Yaşadığımız
dünya hayatının bir yolculuk olduğunu hep duyarız. Yunus Emre “Ruhlar
âleminden geldik pazara, bir kefen aldık döndük mezara” diyerek çok sade ve
öz bir şekilde bu yolculuğu dile getirmiş. Evet, gerçekten de hayat sadece bir
yolculuktan ibarettir. Bu yolculuğa başlamayı kendimiz tercih etmedik. Allah
bizim var olmamızı murâd etti. Ruhumuzu yarattı ve böylece bizim varlık âlemindeki
yolculuğumuz da başlamış oldu.
Her
yolculuğun kendine has sıkıntıları, meşakkatleri, özellikleri vardır. Aynı
kafilede seyahat eden insanların birbirlerine karşı hak ve hukukları olur.
Yolculuk esnasında farklı tavırlar sergileyen insanlar bulunabilir. Önden
gidenler, geride kalanlar, başkasının yükünü alanlar, başkasına yük olanlar, yolda
yatanlar, yolu satanlar, yoldan çıkanlar, yolu şaşıranlar olabilir. Tüm bunlara
rağmen onları uyarmak, onlara yardım etmek, onları yola davet etmek de
yoldakilerin sorumluluğundadır.
Dünya bir
yol, hayat bir yolculuk, tüm insanlık ise bu ebedi yolun yolcularıdır. Allah
Teâlâ insanları yol tehlikelerinden korumak ve onları bu tehlikelere karşı
uyarmak, önden yürüyüp ardından gelenleri sahil-i selamete ulaştırmak üzere Peygamberi
görevlendirilmiş ve onları kafilesinden sorumlu tutmuştur.
Peygamberler
ise (onlara salât ve selam olsun) insanlar adına ve onların hesabına vazife
yaparken çoğu kere hüsnü kabul görmemiş ve daima dışlanmışlardır.
Peygamberlerin (onlara salât ve selam olsun) hayatları, hak ile batılın, iyi
ile kötünün, doğru ile eğrinin mücadelesi ile doludur. Nitekim tarihten buyana
ahlaken bozulmuş, zenginlikleri ile şımarmış, adalet duygusu çökmüş, insani
değerleri kaybolmuş toplumlarda erdem ve fazileti diriltmeye çalışan herkes,
her hareket, her düşünce ve her inanç tehlike olarak görülmüş, düşman olarak
algılanmış ve yok edilmeye çalışılmıştır.
Tek
sermayesi güçleri olan zalimler, kendilerine boyun eğmeyen, kendileri gibi
düşünmeyen, kendileri gibi inanmayan herkesi, onlarla alay ederek, onlara
işkence ederek, onları siyasi, ekonomik, sosyal hayattan dışlayarak
bastırabileceklerini sanmışlardır. Bu onların ortak özelliğidir. Peygamberlere
de aynısını yaptılar. Neticede çoğu peygamber doğup büyüdüğü topraklarda
Allah’ın rızasına uygun yaşama imkânını bulamadığından göç etmek, evini
barkını, ahbap ve yaranını terk etmek zorunda kaldı. Hicret, işte bu kutsal
yolculuğun adıdır. Yolculuk içinde yolculuğun adıdır.
Hz.
İbrahim’in hicreti
Kur’an
bize Allah için yapılan bu hicretlerden bahseder, bize farklı örnekler verir.
Mesela Urfa’da Allah’ın birliğini insanlara duyurmuş, onları şirkten
uzaklaştırmaya çalışmış ve onlara tevhid inancını tebliğ etmiş olan Hazreti
İbrahim, olmadık işkencelere maruz kalmış. Neticede orada İslam’ı anlatma ve
onu yaşama imkânı kalmayınca ailesini de alarak önce Mısır’a, sonra oradan da
çıkarak Filistin bölgesine gelip yerleşmişti. Daha sonra ilahi bir emirle oğlu
İsmail’in annesi olan ikinci eşini alarak Mekke vadisine doğru yola çıkmıştı. Biz
Hazreti İbrahim’in bu ikinci eşinin adını bilmiyoruz. Fakat onun bu kutsal
yolcuğu, Hz. İbrahim’in eşi ve iki peygamberin annesi olan bu kadının adı oldu:
Hâcer. Yani hicret eden.
Ashab-ı
Kehf’in hicreti
Yine
Kur’an’ın sunduğu başka bir misal ise ashâb-ı kehf diye isimlendirilen mağara
arkadaşlarıdır. Sayılarını tam olarak bilmiyoruz. Belki önemli de değil. Fakat
bildiğimiz bir şey var ki bulundukları şehirlerde üst düzey yönetici konumunda
olan bu bir kaç kimse kendi toplumlarında her bakımdan rahat bir hayat yaşarken
Roma devletinin putperest inancını terk ederek Hz. İsa’nın tebliğ ettiği
Allah’ın birliğine dayanan tevhid inancını benimsemişlerdi.
Bunu
yaparken, biz kaç kişiyiz, koca Roma devletini değiştirmek bize mi kalmış,
elimizden ne gelir ki, bizim de çoluk çocuğumuz var, adam sende boş ver,
gibi mazeretlere de sığınmamışlardı. Saltanatlarını, maaşlarını, çoluk
çocuklarını, sosyal itibarlarını, rahatlarını ellerinin tersiyle itip, dünyanız
ve dünyalıklarınız alın sizin olsun dercesine dinleri uğruna o toplumu terk
edip gitmişlerdi. Allah Teâla Kehf suresinde bu birkaç kişiden bahsederek
onların bu vazgeçişlerini, dik duruşlarını, imanî gayretlerini şimdinin
gençlerine, varlık, makam, mevki, şan ve şöhret sahiplerine örnek gösteriyor.
Varaka’nın
uyarısı
Hazreti
peygamberimize ilk vahiy Hira mağarasında geldiğinde koşarak evine gitti ve
hemen yatağına uzandı. Çünkü korkmuştu, böyle bir şey beklemiyordu. Uyanınca
Hazreti Hatice validemiz onu teselli etti ve amcazadesi Varakaya gidip
konuşmayı önerdi. Varaka önceki kutsal kitapları okumuş, vahiyden,
peygamberlikten haberi olan biriydi.
Varaka Peygamberimizi bu yeni görevi konusunda bilgilendirdi, onu tebrik
etti, sonra da onu uyardı: “Allah’a yemin olsun ki sen bu ümmetin peygamberi
olacaksın. Sana gelen de, Musa’ya gelen o büyük melektir. Sana yalancı
diyecekler, eziyet edecekler, yurdundan çıkaracaklar, seninle harp edecekler.
Ben şayet o günlere yetişirsem, bütün gücümle sana yardım ederim ”
Varaka o
günleri göremedi ama dediği gibi de oldu. Alay, işkence, boykot hatta cinayete
varan baskılar, müslümanlar için Mekke’yi yaşanamaz kılınca onlarda öncekiler
gibi her şeylerini geride bırakarak gizli bir şekilde önce Habeşistan’a sonra
Medine’ye doğru yola koyuldular. Bu
kutsal yolculuk o kadar önemliydi ki Hazreti Ömer döneminde müslümanlar İslami
takvim başlangıcı olarak Hazreti peygamberimizin doğum tarihini veya ona
peygamberlik geliş tarihini değil hicreti esas aldılar. Hicri takvim işte bu
kutsal yolculuk ile başlamış oldu.
Hicret
nedir ne değildir?
Hicret
bir iman meselesidir. Hicret iman adına tavır koymak, hak ve hakikatin
ayrıştığı bir toplumda hak adına taraf olmaktır. Bu yüzden mümin olmanın en
büyük göstergesidir. Allah Teala; “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve
“Kuşkusuz ben müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir?”[Fussilet,33] buyurmaktadır. Bu ayette sessiz
kalmayarak iman adına sözü ve davranışıyla müslümanlardan yana tavır koymanın
imanın gereği olduğu vurgulanmaktadır. Bu yüzden Mekke’nin fethine kadar
müslümanlığı seçen herkes hicret etmekle mükellefti. Nitekim ayet-i kerimede bu
konuda kişinin mazur olmadığı şöyle vurgulanmaktadır: Kendilerine yazık eden
kimselere melekler, canlarını alırken: «Ne işde idiniz!» dediler. Bunlar: «Biz
yeryüzünde çaresizdik» diye cevap verdiler. Melekler de: «Allah'ın yeri geniş
değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» dediler. [Nisa,97]
Hicret
bir kaçış değildir. Her ne kadar hicret baskılar neticesinde ortaya
çıksa da, kaçalım, işkenceden kurtulalım, düşüncesiyle hicret yapılmaz,
yapılmamıştır. Madem burada dinimizi yaşayamıyoruz o halde dinimizi
yaşayabileceğimiz yerlere gidelim, niyetiyle hicret yapılır.
Tarihte bir
çok kavim göç etmiş, göç etmek zorunda kalmıştır. Bu göçlerden sonra da büyük
medeniyetler kurulmuştur. Fakat hicreti ekonomik, siyasi, coğrafi sebeplerle
yapılmış bu göçlerden ayıran şey onun Allah için, din için yapılmış olmasıdır,
yani niyettir.
Nitekim
Resûlullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Ameller niyetlere
göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah'a ve
Resülüne ise, onun hicreti Allah ve Resülünedir. Kimin hicreti de elde edeceği
bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret
ettiği şeyedir."[Buhâri,
Bed'ü'l-Vahy 1]
Hicret
terk ediş değildir. Şimdilik bir ayrılıştır. Tekrar dönmek üzere
gitmektir. Nitekim Musa aleyhisselam Mısırdan hicret etmiş ama tekrar ve daha
güçlü olarak Mısır’a geri dönmüştür. Hazreti Peygamberimiz Mekke’den hicret
etmiş fakat yine daha güçlü olarak geri dönmüştür. Çünkü hicret, bana burada
dinimi yaşatmadılar. Ne halleri varsa olsun, diyerek yapılmış bir yolculuk
değildir.
Hicret
zayıflık ve yenilgi değildir. Güçlenmek için mevzi almaktır. Sıkışılmış
dar alandan çıkmak kendine yeni alanlar açmaktır.
Müminlere
hayatı dar edenler onların hicret etmesine de engel olmaya çalıştılar. Musa
aleyhisselam bir gece yarısı israiloğulları ile Mısır’ı gizlice terk ederken
Firavun bunu haber almış ve onları engellemek için peşlerinden bir ordu ile
yola çıkmıştı. Müslümanlar Habeşistan’a hicret edince onları geri getirmek için
Mekkeliler Habeşistan’a elçi gönderdiler. Necaşi’nin şahsi dostu olan Amr İbn
Âs bunun için Habeşistan’a gidip kralın nezdinde girişimde bulundu ise de
başarılı olamadı. Yine Hz. Peygamberimiz dâhil müslümanların Medine’ye
hicretleri de bu sebepten dolayı hep gizlice gerçekleşti.
Peki, bunu
nasıl anlamalıyız? Neden kâfirler müslümanlar için; burada yaşamasınlar, nereye
giderlerse gitsinler, demediler de tam aksine onların bu mukaddes
yolculuklarına engel olmaya çalıştılar? Verilecek cevap şudur; onlar da gayet
iyi biliyorlardı ki kendilerinin hayat hakkı vermediği bu insanlar ve onların
inançları hicretle beraber başka yerlerde filizlenecek, büyüyecek ve tekrar
kendilerine daha büyük bir güçle geri dönecekti. Nitekim öyle oldu.
Günümüzde
hicret nasıl olmalı?
Peygamberimiz;
“Mekke fethinden sonra artık hicret
yok; fakat cihad ve niyet vardır”[Buhârî, Cihâd 1]buyurmaktadır. O halde hicretle ilgili bizim tavrımız ne olmalıdır,
sorusu akla gelebilir. Evet, Mekke fethedilmiş böylece hicretin gerekçesi
ortadan kalkmıştır. Fakat cihat sürmektedir. Biz müslümanlar öncelikle
bulunduğumuz ülkelerde, şehirlerde, bölgelerde İslami hayatın ikamesi için
çalışmaya devam edeceğiz. Yine de herhangi bir zaman ve mekânda dini yaşama
imkânımız kalmazsa inanç ve ibadetlerimizden vazgeçecek değiliz. Onları
yaşayabileceğimiz mekânlar aramamız ve oraya gitmemiz gerekir ki bu yine
Kur’an’ın (Nisa, 97) emridir.
Günahlardan
hicret
Bununla
beraber günümüz açısından hicret asıl anlamını şu ayette bulmaktadır; “Azaba
sebep olacak günahtan artık uzak ol!”[Müddessir,5]Ayette uyarıldığı şekliyle hayatının
yönünü günahlardan sevaplara, isyanlardan itaatlere, haramlardan helallere
çevirmek asıl yapılması gereken hicretimizdir. Nefsimizi internetin,
televizyonun, isyanın, iğvanın, ibadetlere karşı vurdumduymaz ve lakaytlığın
işgalinden, baskısından kurtarmak ve onu Allah’a itaatle özgür kılmak bizim
hicretimizdir.
Ma'kıl İbnu Yesar
anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Fitne
zamanında ibadet, tıpkı bana hicret gibidir."[Müslim, Fiten 130] Yine
peygamberimiz: "Gerçek mü'min, halkın, kendisinden malı ve canı
hususunda emîn olduğu kimsedir. Hakiki muhâcir de hata ve günahlardan
hicret (terk) eden kimsedir” buyurmaktadır. Ahir zamanda yapılması
gereken kısaca, ibadetlere devam ve ısrar etmek, günahlardan kaçınmak yani
hicret etmek olarak özetleyebiliriz.
Hicretin
mükâfatı
Allah için
yurtlarını terk eden, yollara düşenlerin dünyada alacakları mükâfat inançlarını
özgürce yaşayacakları memleketlerin sahipleri ve varisleri olmaktır. Yani
hicretin sonunda mutlaka fetih ve zafer vardır. Ahiretteki mükâfatları ise
Allah’ın lütfu keremine göre elbet hesapsız olacaktır. Buna imanımız tamdır.
Çünkü bunu Allah müjdelemektedir: “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda
hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer
bilirlerse ahiretin mükâfatı elbette daha büyüktür.” [Nahl-41]
Hak-batıl
mücadelesi hep süreceğine göre bizim yolculuğumuz da ebedi olacaktır. Allah
nefsimizi ve neslimizi hak yolda daim etsin. Yolun tehlikelerinden muhafaza
etsin. Bir ömür sürdürmeye niyet ettiğimiz Allah’ın azabından onun rızasına
giden yolda hicretimizi makbul etsin.


























