Hicret kavramı basit anlamda
kutsal göç demektir. Hicretin aslı olan ‘hecr ve hicran’ kavramları, insanın
bedenle, dille veya kalp ile başkasından ayrılmasıdır. Kuran-ı Kerim’de hicret
kavramı kullanılmamıştır. Bunun yerine hicret kelimesinin türediği kök olan
‘hecr’ kökünden gelen çeşitli türevleri kullanılmıştır. “…onları yatakta yalnız
bırakın. (vehcuruhunne)” (Nisa
Suresi / 34) âyeti bedenen terk etme anlamında, “Peygamber dedi ki: ‘Ey Rabbim! Doğrusu kavmim bu Kur’an’ı
mehcûr/terkedilmiş (bir şey yerinde) tuttular .” (Furkan Suresi / 30)
âyeti, kalp ve dil ile terk etme anlamında, “Onların söylediklerine katlan ve
onlardan güzellikle ayrıl (vehcurhum)
” (Müzzemmil Suresi / 10), “Kötü şeyleri terk et (fehcur) ” (Müddessir Suresi / 5), âyetleri de beden,
kalp ve dil ile terk etme anlamında örnek olarak verilebilir. Aynı kökten gelen muhâceret kelimesi ise
başkasıyla ilişkiyi kesip onu terketmektir.
Râğıb el-Isfahani "Şehvetlerden,
kötü huylardan ve günahlardan uzaklaşmak, olanları terk ve reddetmek de,
hicretin gereğidir." 1
der. Hicret şeri ıstılahta
Peygamberimizin (s.a.v) ve Mekkeli müslümanların milâdî 622 yılında, Mekke’den
Medine’ye göç etmeleridir. Hicret eden Müslümanlara
Muhacir, onlara kucak açıp yardım eden Müslümanlara da Ensar denilmiştir. Allah
ve resulüne sadakatle bağlılıklarını, inançları uğruna fedakarca herşeylerini
bu yolda seferber etmelerini hicretle sembolleştirip destanlaştıran Ensar ve Muhacir
Kuran-ı Kerim’de büyük övgüye mazhar olmuşlardır. “ O kimseler ki, iman ettiler, hicret ettiler ve Allah
yolunda cihada katıldılar, bir kısımları da onları barındırıp yer, yurt sahibi
yaptılar ve yardıma koştular, işte bunlar hakkıyla mümin olanlardır. Bunlara
bir mağfiret ve cömertçe bir rızık vardır. ”( Enfal Suresi / 74)
Nebevi metod mücadele
stratejisini; davet - hicret – cihad gibi bir sıralama ekseninde kadrolaşma –
kitleleşme – devletleşme aşamalarına bölebiliriz. 2 peygamber aleyhisselam hicretle islami hareket
fıkhının merhalelerinden birini ortaya koymuştur. Onüç yıllık Mekke dönemi boyunca islami
hareketin önderi Resulullah (S.A.V) ve O’nun dava arkadaşları Mekke’nin sayılı
despot ve zalim oligarşisinin işkence ve zulümlerine sabredip tahammül ettiler,
silahla yada şiddetle karşılık vermediler. Karşılık vermiş olsaydılar tevhid
ekseninde yeni yeni nüveleşip kadrolaşan bu bir avuç inanç erleri susturulacak
belkide bu dava yeryüzünden yokolmayla yüzyüze kalacaktı. Ama Nebi aleyhisselam ve O’nun öncü ve örnek kadrosu
böyle yapmak yerine kendi yakınlarından başlayıp tüm Arap yarımadasını
kuşatacak şekilde daveti yeryüzünün her tarafına ulaştırma çabasına girdiler.
Daha sonraki aşamada iman edenlere, her nevi işkence ve pervasızca zulüm
yaparak onları davasından vazgeçirmeye çalışan Mekke müşriklerine karşı
inancını daha rahat ve özgür yaşayabileceği, imkansızlık sınırlarını aşıp
imanın hayat bulabildiği yerlere hicret etme izni verildi. Önce bir grup Müslümanın
Habeşistan’a başlayan göçü, ardından I. ve II. Akabe biatlarından sonra da
Mekke’deki tüm inananların Medine’ye hicretiyle son buldu. En son aşamadaysa
artık güce ve devlete kavuşan Müslümanlara zulme boyun eğmeme, küfür ordusunu
püskürtme, yeryüzünde fitne kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar cihad
etme emri verildi. Netice itibariyle hicret fonksiyonu itibariyle bir yönüyle cihad
bir yönüyle de tebliğdir.
Hicret
hiçbir şeye bağlanmamak sadece Allah’a bağlanmak, aziz dava uğruna aile, soy-
sop, akraba gibi ırsi ve organik, vatan, kabile, millet gibi coğrafi ve ırki
bağlardan kopup zaman ve mekan sınırlarını aşarak önce yüreklerde başlayan tevhidi
inkılap ateşini içtimai olan aileye ve topluma taşımaktır. İşte o zaman
tevhidin bireysel yansıması olarak özgürlük ve toplumsal yansıması olarak da adalet
gerçekleşir. Bireyin tüm ilahları, tağutları, despot ve zalimleri, toplumun
kanını emip sömüren sermaye patronlarını, toplumun belini büken güç ve otorite
sahiplerini, kalabalıkların yerine düşünüp onlara akıl hocalığı yaparak
kafaları bulandıran sözde aydın kisvesindekilerini tanımamak bunların hepsini
reddedip sadece hakiki ve tek ilaha bağlanmak, kula kulluk zilletinden kurtulup
yalnız Allah’a kulluk izzet ve şerefine ermekle hür ve özgür olunur. Müslümanın
özgürlüğü, İsmet Özel’in tabiriyle Öz’ün Gür’lüğüdür. Toplumsal adalet hicretin
Ensar ve Muhaciri kardeş yapmasıyla gerçekleşmiştir. Yine özgürlüğün ve
adaletin elçisi Hz. Muhammed( S.A.V), Mekke'yi fethettikten sonra daha önce
Müslümanlara işkence eden müşrikleri dahi serbest bırakması, onlara hoşgörü
sergilemesi İslam’ın insan haklarına verdiği önemi gösterir. Medine İslam
Devleti kurulduktan sonra Peygamberimiz Hz. Muhammed(A.S)’in Hıristiyan, Yahudi
ve Müşrik topluluklarla imzaladığı bir
hukuki toplumsal sözleşme olan Medine
Vesikasıyla farklı ırklara, dinlere ve dillere sahip insanların birarada huzur
içerisinde yaşama pratiği ispatlanmıştır.
Aslında
hicret tekrar buluşmak kavuşmak, yani vuslat için ayrılıktır, İmanın varolması,
hayat bulması için gurbet acısı çekmedir. Kaçış değil, bilakis tekrar yüzleşmek
için güç toplama, imkanları seferber etmedir, hicret şartların mahkumu olmak
değil, inancın özgürlüğünü amaçlamak, şiddetin uygulandığı, güçlünün hukukunun
zulüm ve sömürüyle tescillendiği düzeni değil, aksine hak ve eşitliğin
benimsendiği adalet toplumunu hedefler. Hicret hayatın şirkten arınması, ruh ve
nefislerde iman zemini oluşturulması demektir. Zulüm ve işkence bunalımından
düzlüğe ve ferahlığa çıkmak için fırsat kollama tıpkı Mekke’de Müslümanlara
uygulanan boykot ve işkencelerden Habeşistan’a göç etmek gibi; Müslümanlar ne
zamanki şirk ve zayıflıktan, iman ve iktidara kavuşunca; cemaatken devlet olunca
Mekke’de sayıları azken susturulan Müslümanların Medine’de islam devleti
kurulduktan sonra İslamla alay edip müslümanları hicveden Mekkeli müşrikleri
Müslümanların üzerine kışkırtan ve onları hicveden Yahudî şâir Kâ'b bin Eşref’in öldürülerek cezalandırılması
gibi.
. Hicret üç aşamada gerçekleşir.
Önce zihnen ve kalben buna hazır olmak gerekir. Arkasından amelen var olduğunu,
cahiliyyeden farklı olduğunu hissettirecek ve anımsatacak eylemlerde
bulunmaktır. Ve en son onlarla her türlü ilişkiyi koparıp bedenen orayı terketmektir.
İman ve kardeşlik bağıyla inanmayanlardan kesin çizgiyle ayrılmak demek olan hicret
bir ibadet olduğu için yapılmadığı takdirde kişileri vebal altında bırakır. O yüzden
kişinin inancını gereği gibi yaşamadan ve ibadetini yapmadan mahrum bırakılan
yerden özgürce kulluğunu yapabilecek yere hicret etmesi farzdır. Bu vazifeyi
yerine getirmeyenler Allah katında mesuliyeten kurtulamazlar. “ Melekler, kendilerine zulmeden
kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, "Ne işte idiniz?" derler.
Onlar da: "Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik." derler. Melekler:
"Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz
ya?" derler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü gidiş
yeridir. ” ( Nisa Suresi / 97)
Davet önderleri olan peygamberlerin
gönderildikleri tevhidden yüzçevirip şirke bulaşmış cahiliyye toplumlarını
terketmeleri, onları amelleriyle başbaşa bırakmaları başlıbaşına bir hicrettir.
Peygamberler, iman ve akide bağını aile bağlarındandan üstün tutmuşlardır. Nuh
aleyhisselamın küfre sapmış oğlu ve hanımından kopup hicret etmesi, İbrahim
aleyhisselamın tevhidde ısrar edip şirke bulaşmış babasından yüzçevirip hicret
etmesi, Lut aleyhisselamın kavmiyle beraber çirkin işlere bulaşan hanımını
bırakıp hicret etmesi bunu gösterir. Peygamberlerin hicretleri farklı
mecralarda olmuştur. Putları kıran kavmine ve babası putçu Azere meydan okuyan Hz.
İbrahim’in hicreti tevhid ekseninde, esaret altında yaşayan İsrailoğullarını Firavunun
zulmünden kurtaran Hz. Musa’nın hicreti özgürlük ekseninde, Mısır azizinin
karısının için gömleğini arkadan yırtarak şehvetini tatmin etme girişimine
karşılık zindana girmeyi göze alan Hz. Yusuf’un hicreti ahlak ekseninde, gönderildiği
İsrail kavmini vaaz ve nasihatle hak dine daveti karşısında kendisine tuzak kuran
Yahudilerin öldüremedikleri aksine Allah’ın katına yükseltilen Hz. İsa’nın hicreti tebliğ ve irşad ekseninde
olmuştur.
Rasulullah
(S.A.V) “Muhacir, Allah’ın kendisine yasakladığı şeyleri terk eden kişidir.” buyurmaktadır.
Yani kötülüklerden iyiliklere, çirkinliklerden güzelliklere, haramlardan
helallere, zulümden adalete, esaretten özgürlüğe, tefrikadan vahdete, zilletten
izzete, isyandan itaate, küfürden imana şirkten tevhide, hayasızlıktan ve
edepsizlikten iffet ve namusa, korkaklıktan şecaat ve vakarlığa, cimrilikten
infak etmeye, israftan iktisad etmeye, lüks ve konfordan sadelik ve mütevaziliğe,
cehaletten ilme karanlıktan aydınlığa bencillikten fedakarlığa tembellik ve
gevşeklikten dinamizm ve azime, tahammülsüzlükten sabra, nankörlükten şükre,
hırs ve tutkulardan zühd ve kanaatkarlığa, gafletten zikre, yalancılıktan doğru
sözlülüğe, aldatmadan güven vermeye, yeisten ümitvar olmaya, şüphecilikten
yakine hicret etmekle gerçek muhacir olunur.
Peki
bizi kıskıvrak yakalayıp fıtratımızdan koparmaya çalışan modern hayattan
hicretimiz nasıl olmalı? Güdülen medyatik toplum olmaktan kurtulmalıyız. Fazla
televizyon seyretmekten kitap okumaya doğru hicret etmeli, çok okuyan ve üreten
toplum olmaya endekslenmeliyiz. Malumat çöplüğü olmaktan kurtulup faydalı ilim
elde etmeye çalışmalıyız. Gereksiz malayani konuşmaktan imtina edip ya hayır
söylemeli yada susmalıyız. Susmamız da bizi tefekküre sevketmeli. Zehirli ok olan haram bakıştan uzaklaşıp
herşeye ibret gözüyle bakmalıyız. Tüketim çılgınlığından, eşyanın albenisine
aldanıp nesnelleşmekten kurtulmalıyız. Sanal ilişkilerin sahteliğinden sıyrılıp
gerçek reel hayatın içinde candan, güvenilir kardeşlik ve dostluğumuzu
hissettirmeliyiz. Sanalın yapaylığından realitenin doğallığına hicret
etmeliyiz. Zeyd gibi bizi tutsak eden bağlardan kurtulup İslamla özgürlüğü
bulmalıyız. Bilal gibi tüm şüphelerden kurtulup saf ve katıksız inanmalıyız. Musab
gibi zenginlik- ihtişam ve suret güzelliğinden siret ( huy) güzelliğine
dönmeliyiz. Metalaşmaktan ve gösterişten Ebuzer’in zühd ve kanaatine hicret
etmeliyiz. İkiyüzlülük ve çıkarcılıktan Ebubekir’in samimiyet ve sadakatine, zulüm
ve haksızlıktan Ömer’in hak ve adaletine,
hayasızlık ve utanmazlıktan Osman’ın ahlak ve hayasına, cehalet ve
korkaklıktan Ali’nin ilim ve yiğitliğine rücu etmeliyiz. Allahtan şükretmeyen bir kalpten ona şükreden
bir kalbe, onu hatırlamayan bir dilden onu zikreden bir dile, bela ve
musibetler karşısında isyan edip sızlanan bir bedenden onlar karşısında
sabreden bir bedene, cehennemlik amellerden cennetlik amellere rücu etmek
dileğiyle.
Kaynaklar
1) Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, Shf; 782, / Râğıb
el-Isfahani / Kahraman Yay.,
2) İslami Uyanıştan İslami Harekete / Ahmet Özcan /
Bengisu yayınları


























