Ahlâk
kelimesi Arapça olup, islami terminolojide huy mânâsına gelen hulk (veya hulûk)
kelimesinin çoğuludur. Hulk; din, tabiat ve seciye mânâlarına gelir.1 Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de
hulûk kelmesi, biri adet ve gelenek,
diğeri de ahlak ve huy manasında olmak üzere iki yerde kullanılmıştır. Şuara
suresi 137. ayette " Bu, öncekilerin geleneğinden başka bir şey değildir.
" denilerek adet ve gelenek anlamında, Kalem suresi 4. ayette de Resûl-i
Ekrem (sav)'e hitaben: « Şüphesiz ki sen, yüce bir ahlâk
üzere bulunmaktasın. » denilerek ahlak ve huy manasında kullanılmıştır. Esasen ahlakı, insanın fiil ve
davranışlarının kendi içine yerleşip istidad ederek meleke haline gelmesi; tabiatına
yerleşen, karakterini oluşturan alışkanlıklar diye tarif edebiliriz. Kişiye
ahlakından neşet eden eylemlerine göre iyi ahlaklı yada kötü ahlaklı deriz. İyi
ahlaklılar faziletli, iffetli, dürüst, güvenilir, adaletli, fedakar bir şekilde
yaşarlarken kötü ahlaklılar da adi, iffetsiz, yalancı, sahtekar, haksız, asalak
ve bencil bir şekilde yaşarlar.
İslam dininde ahlak manevi dinamiklerden biridir.
Ahlakın fert ve toplum üzerinde kuşatıcı manevi gücü vardır. Bu gücün tesiri
gerek ibadet hayatında, gerek aile hayatında, gerek sosyal ve ticari hayatta
kendini bariz bir şekilde gösterir. Mesela ibadet hayatında kazandığı güzel
haslet ve donanımları içtimai hayatına uygulayarak bunların semeresini
alabilir. Tadili erkana uyularak kılınan namaz kişiyi her türlü şer ve kötülüklerden,
hayasızlıklardan alıkoyar; iyi ve güzel işlere yönelmesini, kötü ve çirkinden
işlerden uzaklaşmasını telkin eder. « Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl.
Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette
en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir. » ( Ankebut Suresi / 45) Kalbin huzur ve sukünetle Allah’a
bağlılığını kuvvetlendiren bir bağ, ruhun fani dünyanın düşük ve sufli
arzularından kurtulup ulvi mana alemine yükselmesi için büyük bir basamak,
zihnin her türlü şek ve şüpheden arınarak tefekkür ve muhasebe için fırsat
bulma, nefse başkaldırarak onun tasallutundan sıyrılıp deruni içe yönelme hali
ve bedenin bütün azalarının iştirak ettiği mükemmel bir huşu ve vecd hali,
Allah’a gönülden teslim olup onun kapısında haşyet ve saygıyla boyun eğmedir. Allah’a
verdiği sözü beş vakitte yerine getiren bir müslümanın başkasına verdiği
sözünden cayması düşünülemez yada pişmanlık ve nedamet dolu eğri hayatını
namazla doğrultan birinin yalana tevessül etmesi şaşılacak şeydir veya namazda
her rekatta dürüst ve güvenilir olacağına nefsini Allaha karşı şahit tutan
birinin işinde hileye başvurması anlaşılacak şey değildir. Layıkıyla tutulan
oruç şehvani ve nefsani arzulara gem vurur, kişinin iradesini güçlendirip
zorluklara karşı dayanma gücü ve sabır kazandırır. Kalbin temizlenip nurlanması
için büyük bir riyazet eğitimi, maddi
zevklerden kurtulup nefsin arınarak tekamül etmesi için bir tezkiye şekli,
sufli istek ve arzulardan ferağat edip nefsin kontrolünü sağlamaktır. « Ey
iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.
Umulur ki korunursunuz. » (Bakara Suresi / 183) Orucun meşakkatlerine sabırla
katlanan bir müslümanın şehevi hislerine mağlup olup zinaya yaklaşması çok
tehlikelidir yada orucunu helal ve temiz nimetlerle açan birinin oruçtan sonra
midesine haram lokma sokması kabul edilir bir şey değildir. Rükunlarının tam
olarak yapıldığı bir hac farizası farklı
dil ve renklerin inanç ve akide sancağı altında bir ümmet olduğu, giyinilen
ihram elbiseleriyle hayattan kopup ölümün provasının yapıldığı, kıblesi bir
olan farklı ülkelerdeki müslümanların iman kardeşliğiyle sevgi ve dostluklarını
perçinleştirdiği psikolojik bir eğitimdir. « Şüphesiz insanlar için kurulan ilk mabed,
Mekke'deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kabe)dir.
Onda apaçık deliller, İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren güvene erer. Ona
bir yol bulabilenlerin Beyt'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir
hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir.
»
( Al-i İmran suresi / 96 - 97) Hacda ümmet bilincini yakalayan bir
müslümanın ırk üstünlüğünü öne çıkarması, iman kardeşliğini tadamadığının
işaretidir yada zenginlik, sosyal statü ve unvan gibi dünyevi durumlarıyla altındaki
kişileri ezmeye çalışanlar zengin-fakir, idareci-idare edilen, işveren-işçi vb. hepsinin eşit, kefeni andıracak
şekilde giydikleri elbiselerle adeta mahşer yerine gittiklerini ne çabuk
unuttular? Yoksa gerçek mahşerde hesap vermeye güçleri yetiyor mu? Hakkıyla eda
edilen zekat ve sadaka vecibesi malın zengin ellerden çıkıp fakirlere
ulaşmasıyla fakirin gönlünün kazanılması, zengine karşı içindeki kini ve hasedi
yok etmesi; zenginin de malının kirinden temizlenmesi, cimrilik hastalığından
kurtulması, toplumda servetin belli ellerde toplanmasının önüne geçilerek
sosyal adaletin kurulması, fertler arasında paylaşmayla gelen muhabbet,
cömertlik ve merhamet hislerinin gelişmesini sağlar. « Allah’ın fazl-u kereminden kendilerine verdiği malda cimrilik edenler,
sakın onu kendilerine hayır sanmasınlar. Tam aksine, o, kendileri için bir
şerdir. Cimrilik ettikleri şey (mal), kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.
Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. » ( Al-i İmran Suresi / 180)
Malının zekatını veren bir müslümanın alacaklı olduğu borçlu kişilere tefecilik
uygulaması tasvip edilen bir davranış değildir yada zekatla malını kirden
temizleyip bereketlendiren birinin faizle muamele yapması tekrar malını
kirletip bereketsiz yapmaz mı?
İman
için ahlak aranılan bir şeydir, fakat hedeflenen bir şey değildir. İman
elbisesine bürünmemiş bir ahlak sahibini yalnızca bu dünyada ruhbanlar gibi
zühde büründürür yada filozoflar gibi erdemli kılar; lakin iman etmediği için
yaptığı onca güzellikler, biriktirdiği o kadar iyilik ve erdemler çerçöp olur,
heba olup gider, ebedi saadet yurdu olan cenneti kaybetme pişmanlığının ifadesi
olarak ellerini birbirine ovuşturur. İman
toprağında yetişmeyen takva ve ihlas suyundan içmeyen ahlak ağacı ahiret
meyvesini veremez, semeresi sadece geçici dünyayla sınırlı kalır. «
Ey iman edenler!
Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını insanlara gösteriş yapmak için
harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa
gidermeyin. O kimsenin misali, üzerinde toprak bulunan düzgün ve yalçın bir kayadır;
kayanın üzerine şiddetli bir yağmur yağmış, onu çıplak halde bırakmıştır. Bu
gibilerin kazandıkları hiçbir şeyden bir istifadeleri olmaz ve Allah, inkarcı
topluluğa hidayet vermez. » (Bak ara Suresi / 264)
İslam binasının temeli tevhiddir.
Diğer değerler manzumesi olduğu gibi ahlak da bu temel üzerinde yükselir.
Toplumda ahlaktan önce tevhidi altyapının oluşması zaruridir. Ahlakı yükselten
ve onu nitelikli hale sokup imanın kemale ermesinde ona yer açan tevhid
düsturudur. Nitekim 'Ben güzel
ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim
' diyen Peygamber-i Zişan Hz. Muhammed (Aleyhissalatu Vesselam) her türlü
ahlaksız ve çirkefliğin hakim olduğu, zinanın aleni olarak irtikap edilip
fahişeler için kırmızı bayrakların dikildiği, halka açık alanlarda ve eğlence
panayırlarında fıçılar dolusu içkinin su gibi tüketildiği, faiz ve tefeciliğin
yaygın olduğu, köle ticaretinin yapıldığı, kızların diri diri gömüldüğü, sayıları üçyüzü aşan putların bulunduğu Arap
cahiliye toplumunu hak dine davet için gönderildiği zaman onları tevhidi
söylemle davet etti. Yoksa aksine onlara ahlaki söylem üzerinden tebliğde bulunsaydı
bunu ahlaklılar ve ahlaksızlar diye ikiye ayırarak sosyolojik zemine çekerdi,
dikkatler akideye, imana, inanca değil ahlaka, erdeme yönelmiş olacaktı;
böylelikle de ahlaklı azınlık dışında diğer çoğunluk istenmeyen bir sonuç
olarak davete yakınlaşmaktan ziyade daha çok davetten uzaklaşmış olacaktı.
Bundan başka imtiyazlı sınıf doğmuş olacaktı ki, her zaman için bu sınfsal
farklılık tevhidin özüne aykırıdır. Bu yüzden Peygamber (a.s) akide zemininde ahlaki
söylemi de içine alan bir tevhidi söylemle mesajlarını topluma iletme yoluna
gitmiştir. Çünkü önce kalplerin pisliklerden arındırılması, zihinlerde örülü
şirk ağının temizlenip bunun yerine kelime-i tevhidin zihinlere ve ruhlara
işlenmesi gerekliydi. Zihinlerde, ruhlarda ve kalplerde başlayıp pratik hayatın
içine taşınacak olan bu inkılap hareketi faizci ve tefeci, karaborsacı sermaye
kodamanlarına bir iktisadi başkaldırı, ahlaksız fahişe ve ayyaşlara karşı sosyal
ve ahlaki bir başkaldırı, kabile reislerine ve şirk meclisinin müstekbir
liderlerine karşı siyasi ve otoriter bir başkaldırıydı. Aynı zamanda tevhid ve
akide zulme uğramış mustazafların, toplum içinde itilip kakılmış ve hor
görülmüş olanların da umuduydu. Zaten yarın onlar omuz verecekti bu davaya. Bu
davanın selameti için, akidenin ve inancın herkese ulaşabilmesi için, sosyal
hayata yansıması için, tevhidin her
zaman ve her yerde yankılanması için bir bedel ödenmesi gerekiyordu. Bu bedeli
peygamber gibi yakın arkadaşları da ödemeye hazırdı. Bilal değil miydi bunun
için göğsüne kaya gibi taşlar altına yatırılıp işkence edilen? Ammar b. Yasir
değimliydi işkenceyle dövülüp anne ve babası şehid edilen? Zeyd değil miydi
köle olarak satılan? Habbab değil miydi kızgın kumlarda işkence edilen? Ve en
önemlisi Taif’te taşlanan, namaz kılarken üzerine deve işkembesi atılan Kureyş
büyükleri tarafından kendisine teklif edilen o kadar dünyalık mal-mülkü,
makam-mevki, güzel kızı, liderlik, şan ve şöhreti elinin tersiyle itip ‘Allah'a yemin ederim ki, bu işi bırakmam
karşılığında güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysalar yine de asla bu
davadan vazgeçmem’ diyen bir nebevi kararlılığa sahip alemlere rahmet Hz.
Muhammed değil miydi ? Tevhidin anlamını, kendi dillerinde La İlahe İllallah’ın
karşılığının ne manaya geldiğini çok iyi bildikleri için Peygamber ve davetin
çekirdek kadrosuna (bir avuç arkadaşına) karşı boykot kararı aldılar, onlara
zulüm ve işkence yaptılar, tuzak kurdular, hatta kendi aralarında Muhammed’ul-Emin
dedikleri güvenip saygı duydukları Allah’ın Elçisini suikastla öldürmeye kalktılar.
Ama sonuçta Mekke döneminde sayıları üç – beşi geçmeyen bu inanç ve dava
erlerinin kalplerinde ve ruhlarında önce tevhidin akidesinin ikamesi gerekliydi.
Ardından sayıları gittikçe artıp cemaatleşen bu dava erleri medine döneminde
devlete kavuşunca adabı muaşeret ve ahlaki kaideler toplumda hakim olmaya
başladı.
Kuranda toplumsal çöküş işlenirken
inançsızlık ve ahlaksızlığın çöküşü hızlandırdığı vurgulanır. «
Biz
bir beldeyi yoketmek istediğimizde oranın şımarık ele başlarına emrederiz de
kötülüğe dalarlar. Böylece o belde hakkında hükmümüz haklılık kazanır. Bunun
üzerine orayı alt-üst ederiz. » ( İsra
Suresi / 16
) ayetinde
belirtildiği üzere Allah önce o kasabaya uyarıcı olarak elçilerini gönderir.
Daha sonra oranın şımarık zenginleri, yönetici elitleri, gücü ellerinde
bulunduran müstekbirler zümresi inkara dalarlar, fıskı fücur yaparak toplumun
ahlaken düşüşünü sağlamaya çalışırlar. Bu konuyla ilgili ayetin tefsirinde
Seyyid Kutup şunları söyler: ′İçlerine gevşeklik çöker, bozulurlar, doğru
yoldan sapar ve hayasızlığa dalarlar. O milletin kutsal değerlerini, iftihar
kaynaklarını ve diğer değerlerini ayaklar altına alırlar. Irzlarını,
namuslarını ve dokunulmaz kabul edilen değerlerini önemsemezler. Kendilerine
karşı çıkacak kimsenin olmadığını anladıklarında, yeryüzünde bozgunculuğu
yayarlar. Milletin içine hayasızlığı yayar, yaygınlaştırırlar. Bir milleti
ayakta tutan üstün değerleri ucuzlatırlar. Milletin kendisi için yaşadığı
değerleri hiçe sayarlar. İşte bu nedenlerle millet çözülür, yılgınlığa düşer.′ 2 Böylelikle toplum içindeki yüce
ahlaki erdemlerin yokolup gitmesine, toplumu ayakta tutan güzel hasletlerin
kaybolmasına seyirci kalıp ses çıkarmaz ve her türlü kötülük ve hayasızlığın
yayılmasına razı olursa, o toplum veya millet o kötülükleri işleyenlerle
birlikte kendi akibetini hazırlayarak bütün toplumlar ve milletler için
sünnetullah olan Allah’ın helak yasasını hak eder, katiyyen bu yasadan kurtulamazlar.
Kur'ân-ı
Kerim'de kendilerine gönderilen peygamberlerin davetine sırt çevirip uyarıları
dikkate almayıp şirk, küfür ve fasıklıklarında inad eden eski milletlerin ve
kavimlerin helak olmasıyla ilgili birçok örnek vardır. Onların helak
olmalarında hiç şüphesiz birçok illet vardır. Bu illetlerin belli başlıları
inkar ve inançsızlık, zulüm ve adaletsizlik, baskı ve zor kullanma, lüks ve
refah içinde yaşama, şımarma ve gururlanma, kibirlenme ve büyüklük taslama,
toplumsal çözülme ve ahlaki bozukluktur. Milletlerin yıkılışında ve devletlerin
çöküşünde toplumsal çözülme ve ahlaki bozukluğun başat rol oynadığı şüphe
götürmez bir gerçektir. Nitekim Kuranda geçen tarih sahnesinden çekilip geride
izler bırakmış birçok kavmin yıkılış örneklerini incelersek sosyal hayattaki ahlaksızlık
türlerinden fuhuş ve hayasızlığa Lut kavmini, güç ve kuvvetlerine güvenip
kibirlenmeye Ad kavmini, lüks ve refah içinde şımarmaya Semud kavmini, ticari
ahlaksızlığa Medyen kavmini, siyasi ahlaksızlığa Firavun ve kavminin ileri
gelenlerini verebiliriz.
Lut kavminin kendisinden önce hiç kimsenin yapmadığı o
çirkin fiil işlemek için, şehvetlerini tatmin için kızları değil de erkekleri
tercih etmesi yani homoseksüellik yapmasıyla başlayıp ve Lut ve yanındakileri
kendileri gibi olmadığı, temiz kaldıkları için suçlayıp tehdit etmeleri onların
kötü akibetini hazırlamıştır.3
Hz. İbrahim ve eşi Hz. Sara’ya bir erkek
çocuk müjdeleyen melekler Hz Lut’a Allah’ın azap hükmü kesinleşmiş karısı hariç
ailesiyle kavmini gecenin bir yarısında terketmesini ferman buyurmuştur. Lut
peygamberin kavmine acıyıp öğüt vermesi, bu davete kulaklarını tıkayan kavminin
inkarını arttırıp onları azgınlaştırmaktan başka işe yaramadı. Ve hayasızlık
bedene yayılan kangren gibi tüm kavmi istila edince Allah kavmin başına çamurdan
pişmiş yağmur gibi taşlar yağdırarak onları helak etti. Sanki orada hiç
yaşanmamış gibi hepsinin kökleri kazınmıştı. « Melek
olan elçiler, Lût kavmine gelince, Lût dedi ki: "Doğrusu siz ürkülecek bir
kavimsiniz." Elçiler dediler ki: "Bilakis biz sana onların şüphe
ettiği azabı getirdik. Sana gerçeği getirdik; biz elbette doğru söylüyoruz. Gecenin
bir bölümünde aileni yola çıkar, sen de arkalarından yürü ve sizden kimse
ardına bakmasın; istenen yere gidin." Biz, Lût'a şu kesin emri vahyettik:
"Bu kâfirler sabaha çıkarken muhakkak kökleri kesilmiş olacaktır."
Şehir halkı, insan şeklindeki güzel yüzlü melekleri görünce, onlara iğrenç
işlerini yapabileceklerini düşünüp sevinerek geldiler. Lût, kavmine şöyle dedi:
"Bunlar benim misafirlerimdir, beni rüsvay etmeyin. Allah'tan korkun! Beni
mahcub etmeyin." Lût kavmi şöyle dedi: "Biz sana kimsenin
koruyuculuğunu yapmamanı söylememiş miydik?" Lût şöyle dedi: "İşte
kızlarım! Düşündüğünüzü yapacaksanız (onlarla evlenin). " Resulüm! Ömrüne
yemin olsun ki gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı. Güneş
doğarken o korkunç çığlık onları yakaladı. Biz, onların şehirlerinin üstünü
altına geçirdik ve üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.
Gerçekten bunda, düşünen keskin anlayışlılar için ibretler vardır. » (Hicr Suresi / 61-75)
Ad
kavminin yeryüzünde büyüklük taslayıp güç, kuvvet ve saltanatlarına güvenmeleri,
haddi aşarak kendilerine onları bahşeden yüce yaratıcıya şükretmek, onu
hatırlamak yerine Allah’ı inkar edip isyan içine girmeleri onları geri dönüşü
olmayan bir sona doğru sürüklemiştir. 4 Rablerine karşı isyan ve inkar
yolunu seçen Hud peygamberin davetinden yüzçeviren ve onun tüm uyarılarını
dinlemeyip ona komplo ve tuzak kurmaya çalışacak kadar düşmanlıkta ileri giden
bu kaba, zorba kavmin Allah tarafından helak edilmesi yakındı. Rivayete göre
belli bir müddet kuraklık yaşayan Ad kavmi gökyüzünde koyu bir bulut gördüler
onun yağmur yüklü bulut olduğunu zannettiler. Halbuki o bulut yedi gün, sekiz
gece onların üzerine esip köklerini kazıyacak olan kuru bir rüzgarın
habercisiydi. Ama bunu nereden bilecektiler? Olan olmuş, iş işten geçmişti bir
kere. « Âd (kavmin)e de kardeşleri Hûd'u (gönderdik):
"Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur.
(O'na karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?" dedi. Kavminden ileri gelen
kâfirler dediler ki: "Biz seni bir çılgınlık içinde görüyoruz, ve
gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz." (Hûd), "Ey kavmim! Bende
çılgınlık yok, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim."
dedi. "Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum ve ben sizin
için güvenilir bir öğütçüyüm. " Sizi uyarması için içinizden bir adam
aracılığı ile, size bir zikir gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki (Allah) sizi,
Nûh kavminden sonra, onların yerine hâkimler yaptı ve yaratılışta sizi onlardan
üstün kıldı. Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa eresiniz. " Dediler
ki: "Ya, demek sen tek Allah'a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını
bırakalım diye mi (bize) geldin? Eğer doğrulardan isen bizi tehdit ettiğin (o
azabı) bize getir!"(Hûd) dedi ki: "Artık size Rabbinizden bir azap ve
bir hışım inmiştir. Haklarında Allah'ın hiç bir delil indirmediği, sadece sizin
ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz?
Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim! "Onu
ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da
iman etmeyenlerin kökünü kestik. » (Araf Suresi/65-72)
Semud kaviminin biriktirdikleri servet ve malları, dağları
yontarak yaptıkları, güvenilir ve sağlam olduğundan emin oldukları evleri
onları aniden uğradıkları yıkımdan kurtaramadı. Kibir ve gururlarına
yediremedikleri için istedikleri mucize gerçekleştiği halde inkarda direttiler.
Rivayete göre Salih peygamberin mühlet tanıdığı üç gün sona erip dördüncü günün
sabahında, güneşin doğmasıyla birlikte üstlerindeki gökten (çığlık şeklinde)
şiddetli bir gök gürültüsü ve altlarından ise sarsıntı ve zelzele geldi.
Yurtlarında diz üstü çökük vaziyette kalakaldılar. « Semûd
kavmine de kardeşleri Sâlih'i (gönderdik): "Ey kavmim dedi, Allah'a kulluk
edin, sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil
geldi. İşte şu, Allah'ın devesi, size bir mucizedir; bırakın onu Allah'ın
yeryüzünde yesin (içsin), sakın ona bir kötülük etmeyin, yoksa sizi acı bir
azap yakalar." Düşünün ki (Allah) Âd'dan sonra sizi hükümdarlar kıldı. Ve
ye yüzünde sizi yerleştirdi: O'nun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz,
dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın da
yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın. Kavminden büyüklük t
aslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen müminlere: "Siz, dediler,
Sâlih'in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?"
(Onlar da): "(Evet), doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız!"
dediler. Büyüklük taslayanlar: "Biz, sizin inandığınızı inkâr
edenleriz!" dediler. Derken dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin
buyruğundan dışarı çıktılar; "Ey Sâlih, eğer hakikaten elçilerdensen, bizi
tehdit ettiğin (o azabı) bize getir! "dediler. Bunun üzerine hemen onl
arı, o sarsıntı yakaladı, yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Sâlih de o zaman
onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! And olsun ki ben size
Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri
sevmiyorsunuz."
» (Araf Suresi/73-79)
. Medyen
kavminin ticaret ve alışverişlerinde ayrılıp malı ölçüp tartarken vermesi
gereken miktardan daha az ölçerek adalet ilkesinden ayrılmaları yada diğer (
istifçilik, karaborsacılık ) gayrimeşru yollarla haksız kazanç sağlamaları
onların yoldan sapmalarına neden oldu. Şuayb peygamberin onlara helal yoldan
kazanmaları hususunda öğüt verip uyarması onun kıldığı namazı kendisini haksız
yollardan kazanmaya mani ettiğine kani oldukları için onun namazına ilişmeye
başladılar. Şuayb peygamber onların kötü ahlak ve karakterlerini törpüleme
yoluna gidip onları düzeltmeye yeltenince bu Medyen kavmine ağır geldi ve ona
düşman kesildiler.5 Onun namazıyla alay edip onu
horlamaya başladıktan sonra düşmanlıklarını onun canına kastetmeye kadar
sürdürecektiler. Rivayete göre Allah onların üzerine, yedi gün süren bir
sıcaklık gönderdi. Serinlemek için bu bulutun gölgesine sığındılar. Nihayet
hepsi bu bulutun altında toplanınca, bulundukları yerde büyük bir zelzele oldu.
Onları bir çığlık yakalayıverip onların üzerine gökten ateş yağdı. « Dediler ki: "Ey Şuayb! Biz senin söylediklerinin
çoğundan birşey anlamıyoruz. Ayrıca seni içimizde çok zayıf biri olarak
görüyoruz. Eğer akrabaların olmasaydı mutlaka seni recmederdik (taşa tutardık).
Senin bize hiçbir üstünlüğün yoktur." Şuayb dedi: "Ey kavmim! Benim
akrabalarım size Allah'dan daha mı değerli ki, Allah'a sırt çevirip, onu
unuttunuz? Muhakkak ki, Rabbim bütün yaptıklarınızı çepeçevre
kuşatmıştır." "Ey kavmim! Var gücünüzle yapacağınız ne varsa yapın!
Ben de görevimi yapmaya devam edeceğim. Perişan edecek azabın kime geleceğini
ve yalancının kim olduğunu ilerde anlayacaksınız. Bekleyiniz, ben de sizinle
beraber bekleyeceğim." Ne zaman ki, emrimiz geldi, Şuayb ve beraberindeki
müminler, tarafımızdan bir rahmet sayesinde kurtuldular. Ve o zalimleri korkunç
bir gürültü yakaladı da oldukları yerde çöküp kaldılar. » ( Hud Suresi / 91-94 )
Mısırın yönetiminde bulunan Firavun
halkı üzerinde zulüm, baskı ve tahakküm kurarak onların aralarında tefrika
çıkararak onları gruplara ve fırkalara ayırıyordu. Kendi milletinden olan Kıptileri
sarayında ve çevresindeki yüksek mevkilere getirip onları el üstünde tutuyordu;
fakat değer vermeyip hor gördüğü İsrailoğullarını zor ve ağır işlerde
çalıştırıp köleleştiriyor, böylece onları uysallaştırıp ezerek sömürüyordu. Zaten
köleleştirilen İsrailoğullarının firavunun gücünden korkup Musa’nın davasına
arka çıkmamaları, zillet içinde yaşamaya razı olmaları onların ne kadar
yılışık, silik kişilikte olduklarını gözler önüne seriyor. Böylelikle kendi kavmini
küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi.
( Zuhruf/ 54) ayetinde firavunun kendi kavmini köleleştirerek
küçümseyip zillete layık hale getirdiği, onların da sessiz ve tepkisiz kalarak
bu hale gelmede rollerinin olduğu belirtilir. Ebu'l Ala Mevdudî bu ayetin
tefsirinde şunları söyler:' Halkının aklını, ahlâkını ve hatta onların
yiğitliğini bile hiçe saymış ve halkı aptal yerine koymuştur. Çünkü onları
korkak ve şahsiyetsiz kimseler yerine koyarak, adeta "Ben bu insanları
istediğim gibi evirir-çevirir ve yönlendiririm" demiş olmaktadır. Ancak
bir ülke bu şekilde teslim alınmış ve halk, hükümdarın önünde köleleşmişse,
gerçekten de o halk, tıpkı o hükümdarın düşündüğü gibi şahsiyetsiz ve
değersizdir. Çünkü, halkın bu zillet içinde yürümesinin asıl nedeni, onların
fasık kimseler olmalarıdır. Onlar adalet ve zulüm arasında bir fark da
gözetmezler. Doğruluk ve şeref ile yalan ve zillet aynıdır onların nezdinde.
Çünkü onlar, bu gibi değerlerin keyfiyetiyle ilgilenmeyip, kendi şahsi
çıkarları için her zulme boyun eğerler, zorbalıktan korkarak batılı kabul
ederler.' 6 Musa
peygamberin öğütle hakka tebliğine karşı çıkıp inkar, isyan ve düşmanlıkta
haddi aşan firavun ve adamlarının helak edilme zamanı gelmişti. Musa ve ona
inananlar deniz yarılıp geçtikten peşlerinden giden sonra firavun ve
beraberindekileri deniz içine alıp boğdu ve böylece ondan sonrakiler için
ibretlik oldular. « Andolsun,
onlardan önce biz, Firavun'un kavmini de imtihan etmiştik. Onlara:
"Allah'ın kullarını bana verin. Çünkü ben size (gönderilmiş) güvenilir
bir rasûlüm diyen şerefli bir elçi gelmişti. Allah'a karşı ululuk taslamayın
Çünkü ben size apaçık bir delil getiriyorum. Ben, beni taşlamanızdan dolayı,
benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a sığındım. Eğer bana inanmazsanız, benden
uzaklasın." Bunun üzerine Musa "Bunlar suç işleyen bir
toplumdur" diye Rabbine dua etti. Allah "O halde kullarımı geceleyin
yola çıkar. Çünkü takip edileceksiniz." buyurdu. "Denizi sakin iken
geride bırak. Çünkü onlar boğulacak bir ordudur." » ( Duhan Suresi / 17-24 )
Bugün ne yazık ki yaşadığımız
toplumun hali de içler acısı! Toplumda büyük bir yozlaşma, bir kokuşma, bir
ahlaki çöküş almış başını gidiyor. Zina ve faiz yaygınlaşmış, tefeciler
borçluların kanını emiyor, sermaye patronları asgari ücretle çalıştırdıkları işçilerin
alın terini sömürüyor, malın sigortası zekatı vermek kişilere ağır geliyor,
gereken ilgi ve yardım gösterilmeyen fakir ve yoksullar çaresizliğe
terkedilmiş, kumar illetine çocuklarının nafakasının verenler ve içkiyi aile
saadetine tercih eden müptelalar hayli fazlalaşmış. Uyuşturucu belası gencecik
yavruların hayatını karartmaya devam
ediyor, din ve ahlaktan yoksun yetişen suça itilmiş çocuklar hırsızlığı meslek
haline getirmişler. Alışveriş vitrinlerinde boy gösteren genç kızlarımız tüm
albenisiyle müşteriye pazarlanıyor, genç delikanlılar artık flört etme
peşindeler, sorumluluk yüklenmek istemedikleri için sahte ilişkiler daha cazip
geliyor evliliğin gerçekten altından kalkılamayacak bir müessese olduğunu
düşünüyorlar, ter dökmeden kazanmak isteyen insanların umudu şans oyunları
devlet eliyle özendiriliyor. Aile kurumu büyük yara almış; evlatlar yaşlı babalarına
bakma zahmetinden kurtulmak için babalarını huzurevlerine, bakım evlerine
veriyor, çalışan anne ve babalar çocuklarını kreş veya bakıcıya teslim ediyor,
bilmiyorlar ki herkes anne sevgisini ve şefkatini veremez; verse bile
anneninkinin yerini tutamaz tıpkı çocuk bebekken herkesin sütünü kabul etmediği
gibi. Ailenin ilgi sevgisinden mahrum kalmış bireyler ileriki yaşlarda bu
eksikliği hissederler, bir tarafları hep yarım kalır adeta.
Bilelim
ki, bu yozlaşmaya engel olmazsak tıpkı akıntıya karşı kürek sallar gibi buna
tepkisiz ve sessiz kalırsak toplumda sadece kötüleri değil iyileri de içine
alacak olan azaptan kurtulamayız. Bir de öyle bir fitneden sakının ki o,
İçinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz. Biliniz ki, Allah'ın azabı
şiddetlidir. ( Enfal Suresi / 25) Allahu teala toplumdaki kötü gidişatı
denetleme mekanizması olarak emri bilmaruf ve nehyi anilmünker görevini
üstlenmemizi yani iyiliği emredecek ve kötülükten sakındıracak, bir sosyal
kontrol mekanizmasının bulunmasını istemektedir.7 Alimlere göre böyle
bir görevi ifa etmek müslümanlar için farz-ı kifâyedir. Tabii ki, farzi kifaye
yapılmadığı takdirde tüm müslümanlar ihmalden dolayı sorumlu olurlar.
Huzeyfe radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan
Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz,
ya da Allah kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azab gönderir. Sonra
Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama, duanız kabul edilmez.” (Tirmizî, Fiten 9) İnsanların
kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu;
böylece Allah dönüş yapsınlar diye işlediklerinin bir kısmını onlara
tattırıyor. (Rum Suresi / 41)
İyiler,
kötülerin rezillik ve hayasızlıklarına tahammül edip sinelerine çeker; bu alevi
söndürmeye çalışmazlarsa Allah onlara dünyada yaptıklarının cezasının bir
kısmını tattırır. Bu işlenenler deprem, yangın, sel, fırtına, kıtlık, kuraklık
gibi tabii afetlerle, Allah’ın azabını harekete geçirir.
Kaynaklar
1) İbn-i Manzur, Lisanû'I Arab,
Beyrut: 1355 c. XI, Sh: 374 ("Hulûk" maddesi)
2) Fizilali’lKur’an; İsra Suresi
16. Ayet / Seyyid Kutup / Birleşik Yayıncılık
3) Bakınız: Araf
Suresi / 80-84
4) Bakınız:
Fussilet Suresi / 15-16
5) Bakınız: Hud
Suresi / 84-88
6) Tefhimu'lKur'an;
Zuhruf Suresi 54. Ayet / Ebu'l Ala Mevdudî / İnsan Yayınları


























