BİR GENÇLİK YAZISI: FÜTÜVVET…

e-Posta Yazdır PDF

Kelimelerin manalara denk düştüğü, sözün anlama
ihanet etmediği zamanlardı… Dil varlığa, rumuzlar
hakikate vefalıydı henüz… Birine “adam” dendiyse eğer,
şüphe götürmeyen bir hakikat o kimsenin adamlık vasfını
taşıdığıydı bütün hücrelerine kadar… Bir yüze yerleşen
tebessüm yalın dostluk ve samimiyetin simgesiydi…
Art niyet yoktu, yapmacıklık yoktu… Eğilip bükülmeden
ve eğip bükmeden konuşulurdu… Çünkü kamus namustu,
kelimeyle oynayan iffetle oynamış demekti… Genç demenin
de işte o zamanlar bir manası vardı. Kâh civan dedikleri,
kâh yiğit, kâh mert dedikleri, kâh kalender adam…
Ağızdan çıkan ses dizeleri farklı olsa da; dedikleri
hep sadakat, hep feragat, hep şahsiyetlilik hissi
verirdi insana… Ve gençliğin ayrı düşünülemediği bir
manası vardı özde… Ömrün başlarında “muhataralı” bir
döneme işaret etmiyordu üstelik bugünkü gibi; daha
özelde, yaş farkı olmadan üstün bir karaktere işaret
ediyordu, adına diğerkâmlık denen, mertlik denen,kalenderlik
yahut gönül zenginliği denen…

 

 

 








İslam ahlak geleneğinde işbu gence “Fetâ” dendi… Gerçek
gençlik de o gün bugün “fütüvvet” diye anılır oldu… Şimdi
bir kavram olarak fütüvvetin hüviyetine ilişkin soruyla
kelimenin köklerini keşfe dönük küçük bir seyahatin sırası...
Kavramların etimolojik serüvenini incelemek zevkli bir iştir
şüphesiz… Yeni yeni semantik ilişki algıları... İlginç bağlar
üzerinden tasavvur semasında keşfedilen yeni burçlar…
Tıpkı keşif dolu bir feza yolculuğu gibi… Yalnız epey evhamcı
tarafı da vardır bu işin… Kelimeler ve kültürler arası
“mevhum bağlar” tesis eder, kültür arkeolojisine soyunur
bu işe kendini kaptıran… “Tesadüfün sınırları yok ne de
olsa!”diyor kulağıma “mantığa sadakat” diye fısıldayan bir
ses… Bunlar, kavramlaşmış fetâ ile Kur’ân’daki fetâ
ve türevleri arasında biraz sonra arz edeceğim bağlantıya
mesafeli bakanlar için cümlelerimin yargısal bir değer taşımadığı
konusunda "ön bilgi" olsun…

 

 










Fütüvveti araştırırken tarihe uzanmış müselsel bir hikâyeyle
karşılaşıyorsunuz… Sağır şehrin ortasında ateşle sınanan bir
kutlu peygamberle başlayan… Ve üç yüz küsur yıl sürecek gurbete
doğru bir seher vakti kentlerini gizlice terk eden kehf
arkadaşlarının tüyler ürperten kıssasıyla devam eden yüzyılların
feragat hikayesi… Meraklıklarına hikâyenin ayrıntıları için
"menakıp kitapları"nı işaretlerken biz istikametimizi kavramın
ıstılahî yönüne çevirelim. Kaynaklara dönük yalın bir sorgulama
fütüvvetin ilk olarak sûfîlerin dilinde doğduğuna dikkatlerimizi
çekiyor. Erken dönem tasavvuf kitaplarında fütüvvet başlığıyla
açılan bir bab olduğunu görüyoruz önce… İlk sûfîlerden itibaren
tasavvuf geleneğinde fütüvvetin muhtevasına ve sûfî semantiğindeki
inceliklerine dair verilen malumatın her biri insanın içine mavera
özlemi aşılayan birer tılsım gibi…

 













Mesela Kuşeyrî’nin er-Risâle’sini okuyanlar “Bâbü’l-fütüvvet”
başlığını okumadan geçmesinler… Çünkü kavramın kültürel/tarihî
kökenine duyduğumuz merak, kelimenin Kur’ân’la alakasının kurulduğu
bu babın ilk cümleleriyle bir nebze cevap buluyor. Bu cümlelerden
anlaşıldığı kadarıylaSûfiyye, fütüvvetin kavramlaştırılmasının
Kur’ân’dan ayrı düşünülemeyeceğini anlatmak istiyor. Böylece ilk
fetâların Kur’ân kahramanlarından başkaları olmadığını da anlamış
oluyoruz… Bu İslam kültürüne özgünlük kazandıran takdire şayan bir
duyarlılıktır ve yakıştırma bir aidiyet arayışı yerine İslam tasavvufunun
mistisizmden ayrı özgün bir çizgi olduğuna dikkatleri çekmelidir…
Binaenaleyh fütüvvetin köken itibarıyla kadim İran ya da Şaman
kültürleriyle irtibatlandırılmaması gerektiği baştan bellenmelidir.
Şu halde henüz yolun başındayken okuyucuyu tembihleyelim; burada ilgimiz
sosyokültürel bir kurum olarak fütüvvet tecrübesine değil, bir kavram ve
kâmil insan karakteri olarak tasavvuf kültürümüzdeki muhtevasınadır…
Tekrar  kelimenin Kur’ân’daki kullanımına dönüyoruz. İlkin Ashab-ı
Kehf’ten söz açan bir ayette karşılaşıyoruz bu kelimeyle, ya da bir
türeviyle; “Onlar rablerine iman etmiş gençler/fityândı” deniyor
burada. Fityân fetânın çoğulu oluyor ve gençler, civanmerdler anlamına
geliyor… Sonra putları kıran bir genç peygamberden söz ediyor
Kur’ân yüceltici bir üslupla… “Putları paramparça etti; ancak ondan
bilsinler diye, içlerinden en büyüğünü bıraktı, baltayı da boynuna astı.
 

 














[Putların başına toplanan saray erkânı dehşetle sormaya başladılar.]
- Kim yaptı tanrılarımıza bunu? Kimse o, muhakkak zalimlerdendir…
- Bir fetâ/genç işittik; putları diline dolamış, adına İbrahim
derler.”
Ashab-ı Kehf ve İbrahim peygamberin şahıslarında timsalleştirilen
fütüvvet şahsiyeti öz anlamını bu kimselerin şahsiyet detaylarında
bulmalıdır, diyerek kavramın muhtevasını keşfetmek için tasavvuf
terminolojisine dönüyoruz… Muhtelif sûfîler tarafından fütüvvete
getirilen tanımlar erdemliliğin çeşitli boyutlarına dikkatleri çekiyor
olsa da temelde fütüvvetin muhtevasını şu noktalar oluşturuyor:
Fedakârlık, feragat, başkalarının faydalarını kendi faydana öncelemek,
karşılıksız iyilik yapmak, iyilik yaptığın kimseden iyilik
beklememek, kendini başkalarının iyiliğine adamak, yaptığın iyiliği
kendinden bilmemek, iyilik yapmaktan hiçbir zaman yüksünmemek, bir
iyilik talebine muhatap olduğunda onu ertelememek, özür beyan etmemek,
kendine yapılan iyilikleri hatırlamak, kötülükleri ise unutmak,
insanları zengin-fakir, seçkin-sıradan diye ayırmadan her biriyle
eşit yakınlık kurabilmek, şahsî çıkarları uğruna insanlarla arasını
açmamak, kendini başkasından üstün görmemek, vefakarlık…

 

 











Ve nihayet
büyük sûfî Sehl b. Abdillah’ın “Allah Resulü Muhammed Mustafa’nın
(sallallahü aleyhi ve sellem) ahlakını/sünnetini özümsemek”
şeklindeki tarifi diğer bütün nazarî tarifleri bütüncül ve somut
bir örneğe adresliyor… Sonuçta fütüvvet İslamî bir kavramdır ve
elbet anlamını İslam peygamberinin örnek şahsiyetinde bulması
gerekecektir… Son olarak sûfîlik tarihinden yaşanmış bir fütüvvet
misali, kavramın erdem sınırları konusunda küçümseyiciliğe mahal
olmadığını gösteriyor… Kuşeyrî’nin rivayetine göre Allah
dostlarından biri bir kadınla evleniyor. Zifafa girmeden kadın bir
tür cilt hastalığına yakalanıyor. Kadının farkına varmadığı bir anda bunu
anlayan Allah dostu o andan itibaren gözünden şikâyetçi olduğunu ve hiçbir
şeyi göremediğini söylemeye başlıyor. Eşi bu haliyle tam yirmi yıl
yaşıyor ve bu uzun süre Allah dostunun adeta körebe oyunuyla geçiyor.
Kadın vefat ettiği gün gözlerini açan Allah dostu, neden bunca yıl kör
gibi davrandığını soranlara, eşimin eziklik hissetmesini istemedim,
cevabını veriyor…

Yorumlar

Please login to post comments or replies.