İnsan kelimesinin ünsiyetle akrabalığı vardır. Ünsiyet, bir şeye yakınlık duymak, alışmak anlamına gelir. İnsan da bulunduğu yere ve ortama en çabuk ayak uyduran, an hızlı alışan varlıklardandır. Çünkü insanın yapısı etkilemeye ve etkilenmeye açıktır. İnsanın bu yapısı olmasaydı insan değişemez ve gelişemezdi. Kültürel ve ilmî yönden ilerleyemezdi.
İnsan ne melekler gibidir ne de şeytanlar
gibi. Melekler kötülük yapamazlar, isyan edemezler. Çünkü onlar bu şekilde
yaratılmamışlardır. Onların hırsları, tamahları, özentileri, nefsanî duyguları
yoktur. Şeytanlar ise iyilik yapamazlar. İnsanın kendisinden önce yaratılan cinlerden
ve meleklerden farklı olarak hem kendisini yükseltecek hem de alçaltacak
sıfatları vardır. O, hem meleklerin üzerine çıkabilecek hem de hayvanlardan
daha aşağı bir derekeye düşebilecek bir yapıya sahiptir.
İnsanı iyi olana teşvik eden ve onu hırslarının,
emellerinin, kötü duygularının esiri olmaktan kurtarmaya çalışan din, işte tam
da bu noktada hava gibi su gibi zaruri bir ihtiyaç haline gelir. Dinin amacı
insanı “iyi insan” yapmaktır. İyi insanların etkin olduğu,
çoğunlukta olduğu bir toplumdan da “iyi toplum” teşekkül eder.
Böyle bir çevrede yaşayan insan mutlu insan haline gelir.
Bu manada dinin dönüştüren bir yapısı vardır. İnsanlık
tarihi şahittir ki canavar ruhlu, zalim, şakî, günahkâr nice insan, Allah’ın
dini ile tanıştıktan sonra değişmiş, başkalaşmış, huzur bulmuş, huzur vermiş,
“insan gibi insan” oluvermiştir. İslam ile tanışan insan artık yeni bir
insandır. Hayatına yeni bir anlam gelmiş, hayatı yeniden renklenmiştir.
Kuran, İslam’ın insana kazandırdığı bu özelliğe
dikkatimizi çeker;
“(De ki: "Hayatımız) Allah'ın
rengi (ile renklenir!) Kim (hayata) Allah'tan daha güzel renk verebilir, eğer
gerçekten O'na kulluk ediyorsak?"
[Bakara,138]
Buna göre, kabul ettiğimiz dinin eseri, izi,
kokusu, rengi hem kendi hayatımızda hem aile hayatımızda, hem sosyal
hayatımızda belli olmalıdır. Düşünce
dünyamızda, iş dünyamızda, aile hayatımızda, komşuluk ve arkadaşlık
ilişkilerimizde, kendi evimizin düzeninde daima ve her zaman inanç
değerlerimizin izi, Hazreti Peygamberimizin kokusu, vahyin rengi kendisini
göstermelidir.
İnançlarımız, günlük hayatımız, sevinçlerimiz,
hüzünlerimiz, kıyafetlerimiz, tatillerimiz, selamlaşmalarımız,
alışverişlerimiz, ev eşyalarımız ve ev düzenimiz, ideallerimiz, hayallerimiz,
umutlarımız, emellerimiz, alışkanlıklarımız… hayatımızı kuşatan her ne varsa
her şeyde peygamber kokusu, vahyin izi, İslam’ın rengi ne kadar belli oluyor? O
kokuyu, o tadı, o rengi alamıyorsak eğer, soralım kendimize; Ben kime
benziyorum? Biz kime benziyoruz? İçinde yaşadığımız toplum kime benziyor?
Sosyal çevre, eğitim ortamı, televizyon
dizileri, internet arkadaşlıkları, gazete haberleri, televizyon reklamları,
teşvik edilen alışkanlıklar, özendirilen hayat tarzları, normal karşılanan
çarpık ve dinen mahzurlu yasak ilişkiler... bütün bunlar ile kuşatılmışken
dimağlarımız, kalplerimiz, tüm zamanlarımız, nefislerimiz ve nesillerimiz bizler
de tüm bunlara ayak uydurmuş, alışmış, insan olmanın bir gereği olarak ünsiyet
kazanmış bir halde bizi biz yapan değerlerden uzaklaşıyor muyuz?
Dönüşüyor muyuz, dönüştürüyor muyuz? Bir
tencere sütün içine bir kaşık yoğurt koyduğunuzda bir kaşık yoğurt süte
dönüşmez bilakis bir tencere süt yoğurt haline gelir. İnsanlar da iki türlüdür:
Süt gibi olanlar, yoğurt gibi olanlar.
Bazı imanı kuvvetli, karakteri sağlam, ahlaken yüce insanlar bir topluma
gider tüm toplumu kendine benzetir. Medine’ye peygamberimizden önce giden ve
bir çok kimsenin İslam’la şereflenmesine vesile olan Musab b. Umeyr gibi, Türkmen
illerini dönüştüren Hoca Ahmed Yesevi gibi, Anadolu’yu toptan değiştiren Hacı
Bektaş-ı Veli gibi… Bazı insanlar ise bir kişiyle arkadaşlık yapar, televizyon
müptelası olur, internete takılır, sosyal çevreye ayak uydurur, hevasının peşinden
koşturur, nihayet değişir, başkalaşır, kendinden uzaklaşır ve kaybolur gider.
Kuran, böyle bir tehlike karşısında inanç
değerlerinden uzaklaşmamak, yok olup gitmemek için bize şunu emreder:
“Sırf
Rabb'lerinin rızasını dileyerek sabah- akşam O'na yalvaranlarla birarada olmaya
kendini zorla. Dünya hayatının çekiciliğini isteyerek böyle kimseleri gözardı
etme. Adımızı anmayı kalbine unutturduğumuz ve ihtiraslarına tutsak olarak
kendini akıntıya kaptırmış kimselerin arzularına uyma.” [Kehf, 28]
Üzüm üzüme baka baka olgunlaşır demişler. Madem
insan çevresinden olumlu veya olumsuz etkileniyor, o halde bize düşen
kendimize, ailemize ve çoluk çocuğumuza iyi bir çevre oluşturmak, iyi komşular,
iyi arkadaşlar bulmaktır. Yoksa anne ile kızı arasında mesafe, nine ile torunu
arasında uçurum, nesiler arası çatışma olması kaçınılmaz olur ve olmuştur.
Merhum şair Necip Fazıl, İslam yurdu olan bu topraklardaki nesiller arası
değişimi 1947 yılında bakın nasıl özetlemiş:
…
Üç katlı ahşap evin her katı ayrı âlem,
Üst kat: Elinde tesbih, ağlıyor babaannem,
Orta kat: “Mavs” oynayan annem ve âşıkları,
Alt kat: Kız kardeşimin “Tamtam”da çığlıkları.
Bir kurtlu peynir gibi, ortasından kestiğim;
Buyrun ve maktaından seyredin, işte evim!
Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!
Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş.
…
Bizim toplumumuzda kendine yabancılaşma,
başkalaşma eğilimi şimdi başlamadı. Bu yüzyılın başından itibaren bu eğilim hep
vardı. Âlimlerimiz de ellerinden geldiğince bu batılılaşma / yabancılaşma
hareketinin önüne geçmeye çalışmışlar ve bu toplumu ayakta tutacak manevi
değerleri insanlara aşılamaya gayret etmişlerdir. Çünkü başta âlimlerimiz olmak üzere
hepimizin, yaşadığımız topluma kendi inanç değerlerimizi aşılamak diye bir
meselemiz vardır veya olmalıdır.
Bu mücadeleler bağlamında merhum İskilipli
Atıf Hocamıza ve onun “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli eserine
değinmemiz gerekir. 1924 yılında kaleme aldığı -yaklaşık on sayfalık- bu eseri
onun hayatına mal olmuştu. 1926’da soğuk bir şubat günü –kitabın yazıldığı dönemde şapka kanunu henüz
mevcut olmadığı halde- kanuna muhalefetten idam edildi. Yıllarca mezarının yeri
bile söylenmedi. Acaba bu eseri bu kadar önemli kılan neydi?
Bu yüzyılın başlarında bu topraklarda toplumsal
bir dönüşüm ve değişim yaşanmaktaydı. Bu değişimin temelinde, batılılar gibi
giyinerek, dinle diyanetle ilişiği keserek çağdaş, medeni, ileri bir toplum
olunacağı zannı vardı. Bunun için İslam medeniyetinin bayrağı indirildi ve batı
medeniyetinin bayrağı göndere çekildi. İşte merhum İskilipli Atıf Hoca kuru bir
taklide dayanan bu değişimin, batılı değerleri mutlak hakikat gören bu
dönüşümün doğru olmadığını kendi lisanıyla ve dini gerekçelerle söylemeye
çalışıyordu. Bunu izah ederken daha çok “kim bir topluma benzemeye özenirse
o da onlardandır” [Ebu Davud
4, 44] hadisini esas alıyordu.
Maalesef düğünlerde, derneklerde, yılbaşı eğlencelerinde,
çarşıda, pazarda gördüğümüz ve “müslüman ülke, müslüman insanlar” görüntüsü
vermeyen manzaralar bazen bizi ümitsizliğe sevk edebilir. Orada İslam’ın
rengini, peygamberin izini, Allah’ın boyasını bulamayabiliriz. Yine de bu
topluma İslam’ın mayasını çalan, iman tohumlarını gençlere aşılayan sahabe
yüzlü insanların var olduğunu bilmek hepimizi mutlu ediyor. Onları
görmek ve kim olduklarını bilmek istiyorsanız çevrenize bakmanız yeterlidir.


























