Adamak
insanlık tarihi kadar eski bir ibadettir. Kur’an, insanın dünya
hayatındaki ilk imtihanlarından en önemlisinin Âdem aleyhisselamın iki oğlunun
Allah’a adak sunmaları olduğunu haber verir. "Onlara, Âdem’in iki
oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de
birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti.” [Mâide - 27] O günden bu güne, hak batıl neredeyse
tüm inançlarda insanın kutsal kabul ettiği varlığa karşı sahip olduğu nimetlerden
bir kısmını sunması en önemli ibadet biçimi olagelmiştir.
İnsan
rabbine kurban adayabilir, sadaka adayabilir, oruç adayabilir, malını mülkünü
adayabilir. Bunlar tabii ki çok önemli ve ecri-sevabı yüksek ibadetlerdir.
Fakat insanın tüm ömrünü, varıyla yoğuyla, gecesi ve gündüzüyle hayatının her
anını ve tüm imkânlarını Allah’a adaması hepsinden daha fazla ve daha zirvede
kulluk namına büyük ve yüce bir gayedir. Nitekim Kur’an-ı kerim gerçek kulluk
namına hayatı bu amaç için tanzim etmeyi, o hayatı bu gaye ile yaşamayı bizlere
tavsiye etmektedir.
“De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi
âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
[En'am-162]
Kur’an,
bu adanmış hayatlara dair önümüze bir çok örnekler de sunar. Başta peygamberimizin
örnek hayatı olmak üzere tüm peygamberlerin hayatı bu manada Allah’a adanmış
hayatlardır. Fakat Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail’in bu konuda özellikli bir
yeri vardır. Hazreti İbrahim bu uğurda ateşe atılmış ve Allah için o da ateşe
girmekten geri durmamıştır. Daha sonra oğlu İsmail’in hayatı kendisinden
istendiğinde onu da Allah için feda edebilmiştir.
Ya
İsmail aleyhisselam! “(İsmail) Babasıyla
beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı
görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun
şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.” [Saffat-102] Bir baba
için oğlunun ayatını feda etmek zor şeydir. Ama Allah istedi diye kendi
hayatını feda etmek de az şey midir? Bu din bu gün hayatını Allah için
vakfedecek İbrahimlere ve İsmaillere ne kadar muhtaçtır!
Konu,
hayatını Allah için vakfetmek olunca burada Hazreti Meryem’i ve onun annesi
Hanne’yi anmamız gerekir. İmran’ın hanımı Hanne hamileydi. Bir gün rabbine el
açtı ve şöyle dua etti: "Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak
sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (duamı) hakkıyla işiten ve
(niyetimi) bilen sensin." [Ali
İmran-35]
Hanne
bir anne olarak verebileceği en değerli varlığını, kendi evladını tamamen
Allah’a vakfetmişti. Allah da o annenin duasını ve bu nadide hediyesini kabul
etti. Küçük Meryem uzun tartışmalardan sonra mabedin bir köşesinde yapılan
odasında kendisini Rabbine adadı ve ona ibadetle hayatını geçirmeye başladı.
Kader planında Hanne’nin yaptığı duanın tek meyvesi Meryem değildi. Meryem erişkin olunca ondan da babasız olarak
Hazreti İsa doğdu ve insanlara doğru yolu gösterdi. Böylece Hanne’nin adağının
en önemli meyvesi de ortaya çıkmış oldu.
Elbet erkeklerimizin Hazreti İbrahim’in ve
Hazreti İsmail’in hayatından alacağı dersler olduğu gibi kadınlarımızın da
Hazreti Hacer’in, Hazreti Hanne’nin ve Hazreti Meryem’in Allah için hayatlarını
vakfetmelerinden alacakları bir çok dersler vardır;
1.
Anneler dualarına önem vermeliler. Çünkü
samimi dualar mutlaka muhatap bulur. Evlat için yapılmış duaların meyveleri
bazen birkaç nesil sonra ortaya çıkabilir. Onları biz göremeyebiliriz.
2.
İsa gibi bir evlat dünyaya getirmek isteyen
anneler Meryem gibi bir hayat sürmeliler.
3.
Temiz nesiller yetiştirmek isteyen
eğitimciler, öğretmenler, toplumlar işe anneanneden başlamalı.
Kuran’ın
bize anlattığı benzer nice adanmış hayatlar vardır. Kuran tüm bu fedakârlıkları
bize tabii ki örnek olsunlar diye aktarmaktadır. İslam’ın ilk dönemlerinden
itibaren Kuranı rehber alarak hayatını Allah’a vakfetmiş nice kahramanlar
görürüz ki İslam çoğunlukla bunların omuzlarında yükselmiştir.
Örneğin
Suffe ashabı. Bunlar neredeyse tüm zamanlarını Hazreti Peygamberin çevresinde
geçirirler, mescidin arka kısmında ikamet ederler, ilimle meşgul olurlar, ayet
ve hadis ezberlerler ve hayatlarını peygamberimizin hayatlarına benzetmek onun
ahlakıyla ahlaklanmak için çaba sarf ederlerdi. Nihayet burada yetişen sahabeler
çeşitli meşguliyetleri sebebiyle her zaman Hazreti Peygamberimizin yanında
olamayan sahabelerden daha fazla İslami bilgi ve birikim sahibi oldular.
Fetihler dolayısıyla İslam coğrafyası genişleyince ashâb-ı suffa denen bu
sahabeler tüm İslam şehirlerine gönderildiler. Kimisi vali oldu, kimisi kadı,
kimisi İslam öğretmeni oldular. İslam medeniyeti onların sayesinde gelişti,
büyüdü ve tüm cihana yayıldı. Bu gün Rusya’dan Çin’e, Hindistan’dan Afrika’ya
kadar dünyanın her yanındaki sahabe kabirleri bu vakfedilmiş hayatların canlı
şahitleri olarak durmaktadırlar.
Anadolu’nun
da balkanların da Müslümanlaşmasını, hayatlarını İslam’ın gelişmesine,
müslümanların çoğalmasına adayan böyle sahabe ruhlu insanların gayretlerine
borçluyuz. Bu tür insanlara biz “vakıf insan” diyoruz. Vakıf, mülkiyeti Allah’a,
kullanımı topluma bırakılmış mal demektir. “Vakıf insan” diyoruz çünkü hayatını
İslami hizmetlere adamış bir çok insanın zamanı, bedeni, düşüncesi, projeleri,
hedefleri, gayreti adeta kendinin değil Allah namına ümmetindir. Onlar hizmet
peşinde koşarken çoğu kere kendilerine, ailelerine, dünyevi kazançlarına, çoluk
çocuklarına zaman ayıramazlar. Bunu yaparken de hiçbir nefsî, şahsî, dünyevî
karşılık istemezler. Hiç kimseden alkış,
tezahürat, aferim, takdir beklemezler. Dinin sahibi elbette Allah’tır ve onu da
sahibi koruyacaktır. Ancak unutmayalım ki geçmişte ve günümüzde dinin
gönüllerde yeşermesi, dini hayatın sosyal, ekonomik, kültürel alanlarda
yerleşmesi de bu vakıf insanların gayretleriyle mümkün olmaktadır.
Hazreti
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Ademoğlu öldüğü zaman, amel
defteri kapanır. Üç kimse bunun dışındadır. Devamlı sadaka (sadaka-i câriye)
meydana getirenler, topluma yararlı bir ilim (eser) bırakanlar ve kendisine
hayır dua eden hayırlı çocuk bırakanlar." [Müslim, Vasıyye, 14]
Bir
gün hayatımız sonlanacak ve dünyaya ve sahip olduğumuz tüm dünyalıklara elveda
edip gideceğiz. Eğer hayatımızın tamamında veya bir bölümünde bir adanmışlık
varsa ne mutlu bizlere ki öldükten sonra da kesilmeyecek, sanki hayattaymışız
gibi daima akacak bir hayır çeşmesinin sahibiyiz. Vefat ettiği halde geride bir
kurs, bir okul, bir hayır kurumu bırakan zenginler veya o kurumlarda
öğrencilerin yetişmesi için bilgisiyle eserleriyle hizmet eden hocalar için
şimdi yetiştirdikleri talebeler kendilerine binlerce hayır dualar
etmektedirler.
Bizler
bu gün işte o adanmış hayatların meyveleri değil miyiz?


























