vazgeçmez.

   9 Eylül 2006 Cumartesi günü sabah evinde karaciğer yetmezliği nedeniyleEr-Refikül Ala’ya en yüce dostuna kavuşur. Ertesi gün İskeçe’de; mahşeri bir kalabalık ile sırlanır.

   O arkada gözü yaşlı bir cemaat bıraktı.Gök kubbede bıraktığı bir hoş seda ise nicelerini imrendirecek cinsten. Yoklukla, acıyla, hapisle geçen acılı ama güzel bir ömür ile amel defterini mühürledi. Makamı cennet olsun. Allah bizleri de Hocaefendi gibi korkmayan, yılmayan, vazgeçmeyen imanı kavi, ruhu metin kullarından eylesin.

   Rumeli’nin son sarıklısının ruhu için el-fatiha.!

 

Kudüs’te Son Osmanlı

e-Posta Yazdır PDF

İnsanın Osmanlı’ya düşman olabilmesi için ya aklını peynir ekmekle yemiş olması gerekir yada Osmanlı’nın ifade ettiği değerlere topyekun düşman olması lazımdır. Bir insan Osmanlı’ya düşmansa  - Allah en doğrusunu bilir ama – kanaati acizaneme göre bu ikisinden başka ihtimal yoktur. Bakınız; Devlet-i Aliyye çökerken bile geride bıraktığı, yetiştirdiği insanların her biri kahraman vasfının hakkını tam anlamıyla vermektedirler.

            Ah Osmanlı ah! Çekildiği her coğrafya bugün kan, gözyaşı ve acı içinde. İşte Balkanlar…3 asırdır Balkanlar’daki insanların çilesi bitmedi. Osmanlı hakimiyetinde Tuna’dan Akdeniz’e kadar hakim olan sulhun ve sükunetin yerini bugün dini ve milliyeti ne olursa olsun herkese isabet eden zulum, katliam ve facialar aldı. İşte Voyvodina. Macarlar dindaşları olan Sırpların zulmüne maruz kalıyorlar. İşte Makedonlar, kendileri gibi Ortodoks olan Yunanlıların zulmüne uğruyorlar. Balkanlar’daki Müslüman milletlerin uğradığı zulmün tarihte eşi menendi yok. Boşnak’ı, Pomak’ı, Torbeş’i, Arnavut’u ve Türk’üyle Müslümanları Balkanlar’dan yok etmek için ellerinden geleni geçmişte de yaptılar bugünde  yapıyorlar. İşte Afrika… İşte Kafkaslar… Kafkas Müslümanlarının soykırımını yazmak için insanın ciğerlerinin yanması lazım. VAh Orta Doğu vah. Ama ya Filistin ve Kudüs… Kelimeyle tarif edilmeyen acının, hicranın, elemin başkenti…

            Müslümanların gözbebeği, ciğerparesi üç şehirden biri Kudüs. Asırlar boyu her dinden ve milletten insanın görmek istediği nazlı şehir. Taşlarının Hz. Süleyman’a, Hz. Yahya’ya, Hz. Zekeriya’ya, Hz.İsa’ya şahitlik ettiği kutlu belde. Hatemen Nebiyyin Efendimizin İsra ve Mirac mucizelerini yaşamış, Nebevi mirasın kadim temsilcilerinden. Müslümanların elinde olduğu zamanlarda bir sulh adası olan şehir ne zaman gayri Müslimlerin eline geçse kederin ve göz yaşının merkezine dönüşmüş. Hz.Ömer ile Müslümanlar tarafından fethedilen şehir Haçlı Seferlerine kadar İslam’ın güven ve sükun şiarlarını en ücra taşlarına kadar hissetmiş. Haçlıların elinde ise Mirac’ın başlangıç noktası olan Mescid-i Aksa’da Müslümanlar kıtır kıtır kesilmiş. Öyle ki Müslümanların kanları Haçlıların atlarının dizlerine kadar yükselmiş. Hem de Mescidi Aksa’nın içinde. Selahaddin Eyyubi ile tekrar huzur kavuşan şehir Sultan-ı İklim-i Rum Yavuz Sultan Selim ile Osmanlı’nın dırahşan çehresine şahit olmuş. Osmanlılar Nebilerin Beldesi olan Kudüs’ten bahsederken edeplerinden Kudüs-ü Şerif şeklinde telaffuz etmişler. Ama Ademoğullarının en kara asrını yaşadığı 20. yüzyıl Kudüs’ün zifiri karanlık devri olmuş. Osmanlı’dan sonra Kudüs merkezli Filistin’e çöken kara bulutların dağılması için ilk işaret fişeğini bir Osmanlı Mollası atmış. Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyni. Hani bize hep öğretirler ya; medreseler şöyle, medreseler böyle, matbaaya karşı çıktılar, medreseler pasiflik yuvalarıdır, ezberden başka bir şey bilmezler diye ecdadımıza kara çalarlar ya. İşte bu yalanı tek başına çürütmeye yetecek delildir Kudüs Müftüsü…

            Sivrisineğin bir kanadına zehir, diğer kanadına panzehir koyan Mevla Teala yeryüzünde zalimlerin zehirine karşı da rabbani panzehiri tarih boyunca hep beraber göndermiştir. Nemrud’un zulmüne İbrahim as ile Firavun’un zulmüne Musa as ile panzehir yollayan Allah-u Teala; Theodor Herzl’in 1897’de İsviçre’de Dünya 1. Siyonist Kongresini topladığı senelerde Kudüs’te Dünya’da siyonizme ilk bayrak açacak kişiyi yollar. 1895 (veya 1897)’de Kudüs’te doğar Emin el-Hüseyni. Ailesi asırlarca Kudüs’te İslam’ın bayraktarlığını yapar. Aile fertlerinden Said el-Hüseyni 1876’da ilk Osmanlı Meclisine Kudüs mebusu olarak seçilir. Emin Efendi; İlk eğitimine de Kudüs-ü Şerifte başlar. Sonra Mısır’da Ezher’de okur. O zamanlar İslam Aleminin hem siyasi hem ilmi başkenti Dersaadet’e gelir. İlim gezginleri okumaya doymazlar ya. İşte kalbinin ilim açlığını İstanbul medreselerinde doyurmaya başlar. Eh İstanbul’a geldiği zamanlar da genç bir delikanlı olan Emin Efendi’ye hak vermemek elde değildir. 1900’lerin başında İstanbul’daki ilim halkaları şöyle gözümün önünde canlanıyor da kalbim o meclisleri kaçırmanın elemiyle dağlanıyor. Bir yanda Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, İmam Zahidül Kevseri, Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi gibi meşhur ulema ve kudemanın ötesinde sayısız sulehanın, alimin, arifin, abidin meclislerinde pişer.

            Ama ilmini tamamlayamaz. 1914’te Cihan Harbi başlar. Sözde Avrupa’nın dünyanın teknolojik açıdan geri kalmış milletlerini sömürme sevdası insanoğlunu milyonlarca cana mal olacak bir savaşa sürükler. Medeni denilen Avrupa –Mehmed Akif’in deyimiyle- kimi Hindu kimi zenci kimi bilmem ne bela dayanırlar Çanakkale’ye. Yunanlılar başta olmak üzere pek çokları Dersaadet’i, hilafetin merkezini yeniden Konstaniyye yapma hayallerine kapılırlar. Ama Heyhat! Onların bu serapları;  iki asır hasta adam dedikleri Osmanlı insanını canlandırır. Kimi Florina’dan koşar gelir Çanakkale’ye kimi Kastamonu’dan. Kimi Bayburtludur kimi Yanyalı. Fatih Dersiamı Ahıskalı Ali Haydar Efendi vaiz olarak koşar cepheye. O zamanlar genç bir talebe olan Emin el-Hüseyni de bırakır kitaplarını, gönüllü yazılır Çanakkale Taburlarına. Sultan Abdulhamid Han’ın kurduğu Teşkilat-ı Mahsusa’ya girer. Hoca oğlu hocadır, silah kullanmayı, harp etmeği ne bilsin ? Önce talimgaha ardından Çanakkale cephesinde topçu subayı olarak hizmet eder Osmanlı’ya…

            Çanakkale Cephesinden sonra İzmir’e çekilir. Sonra Kudüs’e ilim meclislerine geri döner. Yıl 1917’dır. Ne var ki; Kudüs ve Filistin çoktan satılmıştır. Cennetmekan Sultan Abdulhamid’in 1901’de huzur-u âlilerinden kovduğu Theodor Herzl’in tohumlarını attığı Siyonizm davası; Selanik Milletvekili Emmanuel Karasu ve Hahambaşı Haim Nahum eliyle filizlendirilir. 1913’te darbe ile işbaşına gelen İttihat ve Terakki Hükümetinin ilk yaptığı işlerden birisi de Filistin’e kaçak olarak göç etmiş olan Yahudilere oturma izni vermesidir. Ne acı değil mi ? Osmanlı’nın tüm dış borçlarına karşı Filistin’de bir büyük çiftlik kadar toprağa dahi müsaade etmeyen Sultan Hamid Efendimiz nerede; Yahudi Karasu’nun elinde oyuncak olanlar nerede? Filozof Rıza Tevfik Sultan Hamid’in ruhaniyetinden istimdat isteyip, af dilemekle haklı değilmidir ?

            1917’de Lawrence’in altınlarına kanan Araplardan bir kısmı Osmanlı’ya isyan eder. Aynı sene mukaddes topraklardaki Osmanlı hakimiyeti yada doğru deyişle İslam Hilafetinin hakimiyeti sona erer. Kudüs-ü Şerifte dört asırlık rahat ve sakin günlerden sonra acı günler başlar. İngilizler Araplara verdikleri bağımsızlık sözlerini yarım yamalak tutarlar, çoğu yerde de tutmazlar. Eh neticede Osmanlı’yı yıkmayı başarmışlardır ve artık Araplara ihtiyaçları yoktur. Nitekim daha 1917’de İngiltere Dışişleri Bakanı Belfur; Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulacağını yedi cihana ilan eder. Şimdi daha iyi anlıyorsunuz değil mi İsrail’in 19 yaşındaki Furkan’ı şehit ederkenki cesaret ve gözü karalığını. Neyse biz konumuza dönelim; 1922’de bu hengame ve keşmekeş içinde Kudüs Müftüsü ve ağabeyi Kamil el-Hüseyni vefat eder. Emin Efendi genç yaşına rağmen Müftü seçilir. Artık o bir müftü değil, işgal altındaki bir milletin hem dini hem de siyasi temsilcisidir.

            Bu tarihten sonra da Emin Efendi bir daha rahat yüzü görmez. Çünkü 1922’de o zamanki adıyla Milletler Cemiyeti (Birleşmiş Milletler) İngilizlerin Filistin’i işgal etmesini meşrulaştırır. Tabii bu kararın ardından Yahudi göçü de hızla artmaya başlar. Sakın Filistin’i boş, topraklar zannetmeyin; Filistin’de nüfusun çoğunluğu Arap’tır. Ama Yahudiler önce parayı denerler. Saf köylülerin topraklarını satın alırlar. Para işe yaramadı mı bu sefer zorla gasp etme dönemi başlar. İşgal de işe yaramazsa gelsin katliamlar. Kadınmış, çocukmuş demeden katlederler insanları.

            Emin Efendi; çaresizlikler ve yokluklar içinde Yahudilerin işgaline karşı çıkar. Zulüm altında ezilen bir milletin yüzünü çevirdiği insandır artık O. Protestolar, mitingler, eylemler. Ama ne Yahudilerin nede onların arkasındaki İşgalcilerin insaftan yana nasibi vardır. Mecbur kalır bazı sabotaj eylemlerine izin vermeye. İngilizlerin tepkisi sert olur. Emin Efendi’yi on yıl hapse mahkum ederler. Emin el Huseyni; Kahire’ye hicret etmek zorunda kalır. İngiltere ne hikmetse Filistin yönetimini sivilleştirir ve Emin Efendi’ye verilen cezadan ötürü özür dilenir.

            1933 yılından itibaren Emin Efendi gözlerini uluslar arası alana çevirir. Ama ne hazindir ki Dünya Kamuoyu’nda artık adalet, bağımsızlık, hak ve hukuk kavramlarının geçerliliği kalmamıştır.

            Bu kavramlar Osmanlı ile beraber tarihe karışmıştır. Diyorum ya Osmanlı gitti insanlık bitti. Bir zamanlar hiç alakası olmadığı halde Katolik İspanya’da Yahudilerin; Katolik Fransa’da Protestanların katledilmesine dur diyen Osmanlı devletler arenasından çekilip yerine İngiltere ve ABD işbaşına gelince; ilke ve haklar askıya alınmış; devletler arasındaki tek geçerli düstur menfaat olmuştur. Eh ABD ve İngiltere arka plandaki Yahudileri çiğneyip nasıl Filistinli Müslümanlar ile ilgilenebilirlerdi ki ?

            Emin el-Hüseyni; o dönemde İslam Aleminin manzarasını çok rahat görmektedir. Suriye Fransa’nın işgalinde, Irak’ta Faysal ve oğulları; Ürdün’de Şerif Hüseyin ve oğulları, Suudi Hanedanı; Mısır’da Hidiv Ailesi hep İngilizlerin kucağındaydı. Yapabileceği tek şey vardı. Yahudilerin düşmanı olan Nazilerden yardım istemek. Buna ileride değiniriz ama 1936’da pasif direnişin âlâsını gösterir Filistinliler. Emin el-Hüseyni’nin önderliğinde 1936’da genel grev örgütlenir. Tüm Filistin katılır genel greve. Gandhi’nin Hindistan’daki direnişinden aşağı kalır değildir Emin Efendi’nin kıyamı; ama ne duyan çıkar nede anlatan. Eh nede olsa Gandhi Hindu’dur; Emin Efendi ise Osmanlı Bakiyye’si bir Müslüman… Genel greve İngilizlerin tepkisi çok sert olur. Çıkan olaylarda 267 kişi vefat eder. Tabii suçlu bellidir. Bildiniz! Müslümanlar. İngilizlerin sevgili dostu Yahudiler canilik yapar mı?

            Bu olayların baş sorumlusu olarak gösterilen Emin Efendi; mecburen terk eder vatanını. Lübnan’a hicret eder. Yıl 1937’dir. Filistin Davasını Dünya’ya anlatmaya çalışır. Ama ne çare ki her alandaki Yahudi Parmağı engel olur Hocaefendiye. Çaresiz Hitler’e ulaşır. 1941’de Hitler ile görüşmeye gider. Denize düşen yılana sarılır. Davası için Naziler tarafından kurulan Azeri ve Bosna Birliklerini motive etmeye çalışır. Hitler; Filistin’e bağımsızlık sözü vermiştir çünkü.

            Ama İkindi Dünya Savaşı’nda Hitler’in yenilmesi ile birlikte Yahudiler yapacaklarını yaparlar. Emin Efendi Nazi Savaş Suçlusu ilan edilir ve İsviçre’de yakalanması istenir. İsviçre’de tutuklanır ve Fransa’ya götürülür. Zorlu gurbet dönemi yeni safhaya girmiştir.. Bir müddet ev hapsinde tutulan Hocaefendi’ye Allah yardım eder ve Kahire’ye ulaşmayı başarır. Siyonist Gruplar; Hocaefendi’yi Nazilik ile itham edip İngiltere’den isterler. Ancak İngilizler Hocaefendi’nin Yahudiler’e teslim edilmesinin kendileri açısından korkunç sonuçlarını hesap ederler. Emin Efendi’yi Yahudilere teslim etmezler.

            1948 yılı artık sonun başlangıcıdır. Emin Efendi Gazze Şeridinde Filistin Devleti kurulduğunu ilan eder ve kendisi de hükümet başkanlığına getirilir.Aynı zamanda İsrail Devleti de kurulur. Ama ne var ki Yahudi Devletini tanıyan Birleşmiş Milletler bu devleti tanımaz. İslam Aleminden de Hocaefendi’nin etkisinden çekinen bir iki devlet dışında bu devleti tanıyan çıkmaz. 1948 yılı Filistin’de sistematik terörün başladığı yıldır. Stern, Hagannah, İrgun ve Lehi gibi Yahudi Terör örgütleri masum Filistinlileri katlederler. Geçmişte de zaman zaman teröre başvursalar da bu seferki terör dalgasının amacı etnik temizliktir. Yüzbinlerce insan evinden yerinden, yurdundan edilir. Ne var ki 1948 Arap İsrail Savaşından sonra Gazze Mısır’a bırakılır. Mısır’ın Filistin’le ne alakası vardır derseniz inanın bu kararı alan Birleşmiş Milletler bile hala bilmiyordur.

            Emin Efendi ise artık sürgünde bir liderdir. Beyrut’a yerleşir. İslam Alemine Filistin Davasını anlatmak üzere yollara düşer. Kah seminerlere katılır, kah devletlerarası toplantılara. Ama doğduğu topraklara hasret bir şekilde 1974’te rahmet-i rahman’a kavuşur. Her muhacir gibi vasiyetidir ana vatanına gömülmek; ama modern(!) İsrail en insani bu isteği dahi reddeder. Yaser Arafat’ın da gözyaşları ile katıldığı muazzam bir merasim ile Beyrut’ta defnedilir.

            Emin Efendi’nin hayatı tam bir çile ile geçmiştir. Ama o gurbette de olsa davasından vazgeçmemiş ve Osmanlı’nın yıkılmasındaki ana saikleri çok güzel keşfetmiştir. Beyrut’ta sürgünde bulunduğu esnada Cevat Rıfat Atilhan’ın “ Masonluk Nedir?” isimli kitabını Arapça’ya tercüme ettirmiş ve bastırmıştı.

             Bu yazıyı yazmadan önce muhtelif internet sitelerinde Emin el-Hüseyni hakkında ileri geri dolaşan pek çok söz gördüm. Maalesef mütedeyyin sitelerde bile Emin El Hüseyni hakkında hoş olmayan bir takım ibarelere rastladım. Ancak şundan eminim ki Emin Efendi hakikaten ilmi ve ameli ile Ehl-i Sünnet adına temeyyüz etmiş ender şahsiyetlerden birisidir. Derdi yalnız kendi anavatanı olan Filistin değil tüm İslam Alemidir.

            1926 yılında ilk toplantısını Kahire’de, ikinci toplantısını Mekke’de gerçekleştiren ve bugünkü İslam Konferansı Teşkilatının nüvesi sayılabilecek olan Mu'temeru'l-Alemi'l-İslâm isimli meclis; her sene hac mevsiminde toplanma kararı ile Mekke Konferansından sonra dağılır. Ancak hazindir ki 1931’e kadar toplanmasına müsaade edilmez. (Engelleyen kim diye sormayın canım; anladınız siz İngilizler) Bu Meclisi 1931 yılında nerede ve kim tekrar toplamayı başarır dersiniz? İngiliz İşgali, İsrail baskısı altındaki Kudüs’te Emin Efendi toplar. Üstelikte Mısır, İngiltere, Türkiye, El-Ezher ve Siyonistlerin muhafeletine, karşı çıkmalarına ve tüm engellemelerine rağmen konferansı gerçekleştirir. Üstelik böyle bir ortamda toplanan konferanstan Emin Efendi’nin gayretleri ile Sovyetlerin Orta Asya’daki, Fransızların Tunus ve Cezayir’de ki, İtalyanların Libya’daki işgali kınanır.  Daha Emin Efendi için ne diyeyim bilmem ki ?

            Hamiş olarak belirtelim ki; yine bazı sitelerde Emin Efendi Hocamızın; Osmanlı’ya isyan eden Arapların öncülerinden olduğu yazıyor. Ne var ki bu doğru bir ifade değildir. Kudüs-u Şerif’teki Hüseyni ailesi (Mekke’de Mukim ve sonradan Ürdün Kraliyet ailesi ile karıştırılmamalıdır) Osmanlı’ya asırlar boyu sadık kalmıştır. Nitekim asrımızın nazenin ruhlu ismi Ali Ulvi Kurucu Efendi Hocamız da hatıratında Emin Efendi ile Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhumun Mısır’daki ikametgahında tanıştığını beyan ediyor ki; Osmanlı’ya ihanet etmiş birisinin son Şeyhülislamın evinde işi ne ? Hem Devlet-i Aliyye’ye son nefesine kadar sadık olan Mustafa Sabri Efendi merhum Emin Efendi merhumu niye kabul etsin ?

            “"Müslüman dünyasının başına gelen Osmanlı devletinin bedduasıdır. Biz müslümanlar bilhassa araplar masum ve mazlum Osmanlı Devleti'nin bedduasına uğradık.Babasının bedduasını alan bir evlat gibi. Başımıza gelen felaketler bu yüzdendir”. Bu sözler Ali Ulvi Kurucu merhumun nakliyle Emin el-Hüseyni merhuma ait.

            Şeyh Şamil’in torunu Sait Şamil’e Müftü Emin el-Huseyni merhumun memleketimiz için söylediği sözler yazımıza hatime olsun : “Sait Bey bu sözüme dikkat edin ben söylemiyorum Allah söyletiyor. Türkiye bozulmakta müslüman dünyasına örnek oldu, düzelmekte de örnek olacak inşallah”. Amin bi hurmeti Seyyidil Murselin

 

İSLAM'I YAŞAMAK

e-Posta Yazdır PDF

İslam’ı bir ev olarak düşünürsek; cemaatler ve tarikatler de bu binanın birer odası hükmünde. Bir evin odalarının kullanım alanları nasıl farklıysa, İslami yapılanmaların da hizmet alanları ve hitap ettikleri kitleler farklı. Ama bizler bazen aynı evin içinde yaşadığımızı unutuyoruz ve hayat alanımızı birbirimiz için birer savaş meydanına dönüştürüyoruz. Halbuki her bir İslami oluşum; bir diğerinin eksik bıraktığı kısımları tamamlamaktadır. Bu bağlamda eksik kalan üç noktanın; İnsaf, adalet ve uhuvvet olduğu aşikar.

   Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. (Fetih 29)

   Özelde ashabın genel anlamda ise; ashabın izinde Efendimizi (sav) takip eden ümmetin fertlerinin özellikleri sayılırken yukarıdaki ayetten hepimizin alması gereken dersler var. Kendi içimizde merhameti ve tabii ki insafı ne kadar sık kullanıyoruz? Gerek cemaatler arası müzakere ve muhasebe durumlarında gerekse sosyal hayatımızda karşılaştığımız Müslümanlara merhamet ve şefkat nazarı ile bakabiliyorsak ne mutlu bizlere. Mevlana Hazretleri “ Bir dostumda bir hata görsem, yetmiş defa tevil etmeye çalışırım. Yetmiş birinci de tevil edemezsem vardır bir bildiği deyip meseleyi kapatırım” ölçüsü ile kendi tavrımızı mukayese etmeliyiz.

   Ehl-i Sünneti; ümmetin cadde-i nuranisi haline getiren en önemli saiklerden birisi de ehl-i kıblenin –bir ayeti açıkça inkar etmedikleri sürece- tekfir bataklığına düşmemesidir. Haricilerden miras kalan ve anlayıp dinlemeden maalesef bugün İslami yapılanmalar arasında tekfirin çok önemli bir kılıç haline geldiğini üzülerek müşahade ediyoruz. Bırakın cemaatleri sosyal hayatta arkadaşların bile birbirlerine kızdıkları veya beğenmedikleri bir durumda tekfire yöneldikleri herkesin malumu. Halbuki; mü’minin şahsına kızılmaz; ancak fiiline kızılır.
   Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz. (Hucurat 10)

   Din kardeşliğinin üstünde bir kardeşlik yoktur. Müminlerin birbirine kardeş ilan edilmesi ve araları bozuk olanların düzeltilmesini istenmesinin sebebi İslam Toplumunun parça parça bölünüp küfre ve şirke yem olmasını önlemeye matuftur. Elbette burada başka saikleri de özellikle zikretmek gereklidir. Allah tarafından kardeşliği vurgulanan ve aynı safta namaza duran; aynı halkada zikr eden müminlerin birbirlerine karşı kalplerinde kin, nefret, buğz ve adavet gibi bir takım nefsani ve şeytani hisleri barındırması elbette doğru değildir.

   Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!"(1)

   İşte burası en önemli mihenk noktalarından birisi olarak göze çarpmaktadır. İman ile Müslüman kardeşlerini sevme arasındaki bağı çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. İmanı olmayan kimsenin cennete girmesi muhal olduğuna göre; Müslüman kardeşlerine karşı kalbinde buğz beslemenin de kamil anlamda bir imana engeldir. Arasında sevgi ve merhamet bağı olmayan insanların birbirlerine karşı insaflı ve adil olmaları beklenemez. İşte bu noktada Efendimiz sav’in bizi ikaz etmekte; kamil imanın diğer mümin kardeşleri için sevgi beslemekten geçtiğini ortaya koymaktadır.

   Bu noktada özellikle İslami yapılanmalar konusuna girecek olursak; ülkemizde Ehl-i Sünnet merkezli yapılanmalar arasında özellikle tabanda zaman zaman ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Kişilerin kendi anlayışsızlıklarından veya cehaletlerinden kaynaklanan kısımları bir kenara bırakırsak; asıl sıkıntının aramızdaki sevgi bağını yitirmemiz olduğunu göreceğiz.
   İslami yapılanmaların her biri farklı meşrepten ve anlayıştan insanlara hitap etmektedir. Allah’ın yeryüzünde yarattığı çiçeklerin hepsi aynı renkte midir? Elbette değildir. Hatta çiçeklerin en güzeli kabul ettiğimiz gül bile farklı farklı renklerdedir. Kırmızı gülün bile kendi içinde nevileri vardır. Her birinin kokusu değişiktir. Cemaatleri ; İslam’ın çiçek bahçeleri olarak kabul edersek zaten sorun çözülecektir.

   Kimi cemaat İslami ilimlerin ihyasını hedefler; kimi cemaat kalbi hayatın tanzimini esas alır; kimi cemaat üniversite ve lise talebelerine sahip çıkmayı hedefliyor. Hedefler aynı, esaslar aynı, kalpler Allah nidası ile vuruyor ama iş tenkite geldi mi ne insaf ne adalet ne de uhuvvet kalıyor. Her birimiz tavus kuşuna dönüyoruz. Kardeşimizin güzelliklerini görmektense çirkin kısımlarını görmek, eleştirmek adına tüm gayreti sarf ediyoruz. Habbeyi kubbe yapmaktan çekinmiyoruz.

   “Kim hidayete çağrıda bulunursa, kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların sevaplarından da hiç bir şey eksilmeyecektir. Kim de dalalete davet ederse, kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve tabi olanların günahlarından da hiç bir şey eksilmeyecektir.” (2)

   Şimdi yukarıdaki hadisin ışığında bakalım. Bizim acımasızca eleştirdiğimiz bir başka cemaatin müntesibi bir kimsenin hidayetine vesile olduysa bizim mahşerdeki durumumuz ne olur ? Yalanın olmadığı o günde; yerden yere vurduğumuz o  kişi ile nasıl yüzleşeceğiz ?

   Herkesin kendi meşrebini en doğru, kendi mürşidini/hocasını/üstadını en kamil ve en mükemmil görmesinden daha doğru bir şey yoktur. Aksi bir düşünce ile yani meşrebim hatalar ile dolu; üstadımın her hareketi yanlış olabilir düşüncesi ile mesafe kat edilmesi düşünülemez. Kendi meşrebimizi mutlak ve tek doğru; üstadımızı tek mükemmel zat telakki ederken diğer mürşitleri ve meşrepleri inkar yoluna gitmemiz ise hem ahiretimizi karartır hem de Müslümanlar arasına onulmaz fitneler açılmasına yol açar.  Burada mutasavvıfların koyduğu ölçüye azami hatta cinnet derecesinde sahip çıkmalıyız :” Kendi mürşidini en kamil bilirken diğer kamilleri inkar etmemek gereklidir.”.

   Ehl-i Sünnete göre eleştirilemeyecek zümre bellidir. Peygamberler günahtan hususi korunmuşlardır. İsmet sıfatının gereği olarak peygamberlerin günah işleme isteği bile bulunmadığını İsmail Hakkı Bursevi merhum tefsirinde zikrediyor. Sahabe-i Kiram ve Tabiin de Kur’an’ı ve Sünneti bizlere nakleden zümreler olmaları hasebiyle tenkitten mahfuzdurlar. Bu zümreler dışındaki herkes tenkit edilebilir.

   Ancak tenkit ederken nazarımızı karşı tarafı incitmemeye, uhuvvet tarlasında derin vadiler açmamaya itina göstermeliyiz. Muhatabımızı tenkit ederken maksadımızın dostane bir ikaz olduğunu muhatabımıza hissettirmeliyiz. Karşımızdaki kişi tenkidimizin Allah için olduğunu anlamalı. Bu şekilde bir tenkit elbette tebliğ ve irşadın neticeye varmasına yol açacaktır. Ancak nefsani hislerin karıştığı bir tenkitten ancak husumet ve kavga doğacaktır.

   Muhatabımızı tenkit ederken aklımızdan çıkarmamız gereken en önemli amillerden birisi de; karşımızdaki kişinin bir gururu ve onuru olduğudur. Tenkit ettiğimiz kişinin gururunu ve onurunu kırmak; tebliğ mahiyetindeki tebliğimizin neticesiz kalmasına yol açacaktır. Tenkit ederken empati yapmalıyız. Kendimizi muhatabımızın yerine koymalıyız. Bu bize hem karşımızdaki kişinin düşüncelerini anlama kolaylığı sağlayacaktır hem de muhatabımızı incitmeyecektir.

   Adalet Müslümanların asırlardır sahip olduğu ve insanları İslam’a hayran bırakan en temel sıfatlarımızdan birisidir. Gayri Müslimlerin fevc fevc İslam’a koşmalarındaki en büyük etkenlerden birisi adil olmalarıdır. Gerek İslami Camialar arasında gerekse sosyal hayatımızda karşılaştığımız insanlar arasında adil olmak bizim en baş şiarımız olmalıdır. Kendi görüşümüzden olanı sonuna kadar ve en olmadık teviller ile savunurken; batıla düşebiliriz. Kendi meşrebimizden olmayan insanı da eleştireceğim derken hakkı inkar etme haline duçar olabiliriz. Bu ise bir Müslümanın yapabileceği bir hata değildir.
Gelecek sayımızda devam edelim.
................................................................................................
1. Müslim  îman 93-94.
2. İbn Mâce, Sünnet 14

 

“Namaz kılmayan kafir değildir, ama kafirler namaz kılmazlar”

e-Posta Yazdır PDF

“Namaz kılmayan kafir değildir, ama kafirler namaz kılmazlar”
sözü bendenizin hep içini titretmiştir. İmam-ı Azam’a ait
olan bu söz namazın farziyetini kabul eden ama namaz kılmayanları
en veciz bir şekilde ikaz ve ihtar eden bir söz. Namazın farz
oluşunu inkar edenin iman dairesinde kalması düşünülemediği için
bu sözün kapsamına girmesi düşünülemez. Böylesine deruni manalar
ihata eden bir söz ancak kırk sene yatsı namazının abdesti ile
sabah namazını kılan bir zattan sadır olabilir. Modern zamanların
kalbimizi, gönlümüzü, dimağımızı tahrip eden virüsleri ne bu
sözün muhteviyatını  ne de tabakat/teracim kitaplarında geçen
bu tür sahih rivayetleri anlamaya ve kabullenmeye müsait.
Çünkü modernite denen kaffesi besmelesiz fikri yapı maalesef
Hz.Osman-ı Zinnureyn başta olmak üzere İmam-ı Azam’ında dahil
olduğu o devasa topluluğun geceleri uyumadan ibadet ile meşgul
olduğunu değerlendirmekten uzaktır. Halbuki İslam’ın cadde-i
nuranisi olan Ehl-i Sünnet vel cemaat uleması, sulehası, evliyası
gecelerini ibadetle hassaten  namazla taçlandırmaya hususi
önem atfetmişlerdir. Hesap gününde imandan sonra sorulacak
ilk meselenin namaz olması, Allah Resulunun  namazı dinin
direğine benzetmesi, müminin miracı sayması ulemanın ve
sulehanın namaza daha farklı yaklaşmalarını sağlamış,
“Namazda ziynetlerinizi takınınız” emri ulemayı namaza
hususi bir itina göstermelerini gündeme getirmiştir.

 





Peki ya biz ? Bizim namaza bakışımız nasıl? Biz namazı nasıl
yaşıyoruz ? Gelin kendimizi bir namaz testine tabi tutalım.
Bakalım testi geçebilecek miyiz ? Asrımızın maneviyat sultanı
Ahıskalı Ali Haydar Efendinin “ Namaz helada kabul olmaya
başlar” sözünden başlayalım isterseniz. Kaçımız istinca ve
istibraya dikkat ediyoruz ? Yanımızda pamuk taşıyanımız var
mı ? Hadesten ve necasetten taharete ne kadar önem veriyoruz ?
Medresedeyken bize anlatılan bir kıssa vardı. İmam-ı Azam
(r.a.) bir gün Dicle kıyısında oturmuş çamaşırlarını yıkıyor.
Çamaşırı suya daldırıyor, sıkıyor, çitiliyor sonra kaldırıp
ışıkta bakıyor sonra tekrar tekrar aynı işleri yapıyor.

 


Yanına birisi yaklaşıp soruyor; “Ey İmam; siz bir dirheme
kadar olan kuru necasete fetva vermiştiniz. Şimdi niye bu kadar
eziyet çekiyorsunuz?”. İmam’ın cevabı modernistlere tokat gibidir :
“ O fetva, bu takva”. Özelde Hanefi genelde Ehl-i Sünneti Allah
Resulunun terk-i dünya etmesinden sonra bidat fırkaların tüm
çabalarına  rağmen ayakta tutan işte bu anlayıştır: “Ümmeti fetva
ile rahatlatırken; alim/veli/salih zevat takva ile amel etmektedir.
Ehl-i Sünnetteki feyz, bereket ve muhabbetin ana menbaı da Allah
Resulu’nun takva ile alakalı emirlerine sımsıkı bağlanılmasıdır.
Ya cemaat hassasiyetimiz? Hepimiz İnsanlığın saadet asrına
hasretiz. Bu hasreti her mekanda ve her fırsatta dile getiriyoruz.

 





Tamam ama Asr-ı Saadet devrinde hayatın merkezi camiyken bugün
cami ile bağımız ne kadar? Hadi camiyi yaşantımızın merkezine
taşımaktan da vazgeçip daha farklı bir soru soralım: Namazları
cemaatle kılmaya ne kadar özen gösteriyoruz? Cemaatle kılınan
namazın münferiden kılınan namazdan yirmi yedi (kimi rivayetlerde
yirmi beş) kat daha faziletli olduğu beyan edilmesine rağmen
cemaate müdavemet ediyor muyuz ? Biraz daha indirelim; Allah
Resulü’nün münafıkların sabah ve yatsı namazlarını camide
cemaatle kılmaya güç yetiremeyeceklerine dair haberlere rağmen;
bu namazlarda cemaate müdavemet ediyor muyuz ? Evde eşimizle
bile cemaat yapabilecekken tek başımıza mı kılıyoruz? Cep
telefonunuzu evde unutuyor musunuz? Eminim ki çok nadir cep
telefonları bir yerlerde unutuluyorsunuzdur ya takkeniz? Allah
Resulunun başı açık namaz kıldığına dair kitaplarımızda hiç
rivayet yoktur. Ya takke ile kılmıştır ama çoğunlukla sarık
ile kılmıştır. Hatta ulemanın çoğu “ Namazda ziynetlerinizi
takının” emrini sarık olarak tefsir etmişlerdir. Hanefi
mezhebinde baş açık namaz kılmak mekruhken bugün artık
camilerde –bırakın sarık ile namaz kılanı- takke ile namaz
kılanlar azınlıkta kalmışlardır. Tamam camide sarık sarmak
bugün pek çoğumuzun nefsine ağır gelebilir ama evde kimse
yokken Müslümanların şiarı haline gelmiş sarığı kullanmak çok mu
zor? Cep telefonu sürekli yanımızdayken beş on gram bile gelmeyecek
takkeyi taşımaktan neden bu kadar uzağız? Namaz vakitlerini tam
tamına mı biliyoruz yoksa yaklaşık olarak mı biliyoruz? Üstad Said
Nursi merhumdan nakledilen bir mesele bizim namaz ile
münasebetimizin nasıl olması gerektiğini çok güzel özetliyor.

 

 





Namaz vakitlerini de bir kâğıda yazdırıp taşırmış. Üstad merhum
yolculuk esnasında sürekli saatine bakar. Nerede namaz vakti girerse
orada aracını durdurup seccadesini yere serer ve namaza durur.
Üstelik Emirdağ’a on kilometre kalsa bile, yağmur, çamur veya kar
demeden namaz vakti girer girmez aracı durdurup namaza başladığını
talebesi Bayram Yüksel merhum  anlatıyor. (Ne hazindir ki Üstadın
takipcisi  olduklarını ileri süren bazı arkadaşlar yolculuk
sebebiyle namazların cem edilmesine cevaz veriyorlar. Üstadın
İctihad Risalesi orada duruyorken, Hanefi mezhebinin usulu
değişmediği müddetçe namazların cem edilmesine cevaz veremezsiniz.)
Şimdi kendimize soralım: Namaz vakti girer girmez biz ne yapıyoruz?
namazları müstehab vakitlerinde mi kılıyoruz yoksa geçmesine ramak
kala alelacele yetiştirmeye mi gayret ediyoruz? Atalarımız
ne güzel söylemişler:”Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmaz”.
Ezan ile münasebetimiz  nasıl diye sormaya korkuyorum da namaz
vakitlerine riayetimiz nasıl? Sabah ezanını duymamak için yorganı
başımıza mı çekiyoruz yoksa günün en bereketli ve en feyizli
zamanında ezanı zikrullah ile mi bekliyoruz? Namazdaki ahvalimiz
nasıl? Küçükken bizlere namazda huşuyu anlatmak için hocamız Hazreti
Ali kv’den anlatılan bir kıssa ile öğretmişlerdi. Bir savaş esnasında
İmam-ı Ali (k.v.)’nin ayağına ok saplanır. Okun çıkarılması
gerekmektedir. Hazreti Ali ben namazdayken çıkarın der ve namaza
başlar. Yanındakiler oku çıkarırlar ve namazın hitamında Hazreti Haydar
(k.v.) döner ve sorar “ Oku çıkardınız mı?”. Şimdi modernistlere
bu kıssayı anlatsanız hani bunun kaynağı diye bir ton soru sorarlar.

 





Ama ecdadımız bu tür kısa anekdotlar ile insanların zihinlerine
prensipleri kalıcı bir şekilde yerleştirme yolunu tercih etmişlerdir.
Modernist akıl ise; evhamların pençesinde bulanık bir zihni tercih
ediyor ve bu tür kıssaları inkar yoluna gidiyor. Halbuki prensiplerin
belleklerde daha kalıcı ve tesirli olması için anlatılan bu kıssaları
inkar etmek bazen aslı prensiplerinde gözden kaçırılmasına yol açıyor.
Namazdaki ahvalimizden bahsediyorduk; namazda dimdik duruyor muyuz yoksa
yaprağın rüzgarda sallanması gibi biz de bir sağa bir sola mı
yaylanıyoruz? Sabah namazının sünnetinde elliyüz ayet okuması sünnetine
riayet ediyor muyuz?  Yada sabah namazının sünnetini ihlas ve Kevser
ile geçiştiriyor muyuz? Harflerin mahreçlerine ve tecvid kaidelerine
dikkat ederek mi kıyamı ikame ediyoruz yada bir an önce bitsin diye
hızlı hızlı mı okuyoruz? Ya rükularımız? Belimiz ile başımız bir hizaya
gelmeden rüku tespihlerine başlıyor muyuz yoksa eklemlerin yerine
oturmasını mı bekliyoruz? Tesbihatı hayret makamında doya doya beşer
yedişer defamı zikrediyoruz yoksa “Sub… Sub…” şeklinde hızlı hızlı
mı okuyoruz? Secdelerimiz horozun yem için eğilip kalkması gibi mi
yoksa kulun rabbine en yakın olduğu anın şuuru ve bilinci dahilinde
Ehadiyyette seyran makamında mı? Ka’delerimiz? Oturuşta okuduğumuz
tahiyyatın Mevla Teala ile   Resulullah’ın Miraç’ta kabe kavseyn ev
edna’da aralarındaki harfsiz, sessiz, zamansız bir mülakeme olduğunun
 farkında mıyız? Hele hele tahiyyatın sonundaki şehadeteynin 
(iki şehadetin) tüm gök ehlince Miraç gecesi söylendiğinin şuurunda
mıyız? Meleklerin hissiyatına dahil olmak için bir gayretimiz mevcut
mudur? Namazdan sonraki tesbihlerin hakkını vererek eda ediyor muyuz?

 

 




Farz namazlardan sonra edilen duaların reddolunmadığını bildiğimiz
halde ne kadar dua ediyoruz? Namazda kalb dünyamıza hiç girmeyelim
isterseniz. Kimimiz kalbi işyerinde kimimizinki başka başka yerde.
Ya nafileler? Ya kazalar? İşrak, kuşluk, evvabin, teheccüde ne
kadar bağlıyız? Her gün kılmak için özel çabamı sarf ediyoruz yoksa
boş vakitlerimizde ve katılaşmış kalbimizin müsaade ettiği zaman
dilimlerinde mi kılıyoruz? Hasılı kelam; yukarıdaki sorulara verdiğiniz
cevaplar sizin namazı ne kadar ikame ettiğinizin de göstergesi
olacaktır. Namazı ikame etmeden hiçbirimizin bir mesafe kat etmesi
düşünülemez. Çay kaşıklarının şangırtıları eşliğinde sigara dumanı
kaplı sohbetlerde İslam Dünyasını kurtaran kardeşlerimiz namazlarını
ikame etmedikçe Ümmet’e faydalı olmaları beklenemez. Yukarıda
testte yazdıklarımız zihinleri modernizmin realist ve menfaatperest
yaklaşımları eşiğinde bulanmış arkadaşlara gereksiz gelebilir.

 


Ancak Hazreti Fatih’ten bir anekdot ile meseleye son noktayı
koyalım. Hazreti Fatih ; İstanbul’u fethettikten sonra Fatih Camii’ni
inşa ettirir. Camiye atanacak imam da bir şart arar : “ İkindi
namazının sünnetini kazaya bırakmamış” olacaktır. Malum ikindi
namazının gayr-i müekked sünnettir. İşte ecdadın namaza bakışındaki
en önemli amil. Gayr-i müekked de olsa sünnetlerin terk
edilmesine rıza göstermemektedir.

 

Aliya İzzet Begoviç

e-Posta Yazdır PDF


Müslümanların dünyanın dört bir tarafında yaşadıkları ortak bir yazgıdan bahsedeceğiz bu ay sizlere. Müslümanlar nereye gittilerse adalet götürdüler. Kudüs Hz.Ömer eşliğinde fethedildiğinde kimsenin kılına dokunulmazken; Haçlılar Kudüs’e girdiklerinde Hz.Süleyman’ın emaneti olan Mescid-i Aksa’yı Müslüman kanı ile doldurdular. Filipinler’de Moro Müslümanlarının veya Endülüs’te Arapların ortak yazgısının bu sefer Balkanlar’daki tecellisi kadar ağır olanı yoktur. Bosna-Hersek; 1463’te Hazreti Fatih zamanında Devlet-i Aliyye topraklarına katılır. Hıristiyanlığın muvahhid bir çizgisini izleyen Bogomil mezhebine mensup olan Boşnaklar; hem inançlarının yakınlığı hem de Osmanlı’nın adalet ve müsamaha politikaları sayesinde kısa sürede İslamiyeti kabul ederler ve Osmanlı Devletinde çok önemli görevlere gelirler. (1) Ecdad kısa sürede imar faaliyetine girişir. Ölümsüz eserler bırakır. Mimar Sinan’ın talebesi Mimar Hayreddin asırlarca Bosna’nın Müslüman kimliğinin simgesi olacak olan Mostar Köprüsünü inşa eder. 

Zambakların kan ve gözyaşı ile sulandığı topraklara Osmanlı; barışı, adaleti ve refahı getirir. Aliya İzzet Begovic’in ailesi Belgrad’da mukimdir. Osmanlı Ordusunda subay olan dedesinin tayini üzerine Bosna-Hersek’te o zamanki adıyla Aziziye kasabasına göç ederler. Ama ne var ki Bosna’nın huzurlu günleri 1878’de sona erer. Devlet-i Aliyye’den kopartılır Bosna Hersek. Müslümanların gönlü İstanbul’dadır ama büyük devletler Bosna Hersek’i Avusturya-Macaristan’a bağlarlar. 1914’te Avusturya-Macaristan Veliahtına Saraybosna’da bir Sırp gencinin suikast düzenlemesi ile tüm Dünya ile birlikte Balkanlar da bir kan deryası haline dönüşür. Sırpların ve Hırvatların zulmü altındaki Aziziye’de 1925’te doğar Aliya. O henüz iki yaşındayken ailesi Müslümanların daha yoğun olduğu Saraybosna’ya hicret ederler. Altı yaşında medreseye başlar. Osmanlı’dan kalma taş medreseler ruhuna Necip Fazıl’daki gibi yakîn çivisini çakar. Genç Aliya; geleceğin Bilge Kral’ı olma yolunda en büyük mesafeyi kat etmeye başlamıştır. 

İkinci Dünya Savaşı’nda Bosna-Hersek’i bu kez Hitler işgal eder ve Hırvatlara bağımsızlık verir. Müslümanların adı yoktur ortada. Hırvat işgali altındaki Saraybosna’da liseyi 1943 yılında bitirir Aliya. Liseden hemen sonra da Aliya’yı Hırvatlar askere almak isterler. Bunun üzerine bir yılı aşkın bir süre Saraybosna’yı terk eder ve saklanır. Hayatı boyunca göreceği zulümlerin ilkidir bu. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile birlikte Saraybosna’ya döner ama Bosna Müslümanları için en zorlu dönem başlamıştır. Tito; yedi küçük cumhuriyeti bir araya getirir, Yugoslavya Devletini kurar ve komunizme yelken açar. Yeni kurulan devlette Müslümanların hiçbir hakkı tanınmadığı gibi Müslüman nüfusun yoğun olduğu Kosova Sırbistan’a, Sancak ise Karadağ’a bağlanır. Müslümanlar arasında etnik sıkıntılar çıkarmaya çalışılır. Osmanlı dönemi en ağır ifadeler, en galiz küfürler ile kötülenir. İnsanların bilinçaltına Osmanlı Düşmanlığı yerleştirilmeye çalışılır. Dini tedrisat yapan tüm kuruluşlar ve elbette ki camiler kapatılır. Osmanlı izleri silinmeye başlanır. Zorunlu sürgünden yeni dönen Aliya İzzet Begovic tifo hastalığına yakalanmıştır. Hasta halinde O’nu askere alırlar. 

Aliya; askerliğinin sonuna doğru Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi olarak tutuklanır. Genç Müslümanlar Teşkilatı Yugoslavya’daki bir kaç Müslüman teşkilatından birisidir; fikir babası da Fatih Medreselerinden mücaz eski Kudüs Müftüsü Emin Efendi Hazretleridir. Aliya hakkında, Sovyet karşıtı olmak, gerici olmak ve devleti yıkmak suçlaması ile dava açılır. Fark ettiniz mi bilmem ama coğrafyalar ve insanlar değişse de suçlamalar ve mazlumlar hiç değişmiyor. Barat Hacı’yı Doğu Türkistan’da yirmi bir sene hapseden zihniyet ile Aliya İzzetbegovic’i Bosna Hersek’te hapse attıran suçlama irtica/gericiliktir. Halbuki her ikisinin de fikir ve dava adamı olmaktan başka bir suçları yoktur. Zalimler; bu iki şahsın kimliğinden ve davasından korktukları için hapse atmışlardı. Balkan Savaşlarından sonra Rumeli’den başlayan göç; Yugoslavya’nın kurulması ile hızlanır. Ülkedeki tüm Müslümanları Türkiye’nin ajanı olarak gören ve kendisi için tehlike sayan Tito ve ekibi; baskıyı doruğa çıkarıp; Müslümanların tüm dini haklarını ellerinden alınca hicret yeniden hız kazandı. Gostivar, Kalkandelen, İştip, Ohri hızla boşalıyordu. Arnavutu, Boşnakı, Torbeşi (Müslüman Makedon), Pomak’ı, Türk’ü hızla Anadolu’ya göç ediyordu. Kosova’dan Sırplar tarafından komunist Arnavutluk’a sürgün edilen Enver Hoca yönetimindeki Müslüman Arnavutlar; “Biz Arnavut değil Türküz” diyerek ikinci hicretlerini Anadolu’ya yapıyorlardı. Zambakların ülkesinde Türk kelimesi Müslüman kelimesi ile eşdeğer hale gelmişti. Ne hazindir ki aynı dönemde Anadolu’da da Türkler; dinlerinden koparılmaya çalışıyordu. Devletin baskıları ve hicretin sonucunda camiler kapanıyor, tekkelerde zikir meclisleri susuyordu. Dört beş asırdır susmayan zikir meclisleri ister istemez kapanıyordu. 

Hicret ile kapanmayan tekkeler ise devlet eliyle kapatılıyordu. Yugoslavya Müslümanları için tarihin en karanlık dönemi adım adım yaklaşıyordu. Genç Müslümanlar Teşkilatının üyelerini hapiste zor koşullar beklemekteydi. Müslümanlara işkence yapmak sıradan bir uygulamaydı. İbadet etmek yasaktı. Sadece bu kadar ile de yetinmez komünist zalimler. Domuz eti yedirmeye çalışırlardı. Tüm zorlamalara rağmen Müslümanlara domuz eti yedirmeyi başaramayınca; bu sefer domuz eti yemeklerin içine katılırdı. Henüz yirmi bir yaşındaki Aliya; üç yıl hapis ile cezalandırıldı. 1946- 1949 yılları arasını hapiste geçirdi. Ailesi hapse atıldıktan ancak altı ay sonra yerini öğrenebildi. Bu süre zarfında oğullarının hayatta olup olmadığını bile bilmiyorlardı. Aliya İzzet Begovic hapiste ormanda çalıştırıldı. Nazenin ruhlu bir fikir adamı, bir kanaat önderi adi bir suçlu gibi muameleye tutuldu. Maruz kaldığı baskıların, işkencelerin haddi hesabı yoktu. 

Hapisten çıktıktan sonra Saraybosna’ya döner ve hukuk okumaya başlar. Artık o komünistlerin mimlediği sakıncalı bir isimdir. Suçu sadece kendisi olmaktır. Adım adım takip edilir. Sadece kendisi değil O’nunla irtibata geçenler de takip altına alınır. Aliya İzzetbegovic iş bulmakta zorlanır. Toplumun tamamında bir korku, bir paranoya hakim olmuştur. Müslümanlar zalimlerden çekinmektedir. Aliya İzzet Begovic ; hapisteyken “ Doğu Batı arasında İslam” isimli eserini yazar. Ancak 1960 ve 1970’lerde Yugoslavya’daki Müslümanların durumu her geçen gün kötüye gitmektedir. Ecdad yadigarı icazetli alimler ebedi aleme göçmüş, Komunist idare yeni alim yetişmemesi için medreseleri, tekkeleri hatta camileri kapatmıştır. Yurtdışına İslami ilimleri tahsil için gidenlerin ailelerine her türlü baskı yapılmaktadır. Yurt dışına dini tedrisaet için çıkanlar geri dönemezler. Ezher’e okumaya giden Ali Yakup Cenkciler Hocaefendi; Yugoslavya’ya sokulmaz. Mecburen Türkiye’ye hicret eder. Gelen gün geçen günden daha da beter bir hali taşımaktadır Müslümanlara. 

Osmanlı’dan kalma ne varsa düşmandır yeni yönetim. Camilere, hamamlara, tekkelere, medreselere ve en önemlisi evlad-ı fatihan olan insanlara. Balkanlar’da kalan tüm Müslümanların ortak kaderidir bu. Bir yandan baskılar diğer yanda dinden insanları soğutma ve ateizm propagandasının etkisiyle Yugoslavya Müslümanlarının ahlaki ve toplumsal yapılarında gözle görülür bir bozulma başlar. Bu gidişe, bu yozlaşmaya bir dur demek gereklidir. 1970’de İslam Manifestosu isimli eserini yayınlar. Aslında bu eser bir bildiridir. Sadece Bosna veya Yugoslavya Müslümanlarına değil tüm Müslümanlara kimliklerini hatırlatmaktadır. Müslümanları yeniden dirilişe, uyanmaya ve şuurlu birer Müslüman olmaya çağrıdır bu. İslam Manifestosu isimli eserin yankısı kıtaları aşar. İslam Aleminde büyük bir ses olarak yankı bulur. Muhtelif dillere çevrilir. Zalimler sindirdiklerini düşündükleri Bosna’dan böyle gür bir ses çıkmasını hazmedemezler. 1983’ün Ağustosunda Aliya tekrar hapsedilir. Genç Müslümanlar Teşkilatından arkadaşları ile birliktedir yine. Aradan kırk sene geçmiş ama komünist idarenin Genç Müslümanlar paranoyası geçmemiştir. Fikir suçlusudur altı üstü. Halbuki Tito’nun Yugoslavya’sında en büyük suçtur bu. Göstermelik bir mahkemeden sonra Aliya İzzet Begovic on dört yıla mahkum edilir. Bir dizi suçlamanın içinde gericilik en önemli maddedir. Hapsin altıncı ayında Aliya dilekçe verir ve cezasının hafifletilmesini ister. Aslında suçsuzdur, suçu sadece inandığı gibi yaşamak istemesidir. Komünist rejim cezasını on iki yıla indirir. İkinci dilekçenin sonunda cezası dokuz yıla inmiştir. 

1987 yılında yeni bir gelişme olur. Yugoslavya Af Komitesi Aliya’nın kızlarını çağırır ve görünüşte masum ardında ise kirli bir hedefe sahip dilekçeyi babalarına imzalatmalarını ister. Karşılığında hapisten salıverilecektir. Elli yaşını çoktan devirmiş masum herkesin kabul edeceği cümleler vardır dilekçede. İstedikleri Aliya’nın yaptıklarının yanlış olduğunu kabul etmesi, normal hayata döneceğini beyan edip; bir daha siyaset ve teşkilatçılık ile uğraşmayacağına dair taahhütte bulunmasıydı. 

Aliya’yı bırakın; davanın çilesini çekmemiş bir müslümanın bile imza atmayacağı şeylerdi bunlar. Allah Resulü’ne de gelmişti Mekkeli müşrikler. Mal istiyorsa mal, saltanat istiyorsa kral seçeceklerine dair sözler vermişlerdi. Hatta evlenmek istiyorsa dilediği kızı da vaat etmişlerdi. Ama Efendimiz sav ellerini açmış, “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz ben yine de davamdan dönmem” demişti. Dava; basit, sıradan ve insan aklının keşfi olan ideolojiden ibaret değildi ki. Dava felfesenin çıkmaz labirentlerinde kaybolmuş karmakarışık bir nizam da değildi. Dava belliydi: İlay-ı kelimetullah için Nizam-ı Alem davasıydı. Başıma erre koy Zekeriyyavari Neccar; senden dönmezem gayri Beyitleri bu davanın gönül erlerinin düsturu olmuştu. Kah Zekeriya a.s. gibi ağacın içinde erre ile (testere ile) kesilmişler, kah Resul-u Ekrem sav. gibi Taif’ye taşlanmışlardı. Ama insanlığa tevhid nefeslerini ulaştırmışlardı. 

Aliya yeni dilekçe isteği ve davasından vazgeçme talebi kendisine iletildiği zaman aklına İmam-ı Birgivi geldi mi bilinmez. İmam-ı Birgivi’ye de davasından vazgeçmesi teklif edildiğinde büyük İmam şu sözü söyler: “Düşmanlarımın bana yapabilecekleri üç şey vardır: Birincisi beni öldürebilirler ki bu şehadettir. İkincisi beni sürgün edebilirler ki bu da hicrettir. Üçüncüsü de beni hapsedebilirler ki bu da halvettir. Bunların hepsi de makbul işlerdir.” Aliya; zorunlu halvet olan hapishanede Allah ile baş başaydı. Üç beş sonra başlayacak olan insanlık tarihinin en acımasız soykırımına kalbî hazırlık olması için bir sevk-i ilahi ile zaruri halvete gönderilmişti. Şimdi o zorlu mücadeleye kalben hazırlanıyordu. 1988 yılında İslam Ülkelerinin yoğun baskısı ve Yugoslavya’nın İslam ülkeleri ile ticaret yapma isteği neticesinde parlamento Begovic’i affetti. Halbuki ortada ne hapsi gerektirecek bir suç vardı; ne de affa mahzar olacak bir ceza. Gelecek sayımızda yeryüzünün yaşadığı en büyük soykırımlardan birisinin izinde Aliya İzzet Begovic’i anlatmaya devam edelim. 

.............................................................................................. 

1)Hıristiyanlıktaki tevhidci çizgi için Muhterem Ebubekir Hocaefendi’nin http://www.darulhikme.org.tr adresindeki Muvahhid İseviler sohbetini dinleyebilirsiniz.

 
Sayfa 1 > 4