İslam ancak "bir
lokma bir hırka" anlayışıyla yaşanabilir gibi yanlış bir inanış var.
"Müslüman yoksul olmalı, fazlasını istememeli, kanaat etmeli, hatta
gerektiğinde aç kalmalı ki daha takva sahibi olabilsin" diye düşünülür. Gerçekte kanaat, Allah'ın
bahşettiği ile yetinmek değil, geçinmektir. Daha fazlasını kazanma çabası
içinde olmak hata değildir. Bir İslam büyüğünün sözlerindeki gibi, dünya
elimizde olmalı ama gönlümüze girmemelidir. Çoğu zaman zenginlik değil
yoksulluk insana mutluluk getirir. Örneğin küçük bir ev, ama imanlı ve sevgi
dolu bir yaşam, koca bir konakta
yapayalnız yaşamaktan çok daha güzeldir. Refah ille de mutluluk getirecek
değildir ancak samimi iman sahipleri için büyük nimettir. Allah mümin için fakirlik de dilese zenginlik
de dilese hayır vardır. Mümin her durumda şükreder. Bütün güzellikler
Kur'an'ın, "... dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise
yalnızca onlarındır..." (Araf Suresi, 32) ayeti gereği, onları takdir
edebilen müminler içindir ve çok daha muhteşemleri ahirette yalnızca
müminlerindir. Mülkün gerçek sahibinin
Allah olduğunun ve Allah dilerse gideceğinin bilincinde olan mümin, sahip
olduklarından dolayı kibirlenmez, büyüklenmez ya da şımarmaz. Kaybedeceğinden
de endişe duymaz. Tümüne şükreder ve Rabb'inin yolunda kullanır. “Deniz gibi
mal kazan, ama sen onun üzerinde gemi ol.” der Mevlana Celaleddin Rumî.
Mümin yığıp biriktirerek mallarının esiri olmaz. Kur'an'daki Hz. Süleyman
kıssası, dünyevi servete, müminlerle gafletteki kişiler arasındaki farklı bakış
açısını gösterir. Hz. Süleyman, "Rabbim, beni bağışla ve benden sonra
hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız
armağan edensin." (Sad Suresi, 35) diyerek dua eder. Malları, Allah'ın
rızası için seven Peygamber, yine Allah yolunda kullanmak için kimseye nasip
olmayan büyük bir mülk istemektedir. O halde ayette de çok
açıktır ki mümin, Allah yolunda harcamak için dünya hayatında zenginlik ve mülk
isteyebilir. Ancak servetini Allah'a vakfeder, O'na hibe eder. Allah, mülkü bir nimet ve
imtihan olarak verir. Bu, müminin Allah aşkını ve korkusunu daha da artırır.
Çünkü bazı Kur'an ayetlerinde, mal sevgisinin insanı saptırabileceği buyrulur. "Gerçekten
insan, Rabbine karşı nankördür. Ve gerçekten, kendisi buna şahiddir. Muhakkak
o, mal sevgisinden dolayı çok katıdır." (Adiyat Suresi, 6-8) ayeti,
mal sevgisinin insanların kalbini katılaştırıp onları dinden
uzaklaştırabileceğine dikkat çeker. Servetinden şımaran,
kendisine benlik veren kişi kulluk şuurunu yitirir. Mal, mülk müminin şükrünü
ve ecrini artırırken, inkarcının azgınlığını ve azabını artırır. Çünkü gözü ve
gönlü yoksul ise malları ne denli artsa da kişi tatmin olmaz. Hep daha
fazlasına sahip olma hırsı içinde sınır tanımadan yaşar. Müminlerin servet sahibi
olmalarının bir hikmeti, insanların kalplerini İslam'a ısındırmadaki etkisidir.
İhtişamlı mülkler, güç ve iktidar, dinden uzak olan kimseleri etkiler, dine ve
dini yaşayan insanlara ilgi duyulmasını sağlar. Ayrıca İslam’ın izzetini
vurgular, gücünü gösterir. Kur'an'ın bu konuda verdiği örnek, Sebe Melikesi'nin
Hz. Süleyman'ın sarayının ihtişamından etkilenmesi ve hemen ardından İslam'ı
kabul etmesidir. Toplumda, Müslümanlar
garibandır, eziktir, yoksuldur; parası olsa bile zevksizdir, giyinmeyi,
eğlenmeyi bilmez, güzellikten, estetikten anlamaz gibi bir imaj var. Mümin her
şeyin en güzelini elde ederek, bu görüşü yıkar. Bu inkarcılar için büyük öfke
konusudur, müthiş azaptır. Çünkü müminlerin başarısı ve gücü onların çok ağırına
gider, canlarını acıtır. Eğer Müslüman servet
sahibi olursa zekat, infak, sadaka gibi ibadetleri yerine getirirken çok daha
fazla ihtiyaç sahibine, çok daha fazla verebilir. Mallardan eksiltme ile
imtihan olurken, zor zamanlarında da Allah'a tevekkül eder kararlılıkla
sabreder. Allah, "Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır
mıyız? (Sebe Suresi, 17) buyurur. Zenginlikle imtihan, yoksullukla
imtihandan daha zordur. Kur'an'daki, “Bir de
(savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde "Sizi
bindirecek bir şey bulamıyorum" dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp
hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de
(sorumluluk) yoktur. (Tevbe Suresi, 92) ayetindeki müminlerden olmak yerine,
Allah yolunda canı ve malıyla mücadele eden bir mümin olmak, İslam için çok
daha hayırlı olmaz mı?.. Alan el yerine veren el olmak çok daha iyi değil
midir?.. Allah'ın, Katından
bahşettiği zenginlik bazı kimseleri saptırır ve ortak koşmalarına sebep olur.
Mal mülkü yalnızca dünya hayatı için şiddetle arzulayan kişi, her ne kadar iman
sahibi olduğunu iddia etse de gerçekte imani zafiyet içindedir. Allah dünyada
istediklerini verebilir ancak onun ahiretteki durumu çok farklı olur.
(Doğrusunu Rabb'im bilir.) Müminler ise "Rabbimiz,
bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından
koru" (Bakara Suresi, 201) ayetindeki duayla Allah'tan servet ve
zenginlik isterler. Ancak müminlerin bu istekleri nefsani tutkularını tatmin
etme amacı taşımaz. Onlar serveti, Hz. Süleyman gibi Allah'a yakınlaşmak, dini
anlatmada güçlü ve etkileyici olabilmek için isterler. O halde duamız Allah
yolunda harcamak için kullanacağımız ve
şükretmemize vesile olacak bir zenginlik olmalı. "Rabb'imiz Sen,
servetlerin geçici sahipleri elleri boş olarak yokluğa döndükten sonra da
varlığı devam eden, servetlerin gerçek sahibisin. Canımız da, malımız da,
paramız da Senin. Sen dilediğini zengin kılansın. Rızkımızı genişletip-yay ve
Senin yolunda harcamayı nasip et."


























