Müslümanca Yaşamak İçin Müslümanca Kazanmak…

e-Posta Yazdır PDF

Neden sâlih ameller konusunda gevşek ve istikrarsız oluyoruz? Neden camilere, vaaz ve sohbetlere karşı ilgi ve heyecanımız az? Neden Allah’a, kitaba, peygambere ve ahirete dair sözleri, nasihatleri dinlemeye bu kadar tahammülsüzüz? Bir hoca konuşmaya başladığında neden gözümüz hep saattedir? Neden hep camilere girişte değil de çıkışta izdiham yaşanır?

        Bu ve benzer sorular, bugün Müslümanlığımızı çeken iplerin ne kadar inceldiğine, adeta pamuk ipliğine döndüğüne işaret ediyor. Bu sorulara verilecek tek bir cevap yok şüphesiz. Havasını soluduğumuz ortam, içinde yaşadığımız hayat Müslümanlığımızla o kadar ilintisiz ve hatta o kadar çelişik ki, bu sorulara cevap bulmak için neresini ele alsanız size bir yazı, belki bir kitap oluşturacak malzeme sunabilir.

            Meseleyi nazarî örgüye dolandırmak ve işin retoriğini yapmak niyetinde değilim. Doğrudan sadede gelmek ve görünen açık ve etkin sebebe-illete temas etmek istiyorum. Bu sadette kazanç-sâlih amel ilişkisi üzerinden tatmin edici cevap bulabileceğimizi düşünüyorum.

            [Araya girip bu satırları yazarken yaşadığım(ız) bir sıkıntıyı paylaşmak isterim. Yazınızda sık sık “Sâlih amel” terkibine atıf yapmak zorundaysanız, “Sâlih” kelimesini sadece özel isim olarak hatırlayan unutkan bir dilin azizliğine uğramak, döne döne ilk harfi küçültmek zorundasınız demektir. Özel isimlerini, inancının sıfatlaştırdığı isimlerden seçen bir milletin, sıfatları unutup/yitirip özel isimleriyle iktifa ettiği sığ zamanlarda yazı araçları bile sıfatları kabul etmez oluyor… İşin mütehassısı birileri şu ofis programlarına dilimizi hatırlatabilse ne güzel olur!]

            Malum Kuran-ı Kerim “tayyibattan/helal ve temiz olandan yiyin ve sâlih amel işleyin” (Müminun: 51) buyurur. Birçok âlim bu ayet-i kerimeden helal ve temiz kazanç ile sâlih amel arasında sebep-sonuç ilişkisi çıkartmaktadır. Sâlih amelin ancak helal ve temiz kazancın sonucu olabileceğini, dolayısıyla kazancı helal ve temiz olmayan kimsenin sâlih amele muvaffak olamayacağını ısrarla ifade ederler.

            Bu denge sadece sâlih amelle alakalı da değildir üstelik. Duaların kabulü de kazancın helal ve temiz olmasına bağlıdır. Meşhur bir hadis-i şerif açık ve dokunaklı bir tasvirle bunu aklımıza kazır:

            «Bir kimse uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza toprağa bulanmış bir hâlde ellerini semaya kaldırarak: Yâ Rabbî, yâ Rabbî! diye duâ eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır. Haramla beslenmiş birinin duası nasıl kabul edilir?!»(Müslim, Zekât, 19.)

            Helal ve temiz kazanç nedir? Nasıl elde edilir? Şartları nelerdir? Bunlar ve benzer sorular tabiatıyla sâlih amel derdinde olan müslümanın hayati sorularıdır. Fıkıh, muamelat bahsiyle bu sorulara biraz teknik de olsa detaylı ve sistemli cevabı bulabileceğimiz alanın adıdır. Ne var ki, dili ve problemi ele alış tarzı biraz teknik olduğu ve biraz da örnekleri bugüne tam tekabül etmediği için okuyucuyu kadim fıkıh kaynaklarına yönlendiremiyoruz. Mesela Mülteka tercümeleri var, oradan Kitabü’l-büyu’u (alış-verişler bahsi) okuyun, öğrenin demek mümkün olmuyor. Kadim fıkıh kaynaklarına, ihtisası olan âlimlerimiz, hocalarımız müracaat etsinler. Helal kazancın şartlarını, prensiplerini ilgili kaynaklardan beslenerek -dil ve üslup bakımından- günümüz şartlarında uygulanabilir maddeler halinde bize anlatsınlar.


            Çok şükür birçok hocamız bu hizmeti imkânların ve şartların el verdiği nisbette yapmaya çalışmış. Allah emeklerini zayi etmesin. Bu meyanda ticaret ilmihali ya da helaller ve haramlar gibi isimlerle neşredilen birçok kitap var. Detaylı ve kaynaklı bilgi isteyenler bu kitaplarda aradıklarını bulurlar.

            Burada temas etmek istediğim, helal ve temiz kazanca dair İmam Gazzali’nin getirdiği formülasyondur. Genel olarak İmam Gazzali’ye neden ayrıcalıklı bir ilgi duyulursa, “Gazzalî acaba bu konuda ne diyor?” sorusu da onun için ayrı bir önem taşır bizim için.

            Malum İmam Gazzali, hususi bağlamı ve ait olduğu alan her ne olursa olsun meseleleri en temelde nefis terbiyesi gündeminde ve Allah’a yakınlaşabileceğimiz ipuçlarını tespit hassaslığında ele alır. Gerek meselenin nasıl anlaşılacağı konusunda gerekse pratiğimize nasıl taşıyacağımız hususunda Gazzali’nin dilinde hep bu tecessüsü görürüz.

            İmam Gazzali fakih kimliğinin yanında sufi kimliğiyle de temayüz etmiş bir âlimdir. Bu temayüz ona kazandırdığı birçok meziyetin yanında özellikle soyut-teorik meseleleri somuta ve yaşanan hayata uyarlama konusunda apayrı bir maharet kazandırmıştır. Bu bakımdan o dinin her bir prensibini sadece inceleyip teorize etmekle kalmamış, ayrıca ruh dünyasında hazmedip günlük hayattaki açmazlara doğrudan temas edecek biçimde formüller de geliştirmiştir. İhya bilhassa pratik hayata kolayca taşınabilecek formülleriyle bizim için apayrı bir yere sahiptir. Bu durum, Müslümanlar neden yüzyıllar boyunca İhya okumuş, onu başucu kitabı saymıştır, sorusuna da bir nebze cevap teşkil ediyor olsa gerek.

            İmam Gazzali İhya’da helal ve temiz kazanç prensibini de işte böyle bir formülleştirmeye giderek pratiğimize taşıyor.

 

           İhya’dan anladığımız o ki, Müslümanın helal ve tayyib kazanç için özellikle şu dört şarta riayet etmesi gerekiyor: 1- Sıhhat 2- Adalet 3- İhsan 4- Dinde şefkat.

            Birinci şartı oluşturan sıhhat kazanç faaliyetlerinin haram-helal, sahih-fasid ölçülerine uygun olması demektir ve ağırlıklı olarak teknik anlamıyla fıkhî bir konudur. Diğerleri daha çok kişinin ahlaki ve vicdanî yapısıyla alakalıdır. Gerek teknik boyutuyla gerekse vicdan ve ahlak boyutuyla iş bu formülasyon kazancı helal ve temiz kılabileceğimiz kuşatıcı bir prensipler listesi sunuyor bize.

 

           1-) Ticaret sıhhatli/sahih olacak: Kazancın sahih olması Allah Resulü’nün helal kazanç için getirdiği fıkhî ölçülere bağlıdır.


            Kazanç temini için gerçekleştirilen her türlü ticaret ve ortaklık sözleşmelerinde özde Allah Resulü’nün beyanatına dayanan bir kısım şartlar vardır. Bunlar temelde iki hakkı gözetmek üzere tanzim edilmiştir. Birincisi Allah hakkıdır. İkincisi kul hakkıdır. Allah hakkının muhafazası için sözleşmeye konu olacak eşya veya emtianın helal kılınan şeylerden olması lazım. İçkinin ve bilumum haram işler için üretilmiş malların ticareti haramdır. Allah’ın, yenmesini, tüketilmesini haram kıldığı bir şeyin Müslümanlar tarafından üretimi de yapılamaz. Keza üretici ile tüketici arasındaki hizmetleri de üstlenilemez. Bu sadette Allah Resulü içki üreten, içki taşıyan, içki sektörünün herhangi bir biriminde yer alan müslümanın lanetlik olduğunu ifade etmiştir. Faiz de böyledir. Faiz alan, veren, aracılık eden, yazışmasını ya da şahitliğini yapan ve faizli muameleye kıyısından köşesinden adı geçen herkesin lanete muhatap olduğunu bildirmiştir.
Keza Allah Resulü şöyle buyurur: “Allah Yahudilere lanet etsin [Üç kere]. Allah onlara hayvanların iç yağlarını haram kıldı. Onlar da iç yağını tüketmediler ama alım-satımını yaptılar, parasını yediler. Şüphesiz Allah bir şeyin yenmesini haram kıldığında onun satış bedelini de haram kılmıştır.” (Buhari, Enbiya, 51.)

            Dinimiz bir kötülüğü yasakladığında o kötülüğün köklerini kazımayı da hedefler ve bunu Müslümanlara bir vazife olarak yükler. İslam “tavşana kaç, tazıya da tut” demez. Böyle bir anlayışı da doğru görmez. Kuran-ı Kerim, “iyilik ve takva üzerine yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın” (Maide: 2) buyurur. Ve kötülüğün sadece işlenmesinin önüne geçmez, üretim aşamasından lojistik aşamasına kadar bir şekilde tedavülüne imkân verecek yolları da tıkar.

 

           Keza iyilik ve kötülük İslam’da kolektiftir. İyilik sadece uygulayıcısının işi değildir, o bir toplum hareketidir. Bunun için İslam iyiliğin fertlerin dünyasına hapsolunmasına fırsat vermez. Seküler bir toplum yapısını asla hoş görmez. Dileyenin dilediğini yapabildiği, kanunlarını, kamusal normlarını beşerin özgürce düzenlediği bir toplumda İslam’ın haram ve helalleri fertlerin kişisel dünyalarında mahpus kalır. Toplumsal koşullarla yürek arasında, hayat pratikleriyle inanç arasında gerilim başlar ve sonunda toplumsal koşullar yüreklere, hayat pratikleri inanca galip gelir. Bu bakımdan seküler toplum düzeni her ne kadar ferd olarak dinin hayatını sürdürmesine karşı nötr dursa da beslediği dindışı toplumsal düzen ferdi hayatı da dizayn etmeye başlar. Bu inançla hayat arasındaki geçişken ilişkiden kaynaklanır. İnandığı gibi yaşayamayan insanlar, zamanla yaşadıkları gibi inanmaya itilirler.

            Fıkıh, kazanç faaliyetleri sadedinde yapılan sözleşmelerde taraflar arasında fırsatçılığa meydan verecek ve zamanla tarafları birbirlerine düşürecek boşluklara, belirsizliklere karşı tedbirler almıştır. Bunlar fıkıh kitaplarının muamelat bölümünde akit şartları nevinden genişçe anlatılır. Genel olarak akitlerin, yani sözleşmelerin veya ticari muamelelerin tarafların birini diğerine ezdirecek şartlardan uzak olmasını şart koşar. Mesela bir ev satıyorsunuz, akde bir şart ekliyorsunuz. Bu şart size bir yarar sağlıyor. Bu alışverişi geçersiz sayıyor fıkıh. Mesela evimi satıyorum ama sözgelimi üç ay veya altı ay içinde ikamet etmem şartıyla. Bunu şart olarak ileri sürmeyi meşru saymıyor fıkhımız. Nitekim alışverişin mantığına ve amacına da aykırı bir şarttır bu. Ödediği bedele karşılık müşterinin, elde ettiği mülkten faydalanamaması, kendi mülkünde bir başkasının -muvakkat da olsa- hak iddia etmesi gibi tezat bir durumdur.

            Sözleşmenin sağlam ve açık ifadelere dayanması gerekir.  Yarın bir gün taraflar arasında anlaşmazlığa meydan vermemek için gözetilmesi gereken şartlardır bunlar. Fıkıh kitaplarında akitler için belli ifade kalıplarının vazedildiği, geçmiş zaman kipinin kullanılması gerektiği bunun için ifade edilmiştir. Bunu insanlar garipsiyorlar ama akdin net ve sağlam olması için gereklidir.

            Bunun gibi haksız kazanç, havadan para kazanmak, piyasada tekel oluşturmak gibi avantacılara da meydan vermemek için bu şartlara riayet gereklidir. Mesela miktarı, mahiyeti, türü ve vasıfları belli olmayan malın alım-satımını da geçerli saymamıştır fıkıh. Böyle bir alım-satım taraflardan birinin hayal kırıklığına yol açabilir. Keza arada bir kırgınlığa ve anlaşmazlığa meydan verebilir. Yarın mal eline ulaştığında seni bir sürpriz bekliyordur. Bu kumar gibi bir şeydir.
Keza teslimi sözkonusu olmayan ya da çok güç olan şeylerin de alım-satımı yasaklanmıştır.Havadaki kuşun, sudaki balığın alım-satımı böyledir. Burada havadan para kazanmak ve tarafların umduğunu bulamaması ve anlaşmazlığa düşmesi gibi sakıncalar sözkonusudur.

            Keza garar, yani alış-veriş vb. akitlerin riskli bir mahiyet arz etmesi de sakıncalı görülmüştür. Henüz olgunlaşmamış ya da çiçeğindeki meyvenin satışı böyledir. Bunların olgunlaşıp olgunlaşmayacağı belli değildir. Belki afet olacak, belki de meyveler büyümeyecek.

            Yine Allah Resulü kişinin elinde olmayan malı satmasını da yasaklamıştır.Teslim almadığın malı bir başkasına satamazsın. Satarsan karşı tarafa mahcup olabilir, sözünü tutamayabilirsin. Teslim almadığın mal eline ulaşmayabilir ya da ulaştığında umduğun ve müşterine anlattığın gibi çıkmayabilir. Bu durumda sadece sen değil, müşterin de mağdur olur ki bu zararın zincire bağlanması demektir. İslam bunu zincire bağlanmadan kesmek ister. Bunun için henüz elinize geçmemiş malı satamazsınız.Şu da var ki, günümüzde gerek iletişim araçlarının gerekse üretim teknolojilerinin gelişmesi hasebiyle bazı riskler, yanlış anlamalar ve haliyle niza sebebi olabilecek arızalar eskiye göre azalmış olabilir. Bu bakımdan işbu prensibin uygulanmasında günümüz şartları da değerlendirilmelidir. Konuya has yeni fıkıh araştırmalarında bu sadetteki bazı gelişmeler, ilgili prensibin uygulama alanı ve sınırları konusunda bize farklı ufuklar açmaktadır. Muhyiddin Ali el-Karadâğî’nin bey’ul-madum/olmayan malın satımı konusundaki araştırması buna bir misal sayılabilir.

            Keza alışverişlerde muhayyerlik, vazgeçme hakları vardır. Müşteri satın aldığı bir malı eğer baştan belirtmişse üç gün içinde iade edebilir. Satıcı geri almak zorundadır böyle bir şart baştan gündeme getirilmiş ve akde geçmiş ise. Görmediği ama vasıflarını ve türünü anlatım üzerinden öğrendiği bir malı da gördükten sonra iade hakkı vardır. Keza malda bir kusur gördüğünde bunu da iade hakkı vardır.

            Keza yalan söyleyerek, malın ayıp ve kusurunu gizleyerek, malı olduğundan üstün göstererek yapılan satımlar da haramdır. Bugün reklam sektörü büyük oranda yalan üzerine kuruludur. Yer yer tanıtım-reklam broşürlerinde de böyle bir aldatmaca var. Broşürde son derece kaliteli veya büyük görünen ürün gerçekte ne o kadar göz alıcı, ne o kadar kaliteli ne de o kadar büyüktür. Çok basit bir misal, lokanta, pide ve kebapçıların el broşürlerinde sıkça karşılaşılan bir durumdur bu.

            Keza din istismarı da haramdır. Din istismarı sadece siyasette olmuyor. Çıkar beklentisi güdülen her alanda oluyor. Bunların başında da ticaret geliyor. Birçok satıcı dindar bir müşterisi geldiğinde bir anda ağzı zikrullahla doluyor. Peyniri keserken bismillah diyor, meyveyi tartıya yerleştirirken elhamdülillah diyor. Müşterilerle onların duygu ve düşüncelerine göre iyi ilişkiler kurma politikası gereği dindarla dindarlık, sekülerle sekülercilik oynuyor adeta. Bunlar haramdır. Tüccar velilerden Yunus b. Ubeyd’in yanında çalışan bir genç, kumaşı müşteriye açarken “Allah’ım bize cennet nasip et” demiş. Yunus b. Ubeyd, dindar şahsiyet iması üzerinden malın kalitesine dair güven tedaisi yapacağından korkarak işçisine malı yerine geri koy, demiş ve malı satmamıştır.( İhya, 2, 75) Ticarette din istismarına çok hassas bir örnek…

            Pazarlamacılar genelde yalan karıştırıyorlar işin içine. Ürünün eksiğini, zayıf noktalarını, daha önce şikâyet konusu olan hususları bile bile gizliyorlar. Bir adet daha fazla satmak ve daha fazla prim almak için bunu yapıyorlar.

            Ticarette yalanın en çok karıştığı yerlerden biri de malın sermayesine, maliyetine dair yapılan açıklamalardır. Vallahi bu mal bana şu kadara maloldu, bana gelişi şu kadar vs. sözlerle müşteriyi ikna etme çabaları yalana karşı bizi zayıf düşürüyor.

            2-) Ticaret adil olacak:Muhtevasında haksızlık bulunmayacak. Karaborsacılık, haksız rekabet bunun en açık örnekleridir. Darda kalan adamın malını yok pahasına satın almak da böyledir. Bu hususa dikkatimizi çekmeyen yaygın bir adaletsizlik olarak şu örneği verebiliriz: Fıkıhtasatıcı malı teslimle, alıcı da bedeli teslimle mükelleftir. Satıcı malın teslimi için gerekli masrafları üstlenir, alıcı da bedeli teslimle ilgili masrafları üstlenir. Aksine bir anlaşma olmadıkça bu böyledir. Müşteri çek verdiğinde provizyon masrafını hesaba katmalıdır. Değilse kul hakkına girer. Provizyon masrafı bedelin tesliminden kaynaklanan bir masraftır ve bu masraf müşteriye aittir, satıcıya değil. Bu noktada şöyle bir fıkhî mülahaza yapılabilir: Artık bu durum örf halini almıştır. Mecelle kaidesi gereği örfte yeri olan, açıktan şart koşulmuş, üzerinde anlaşılmış gibi kabul edilir. Dolayısıyla satıcı çeki kabul ettiğinde provizyon masrafını da kabullenmiş demektir. Bu mülahaza yerinde olmakla beraber şurası unutulmamalıdır: Uzun ve katı pazarlık neticesinde düşük bedelli bir satıştan sonra satıcının eline çek tutuşturulabiliyor. Piyasa şartları ve haksız rekabet ortamında müşteriyi kaçırmamak adına satıcı bunu kerhen kabul ediyor, ama gönlü razı olmuyor. Alan-veren razı olmadığında da kazanç bulanıklaşır, tayyib olmaz. Kadim âlimlerimiz alacağın tahsili için alacaklının değil, borçlunun ayağa gitmesini gerekli görmüşlerdir. Alacağın tahsilinde külfet alacaklıya değil, borçluya aittir. Çünkü borç alacaklıya değil, borçluya tanınmış bir kolaylıktır, faydası alacaklıdan çok borçluya dönüktür. Külfet nimetlenenin omuzlarınadır.

            Günümüzde alacaklısını ayağına çağıran borçlular meseleye sadece ekonomik bir mesele olarak değil, bir de iyiliğe şükran gözüyle ahlaki boyutundan yaklaşmalılar.

 

           3-) Ticarette ihsan olacak:İhsan, en genel anlamıyla iyilik demektir. Ticaretimize iyilik duygusunun hâkim olması gerekir. Müslüman ticaretinde cömert olacak, hasis olmayacak. Müslüman ticaretinde katı ve ısrarcı olmayan, gereksiz detaylarla muhatabını bunaltmayan, hakkını ararken ya da bir kazanç planlarken müsamahalı ve paylaşmacı olandır. Meşru olsa bile fazla kar payı uygulamayacak. Alacaklısına ya da borçlusuna karşı iyilik düşünecek. Vadesi dolmadan borcunu ödemeyi düşünebilecek, vadesi geldiği halde ödenmemiş alacağı için de ek süre tanıyacak. Buhari ve Müslim’de bir hadis-i şerif var Huzeyfe (radıyallahü anh) kanalıyla gelen: “Melekler önceki ümmetlerden bir adamın ruhunu kabzetmeye gelirler. Adama sorarlar: hiç hayır işledin mi bugüne kadar? Adam: işlediğim bir hayır bilmiyorum der. Melekler iyi bak, bir düşün derler. Adam düşünür ve der ki, bildiğim bir hayrım varsa o da ticarette müsamahakâr olmamdır. Muhatabımın durumu müsait değilse alacaktan vazgeçerdim. Durumu müsait olanı da daraltmaz, rahatlatırdım. Ve Allah onu bu sebeple cennete koydu.” (Buhari, Enbiya, 51)

            “İnsanların en hayırlısı kazası/ödemesi en güzel olanıdır…” (Buhari, Vekalet, 6)

            4-) Dinde şefkat olacak: Harıl harıl dünya için çalışmayacak Müslüman, ahretini de düşünecek. Alacak-verecek hesabı yanında sevap-günah hesabı da yapacak. En az iyi bir ev, iyi bir araba umudu kadar cennet umudu da taşıyacak. İflas korkusu kadar cehennem korkusu da duyacak. Kendisini mesai disiplinine kaptırıp nafilelerini unutmayacak. Çalışmasına ara verecek, abdest alıp namaz kılacak, Kuran-ı kerim okuyacak, zikredecek, tefekkür ve muhasebede bulunacak. Akşama kadar rakamların zihin ve ruh dünyasını karartmasına fırsat vermeyecek, zikrullahla, ölüm muhasebesiyle ruhuna mavera ufukları açacak, kendine gelecek. Kulluğunu düşünecek, dünyalık adına ahretliğini ezdirmeyecek…

            Müslümanca kazanmanın neliği ve nasıllığı konusunda işbu 4 madde somut bir adım kabul edilebilir…