Asrımızın
Türkçe şiir yazan en büyük şairlerinden biri belki de birincisi İstiklal
marşımızın şairi de olan Mehmed Akif Ersoy’dur. Akif yazdığı şiirleriyle Türkçemize
katkıda bulunduğu gibi dini ve milli meselelerimize de katkıda bulunmuş bir
Kur'ân şairidir. Belki de bu sebeple dini ve milli meselelerde konuşan ve yazan
hemen herkes tarafından Kur'ân ayetleri, hadisler ve temel İslâmî eserlerden
sonra referans kabul edilen en önemli edebi kaynaklardan biri olmuştur.
2011
yılı ülkemizde Mehmed Akif yılı olarak kabul edilmiştir. Bu ay ise ülkemizin
her yerinde Akif’in ölüm yıldönümü çeşitli faaliyetlerle anılmaktadır. Akif’in
en önemli eseri olan Safahat’ı ise büyük oranda Kur'ân ayetlerini, hadisleri,
dini ve milli meseleleri konu edinmektedir. Biz de bir ilahiyatçı olarak Akif’i
bu yönüyle ele almak istedik.
Mehmed
Akif Ersoy Safahat adlı eserinde bazen bir ayeti veya bir hadisi konu başlığı
edinip onu edebî bir üslupla mısralarla aktarmaktadır. Bunun en önemli
örneklerini Fatih Kürsüsünde, Gölgeler ve Hakkın Sesleri adlı kitaplarda
görmekteyiz. Bazen dini ve milli bir meseleyi konu edinirken o esnada ya bir
ayet ya da bir hadisle konuyu desteklemektedir. Bunu Süleymaniye Kürsüsünde,
Asım bölümünde ve diğer şiirlerinde müşahede etmekteyiz. Bazen de Akif doğrudan
ayet veya hadisin mealini vermek yerine ona telmih ve atıfta bulunmaktadır.
Bunu Safahat’ın hemen her bölümünde görmekteyiz.
Yukarıda
anlattığımız şekliyle onun Kur'ân-ı Kerîm ile alakalı şiirleri üç ana başlık
altında toplanabilir:
I.
Akif’in Konu Başlığı Yaptığı Ayetler
II.
Metin Aralarında Kullandığı Ayetler
III.
Ayeti Zikretmeden Manasını Telmih Ettiği Ayetler
Bunları
da kendi içinde alt başlıklara ayırabiliriz…
I.
Akif’in Konu Başlığı Yaptığı Ayetler
A.
İmana Dair Ayetler
1.
Gerçek Mütevekkil Müminler
Bir ayette azimli, kararlı ve gerçek manada Allah’a tevekkül
eden Müslümanlar şöyle övülmüştür:
....لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوا أَجْرٌ عَظِيمٌ
الَّذِينَ
قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ
فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
MEAL-İ
CELÎLİ
«O
mü'minlere ind'allah ecr-i azim var ki: Birtakım kimseler kendilerine
«Düşmanlarınız sizin için kuvvetlerini topladılar; onlardan korkmalısınız»
dedikleri zaman bu haber îmanlarını artırır da: «Allah'ın nusreti bize kâfidir,
o ne güzel muhafızdır!» derler.»*
Tarihî
kaynaklara göre bu ayetler Uhud Savaşının ardından, o çetin şartlarda ve yaralı
olmalarına rağmen Hz. Peygamber'in çağrısına uyarak kendilerinden oldukça
kalabalık ve güçlü olan düşmanı takip eden müminler hakkında inmiştir. Yüce
Allah müminlerin bu davranışlarının güzel ve kendi rızâsına uygun olduğuna
işaret buyurmakta, bu sebeple kendilerine büyük bir mükâfat verileceğini
bildirmektedir.[1]
Kureyş ordusu
kumandanı Ebû Süfyân Revhâ denilen bölgede bulunduğu sırada müslümanların
üzerine tekrar saldırıp onları imha etmek için plan hazırlarken müslümanların
kalabalık bir kuvvet halinde Hamrâülesed denilen yere geldiklerini haber
alınca, planından vazgeçti. Bu esnada oradan geçmekte olan bir kervanın
adamlarına, “Muhammed’e rastlarsanız ona, kendilerini toptan yok edeceğimizi
söyleyiniz” diyerek psikolojik savaş yöntemiyle müslümanları korkutmak istedi.
Bu söz Hz. Peygamberle birlikte müslümanlara ulaştığında onlar, “Hasbünallahü
ve ni'me'l-vekil /Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler. İşte bu
olay üzerine inen bu âyetler her türlü olumsuzluğa rağmen müslümanların Allah ve
Resûlü'ne olan imanlarını, güvenlerini ve kararlılıklarını göstermektedir.
Buhârî'nin rivayetine göre ateşe atıldığı zaman bu sözü Hz. İbrahim de
söylemişti.[2]
Akif,
yukarıdaki ayetin mealini verdikten sonra şunları yazmıştır:
Şehâmet dîni,
gayret dîni ancak Müslümanlık’tır;
Hakîkî
Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır.
Cebânet,
meskenet, dünyâda, sığmaz rûh-i İslâm'a...
Kitabullah'ı
işhad eyledim - gördün ya - da'vâma.
Görürsün,
hissedersin varsa vicdanınla îmânın:
Ne müdhiş bir
hamaset çarpıyor göğsünde Kur'an'ın!
………………………………………………………
O îman kuvvet
ihzariyle emretmişti... Lâkin, biz
«Tevekkelnâ» deyip yattık da kaldık böyle en
aciz![3]
O îmân,
farz-ı kât’îdir diyor tahsîli irfânın...
Ne cahil
kavmiyiz biz müslümanlar, şimdi, dünyânın!
O îmân hüsn-i
hulkun en büyük hâmisi olmuşken...
Nemiz vardır
fezâilden, nemiz eksik rezâilden?[4]
Demek:
İslâm'ın ancak nâmı kalmış müslümanlarda;
Bu yüzdenmiş,
demek, hüsrân-ı millî son zamanlarda.
Eğer
çiğnenmemek isterseler seylab-ı eyyâma;
Rücû’
etsinler artık müslümanlar Sadr-ı İslâm’a.
O devrin
yâd-ı nûrânûru bî-pâyân şehâmettir;
Mefâhir
onların tarihidir; ümmet o ümmettir.
Ki bir yandan
celâdetler saçıp dünyâyı titretmiş;
Öbür yandan
da insanlık nedir dünyâya öğretmiş.
Değilmiş
böyle mahkûmiyyetin timsal-i pâmâli!
Şevâhikten
tenezzül eylemezmiş arş-ı iclâli.
«Tevekkül»
vasfı ancak onların hakkında ma'nîdar:
Ki etmiş
hepsi dünyâlar kadar alâmı istihkâr.
Çekinmezmiş
şedâid yağsa, asla, iktihâmından;
Zeminlerden
ölüm fışkırsa dönmezmiş merâmından.
«Hakîkî
Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır»
Demiştim...
îşte da'vam onların hakkında sadıktır.
4 Eylül 1330
(17 Eylül 1914)[5]
2.
İman-Tevekkül ve Çalışmak
Bir ayette
Allah’ın gücü, kudreti ve yarattıklarına müdahalesi şöyle anlatılmıştır:
قُلِ
اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ
مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ
إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ.
«Yâ Muhammed, de ki: «Ey mülkün sahibi olan Allah'ım, sen mülkü
dilediğine verirsin; sen mülkü dilediğinin elinden alırsın; sen dilediğini aziz
edersin; sen dilediğini zelil edersin; hayır yalnız senin elindedir; sen, hiç
şüphe yok ki, her şeye kadirsin.»*
Bu ayetteki “mülk” kelimesi tefsirlerde genellikle “Peygamberlik, kudret,
yönetme gücü, zafer, egemenlik, ilim, servet, itibar, akıl, sağlık gibi her
türlü maddî ve manevî imkân” anlamlarıyla açıklanmıştır. Zemahşerî, Allah'a
nispet edilen birinci mülk kelimesinin genel ve kapsamlı, diğer iki mülk
kelimesinin ise özel ve bütünün parçaları mesabesinde olduğunu belirtir.[6]
Bu ayet Necran Hıristiyanlarını temsilen Medine'ye gelen heyetle yapılan
tartışmalara bir cevap olarak inmiş de olabilir. Ayrıca şu olay da bu âyetlerin
nüzul sebebi olabilir veya ayetlerde buna işaret edilmiş olabilir: Hendek
Savaşı öncesinde kazılacak hendeğin krokisi Resûlullah tarafından çizilip
Medine halkından her on kişilik gruba kazı görevi taksim edilmişti. Selmân-ı
Fârisî'nin de içinde bulunduğu grup kazı yaparken çok büyük bir kaya ortaya
çıktı. Bütün çabalarına rağmen ancak küçük parçalar koparabildiler, kayayı
parçalayamadılar. Durum Resûlullah'a arzedildi. Hz. Peygamber hendeğe inip
balyozla üç darbede kayayı parçaladı. Her defasında ortalık şimşek çakar gibi
aydınlandı. Resûlullah tekbir getirdi, Müslümanlar da tekbir getirdiler. Sonra
Hz. Peygamber her vuruşta gördüğü ışıkları ileride Rum (Bizans) ve Fars (İran)
egemenliği altındaki yerlerin ve Yemen’in Müslümanlar tarafından fethine yüce
Allah'ın bir müjdesi olarak yorumladı. Müslümanlar bunu sevinçle karşılayınca
münafıklar “Korkunuzdan savaşamayıp hendek kazıyorsunuz. Hal böyle iken bunlara
nasıl inanabiliyorsunuz?!” diyerek onları alaya aldılar.[7]
Mülk “peygamberlik” anlamındaysa “mülkün geri alınması” ile Yahudilerin
peygamberlerin canlarına kıymaları ve ilâhî kitabı tahrif etmeleri sebebiyle,
yüce Allah’ın İsrâiloğulları’nı bu yolla onurlandırmaya son vermesi kastedilmiş
olabilir.
Mülkü “kudret, yönetme gücü, zafer, egemenlik, ilim, servet, itibar, akıl,
sağlık gibi her türlü maddî ve manevî imkân” anlamındaysa, yüce Allah'ın
bunları “dilediğine” vermesi ve “dilediğinden” alması ifadesinden hareketle
ilâhî irade karşısında kulun iradesinin etkisi ve değeri gündeme gelebilir.[8]
İlahî iradenin karşısında kulun iradesinin konumu ve durumuna ilişkin bu tür
tartışmaların Kur'ân-ı Kerîm'deki ve hadislerdeki diğer açıklamalarla birlikte
ele alınıp değerlendirilmesi uygun olur. “Dilediğini yüceltirsin, dilediğini
de alçaltırsın” ifadesinin de aynı şekilde değerlendirilmesi gerekir. Diğer
ayetlerin ışığında değerlendirildiğinde, “İzzet/yücelme” imkânının iman ve
gereği ile amel etmeye; “zillet” kavramıyla ifade edilen alçalmanın ise gerçeği
gördüğü halde inkârcılıkta direnip bunu ideoloji haline getirmeye bağlı olduğu
görülür.[9]
Gerek maddî gerekse manevî yükselmede Allah'ın dilemesinin yanında kulun
iradesinin de bir rolü vardır. Aksi halde dünya hayatının imtihan olma
özelliğinin bir anlamı olmaz. “Her türlü iyilik senin elindedir.”
ifadesiyle burada sadece “hayır”dan söz edilmiş olmasının sebebi Müslümanlar
için imkânsız gibi görülen başarıların Allah'ın lütuf ve kudretiyle
gerçekleşeceğine dikkat çekmek olabilir.[10]
Akif İlâhî irade karşısında kulun iradesinin ve sa’y-ü gayretinin
konumunu anlatmak üzere şunları yazmıştır:
İlâhî, emrinin âvâre bir mahkûmudur âlem;
Meşiyyet sende, her şey sende... Hiçbir şey değil âdem!
Fakat, hâlâ vücûd isbât eder, kendince, hey sersem!
Bugün, üç beş karış toprakta varlıktan vururken dem;
Yarın, toprak kesilmiş varlığından fışkırır mâtem!
İlâhî, «Malike'l-mülk'üm» diyorsun... Doğru, âmennâ.
Hakîkî bir tâsârruf var mıdır insan için? Aslâ!
Eğer almışsa bir millet, edip bir mülkü istilâ;
Eğer vermişse bir millet bütün bir mülkü bî-pervâ;
Alan sensin, veren sensin, senin hükmündedir dünyâ.
İlâhî, en asîl akvamı alçaltırsın istersen;
Dilersen en zelîl eşhâsa izzetler verirsin sen!
Bu haybetler, bu hüsranlar bütün senden, bütün senden!
Nasıl tâ Arş'a yükselmez ki me’yûsâne bin şîven?
Ne yerler dinliyor, yâ Rab, ne gökler, rûhum inlerken!
………………………………………………………
Akif
yukarıdaki mısralarda ilâhî irade ve kudretin mahiyetini arz ettikten sonra
adeta naz makamında Allah’a (c.c.) niyaz ederek şöyle derdini dile
getirmektedir:
Tecellî etmedin bir kerre, Allah'ım, cemâlinle!
Şu üç yüz elli milyon rûhu öldürdün celâlinle!
Oturmuş eğlenirlerken senin -haşa- zevâlinle,
Nedir ilhâdı imhâlin o sâmit infiâlinle?
Nedir İslâm'ı tenkîlin bu müsta'cel nekâlinle?
Ardından kendi itirazına yine kendi cevap vermektedir:
Sus ey divâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mu'tâdı.
Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdamınla kaldır git de bîdâdı.
Cihân kânûn-i sa'yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? «Leyse li'l-insâni illa ma-se'a» vardı!..*
30 Muharrem 1331
27 Kanünievvel 1328 (9Ocak 1913)[11]
Başta arz
ettiğimiz vesileyle Kur'ân-ı Kerîm’den bir iki ayet ve bu ayetlerin açıklaması
sadedinde Akif’in Safahat’ından birkaç mısra arzetmeye çalıştık. Bizler size
belki kocaman bal kovanından bir kaşık tattırmaya çalıştık. Ama bu konuda
doyuma ulaşmak isteyenlere asıl kovanı inceleyip hakiki baldan bizzat
kendilerinin tatmalarını tavsiye ederiz.
*
Al-i İmran (3) süresi, 173.
ayet.
[1]
İbn Atıyye, I, 542; Reşîd Rızâ, IV, 138; Elmalılı, II, 1231; Heyet, Kur’an
Yolu, I, 534.
[2]
Buhârî, Tefsîr, Sûretü Âli İmran, 13.
[3]
Tevekkelnâ: Allah’a
tevekkül edip ona güvendik, ona bağlandık.
[4]
O iman güzel ahlakın en büyük
savunucusu iken bizim erdemlerden nemiz vardır? Rezilliklerden nemiz noksandır?
[5]
Mehmed Akif Ersoy, Safahat,
TDV Yay. Ankara 2010, 5. Kitap/Hatıralar, s. 275-276.
*
Al-i İmran (3) sûresi.26.
âyet.
[6]
Zemahşerî, Keşşâf, I, 182.
[7]
Zemahşerî, Keşşâf, I, 182.
[8]
Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb,
VIII, 6-7
[9]
İzzet ve zillet kavramları için
ayrıca bkz. Münâfikun 63/8.
[10]
Zemahşerî, I, 183; İbn Atıyye, I, 417; Heyet; Kur’an Yolu,
I, 387-389.
*
Necm (53) sûresi, 39. âyet. وَأَن لَّيْسَ
لِلْإِنسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى Meâli: «İnsân
için kendi sa'yinden (çalışmasından, emeğinden) başka bir şey yoktur.»
[11] Mehmed Akif Ersoy, Safahat, TDV Yay. Ankara 2010, 5. Kitap/Hatıralar, s. 175-177.
..............................................
[1] Muş Alparslan
Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.
*
Al-i İmran (3) süresi, 173.
ayet.
[1] İbn Atıyye, I, 542; Reşîd Rızâ, IV, 138; Elmalılı, II, 1231; Heyet, Kur’an
Yolu, I, 534.
[1]
Buhârî, Tefsîr, Sûretü Âli İmran, 13.
[1]
Tevekkelnâ: Allah’a
tevekkül edip ona güvendik, ona bağlandık.
[1]
O iman güzel ahlakın en büyük
savunucusu iken bizim erdemlerden nemiz vardır? Rezilliklerden nemiz noksandır?
[1]
Mehmed Akif Ersoy, Safahat,
TDV Yay. Ankara 2010, 5. Kitap/Hatıralar, s. 275-276.
* Al-i İmran (3) sûresi.26. âyet.
[1]
Zemahşerî, Keşşâf, I, 182.
[1]
Zemahşerî, Keşşâf, I, 182.
[1]
Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb,
VIII, 6-7
[1]
İzzet ve zillet kavramları için
ayrıca bkz. Münâfikun 63/8.
[1]
Zemahşerî, I, 183; İbn Atıyye, I, 417; Heyet; Kur’an Yolu,
I, 387-389.
*
Necm (53) sûresi, 39. âyet. وَأَن لَّيْسَ
لِلْإِنسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى
Meâli: «İnsân için kendi sa'yinden (çalışmasından, emeğinden) başka bir şey
yoktur.»
[1]
Mehmed Akif Ersoy, Safahat,
TDV Yay. Ankara 2010, 5. Kitap/Hatıralar, s. 175-177.


























