Bazı Hadis Kavramları ve Hadislere Yaklaşımda Güncel Problemler

e-Posta Yazdır PDF

İslamî ilimlerin oluşum ve gelişimi
gözden geçirildiğinde, Hz. Peygamber
Efendimiz’in sünnetiyle ilgili
çalışmaların başlıca iki alanda temerküz
ettiğini söylemek mümkündür.
Bunlar sünneti tespit ve muhafaza çalışmaları
ile mevcut sünnet birikimini
anlama, yorumlama ve hayatın muhtelif
alanlarına tatbik çalışmalarıdır.
Sünneti tespit ve muhafaza çalışmaları,
muhaddislerin öncülüğünde
İslam’ın ilk yıllarından itibaren yürütülmüş,
kendi içinde sistemli biçimde
muhtelif dallara ayrılarak geniş bir
alana yayılmıştır. Sünnetin tespiti açısından
bakıldığında, bu alanda yapılan
çalışmalar her ne kadar ilk
yüzyıllarda tamamlanmış olsa bile,
sonraki yüzyıllarda doğan ihtiyaçlara
paralel olarak, özel alanlara (tahricü’lhadis
alanı gibi) kaymak suretiyle olsa
da, günümüze kadar varlığını korumuştur.
İkinci alanda icra edilen çalışmalar,
kendi içinde tutarlı ve sağlam bir
anlam projesi üzerinden Tefsir, Fıkıh,
Kelam ve Tasavvuf gibi hemen bütün
İslamî ilimleri kapsamaktadır. Mevcut
hadis birikimi, ayetleri tefsir eden müfessir
için ne ifade ediyorsa, bir fakîh,
bir mütekellim ve bir sûfî için de aynı
değeri ifade etmiş, anılan ilimlerin sistem
ve teferruatının oluşumunda hadisler
daima etkin bir mevkie sahip
olmuştur.
Hadisleri tespit ve muhafaza çalışmaları
ilk yıllarda yoğun olarak hadisleri
zapt (zapt-ı sadr ve zapt-ı kitap)
faaliyeti olarak tezahür etse de, sonraki
dönemlerde hadislerin belli kıstaslara
göre tasnifi de ilgili çalışmalar
içinde önemli bir yer işgal etmiştir.
Özellikle hicrî üçüncü (ve kısmen dördüncü)
yüzyılda bu nevi tasnif çalışmalarında
bir artış görülmüştür.
Bu dönemde hadisler, sübût
mertebesine göre Sahih, Hasen ve Zayıf olmak üzere başlıca üç kısma ayrılmıştır. Nitekim
dönemin bazı hadis imamları sadece sahih
hadislerden oluşan kitaplar telif etmişlerdir. Sahihi
Buharî ve Sahih-i Müslim bunlar arasından ilk akla
gelen örneklerdir. Yine bu dönemde sahih, hasen
ve zayıf hadislerin hepsini içeren ve daha çok fıkhın
temelini oluşturan hadisleri toplama gayesiyle
kaleme alınan “Sünen” tarzı kitaplar telif edilmiştir.
Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesâî’nin sünenleri bunların
ilk akla gelen örnekleri sayılabilir.
Aynı dönemde özellikle usul ve kelam tartışmaları
bağlamında hadislerin Mütevatir ve Âhâd
olmak üzere ikili bir taksime tabi tutulduğuna şahit
olunmaktadır.

Bu yazıda hadis tarihinde geliştirilen bu tasniflerden,
belirtilen bu iki tasnif ele alınacaktır. Bu
meyanda önce Mütevatir ve Âhâd, sonra Sahih,
Hasen ve Zayıf hadisler ana hatlarıyla ele alınacaktır.
Yine bu yazıda söz konusu hadislerin gerek
tariflerine gerekse hükümlerine ağırlıklı olarak muhaddislerin
perspektifi esas alınarak temas edilecektir.[
1]
Hadislerin Mütevatir ve Âhâd diye ikiye taksimi
temelde rivayetlerin tarik/varyant adedi ile alakalıdır.
Sahih, Hasen ve Zayıf diye üçe taksimi ise
hadislerin metin ve senet durumuna bağlı olarak
güvenilirliğiyle alakalı bir taksimdir. Bu bakımdan
söz konusu iki taksim aslında birbirinden ayrı ve bağımsız taksimlerdir. Bu taksimlerde zikredilen kısımlar
da aynı maksime/küllîye ait kısımlar değildir.
Ancak konuya başka açıdan bakarak bu taksimleri
birbirlerine eklemek de mümkündür. Şöyle
ki, önce hadisleri tarîk adedine göre Mütevatir ve
Âhâd diye ikiye taksim edip daha sonra Âhâd hadisleri
de metin ve sened durumuna bakarak Sahih,
Hasen ve Zayıf diye üçe taksim etmek mümkündür.
Bu son taksim şeklini esas alarak konuya ilgili
hadis kavramlarının tarifleriyle girelim.
Mütevatir Hadis: Sözlükte bu kelime, peş
peşe gelmek, ard arda olmak anlamına gelen “tevatür”
kelimesinden türemiş bir sıfat ismidir. Kelime “arka arkaya gelen” anlamında kullanılır.[2] Araplar
yağmur sağanağını ifade için “tevâtera’l-mataru”
ifadesini kullanırlar.
Bir terim olarak mütevâtir kelimesi, örfen,
yalan üzerinde söz birliği etmiş olmalarına ihtimal
verilemeyecek sayı ve keyfiyeti haiz kimselerin/topluluğun
rivayet ettiği haber manasındadır. Biraz
daha tafsilata inecek olursak şöyle diyebiliriz. Mütevâtir
haber, kaynağından itibaren her tabakasında
kalabalık gruplar tarafından rivayet edilen ve
rivayet edenlerin söz konusu haberi uydurduklarına
âdeten/normal şartlarda imkan verilemeyen haberlerdir.
Burada şunu da ifade edelim ki, bir haberin
mütevatir olabilmesi onun muhtevasıyla da alakalı bir husustur. Haberin muhtevası hissî/duyusal olmalı,
bir iş ya da oluş bildirmelidir.[3]Bu bakımdan
Allah’ın varlığı, birliği, kemal sıfatları, âlemin sonradanlığı
gibi insan his ve müşahedelerinin ötesinde
olan aklî önermelerde tevatürden
bahsedilemez. Nitekim Kelam kitaplarımızın bu konulara
hasredilen ilk bahislerinde hadislerle ihticac
edilemeyip yoğun aklî istidlallere yer verilmesi de
bununla alakalıdır.
Usulcüler bir haberin mütevatir olabilmesi için
genelde dört şart ararlar:[4]
• Haberi nakleden râviler çok olacak
• Bu çokluk senedin bütün tabakalarında bulunacak
• Genel tecrübe (âdet) bu çokluktaki râvîlerin
ilgili haberi uydurmuş olabileceklerine ihtimal veremeyecek
• Her bir râvî haberi kaynağından bizzat kendisi
duymuş olacak
Mütevâtir Hadisin Kısımları: Mütevatir hadisin
lafzî ve manevî olmak üzere iki kısımda mütalaa
edildiği bilinen bir husustur. Şöyle ki, bir hadisin
lafzı üzerinde tevatür oluşursa buna “Mütevatir-i
Lafzî” denir. Muhaddisler, Hz. Peygamber Efendimiz’den
–aynı lafızla -[5] yetmiş küsur sahabî aracılığıyla
nakledilen “Her kim kasıtlı olarak benim söylemediğim sözü bana isnat ederse cehennemde
oturacağı yeri hazırlasın.” hadisini bu kısma
dâhil görür .[6]
Bazen hadisin lafzı âhâd olmakla beraber
manası mütevatir olabilir. Yani bir konu hakkında
muhtelif münasebetlerle birçok sahabî tarafından
çeşitli hadisler rivayet edilir. Bazen lafız itibarıyla
birbirlerinden farklı olan bu rivayetlerin ortak bir
noktası bulunur. Mesela Allah Resulü’nün dua sırasında
ellerini kaldırdığına dair bu yönde mütevatir
haberler bulunmaktadır. Her biri farklı hadiseleri
anlatsa da, sonuçta Allah Resulü’nün dua sırasında
ellerini kaldırdığını haber veren yaklaşık yüz
civarında hadis bulunmaktadır. [7]İşte her ne kadar
lafızları farklı olsa da ortak noktaya temas itibarıyla
bu rivayetler tevatür derecesine varabilir. Bu nevi
rivayetlere “Mütavatir-i Manevî” denir. Büyük muhaddis
İbn-i Hacer, şefaat, havz-ı kevser ve ru’yetüllah
gibi konularda farklı bağlamlarda ve muhtelif
lafızlarla nakledilen hadislerin tevatür derecesine
vardığını ifade etmektedir . [8]Ne var ki, lafızlarında
ittifak olmadığı için bu tür mütevatir hadislerin sadece
mana itibarıyla mütevatir olduğu bildirilmiştir.
Son dönem muhaddis ve fakihlerinden Enver Şâh
el-Keşmîrî’nin bu konuyla ilgili taksimi hem daha
geniş hem daha derinliklidir. el-Keşmîrî mütevatir
haberleri anlatırken önce “Mütevatiru’l-İsnad”dan
bahseder. Bu, muhaddislerin senedlerini sayarak
tespit ettiği mütevatir haberlerdir. Yukarıda Allah
Resulü’ne asılsız söz isnad etmeyle ilgili hadis
buna misal olabilir. Daha sonra “Mütevatiru’t-Tabaka”
dan bahseder. Kuran-ı Kerim’in rivayeti bu
yolla tevatür etmiştir. Yani ümmet-i Muhammed
Kuran-ı Kerim’i, Allah Resulü’nden itibaren sayı ve
senede gelmeyecek kalabalıkta tabakadan tabakaya/
kuşaktan kuşağa nakledegelmiştir. El-Keşmîrî
bu ikisinin yanında bir de “Mütevatirü’l-Amel
ve‘t-Tevarus”tan söz eder. Namaz, oruç gibi başlıca
ibadetler ve bunların başlıca rukünleri yine
Allah Resulü’nden itibaren kalabalık kitleler tarafından
amel/uygulama olarak tevarüs edilmiştir. El-
Keşmîrî’nin talebeleri ve eserlerinden faydalanan
birçok Hind muhaddisi bu üç kısmın yanında –yine
el-Keşmîrî’nin beyanlarına dayanarak- bir de “Mütevatir-
i Kadr-i Müşterek” kısmını zikrederler
.[10]Bu kısım yukarıda “Mütevatir-i Manevî” adıyla
zikrettiğimiz kısmın aynısıdır.
Mevcut hadis mecmuaları içinde mütevatir
sayılabilecek mahiyette hadisin bulunup bulunamayacağı
konusu gerek geçmişte gerekse günümüzde
tartışma konusu olmuştur. Eskilerden
İbnü’s-Salah, bu mahiyette bir hadisi bulmanın çok
zor olduğunu ifade eder ve buna ancak Hz. Peygamber
Efendimiz’e asılsız söz isnad etmeyle ilgili yukarıda da zikrettiğimiz hadisin misal olabileceğini
söyler. İbn-i Hacer el-Askalânî, İbnü’s-Salâh’ın
bu görüşünü tenkit etmiş ve bunun hadis sened ve
ricaline dair inceleme ve bilgi eksikliğinden kaynaklandığını
ifade etmiştir. İbn-i Hacer, ilim ehlinin
ellerinde tedavül eden ve müelliflerine nispeti sahih
olan meşhur hadis mecmualarının ittifakla rivayet
ettiği ve yukarıda belirtilen ölçülerde çokça tarîki/
varyantı bulunan hadislerin bulunabileceğini ve
hatta bunun meşhur hadis mecmualarında çok denebilecek
kemmiyette olduğunu ifade etmiştir. Nitekim
birçok muhaddis mütevatir hadisleri
toplamak üzere hususi telif çalışmalarına girişmiş
ve en son el-Kettânî örneğinde olduğu gibi bu
alanda ortalama üç yüz civarında hadis tespit etmişlerdir.[
11]
Ancak daha sonraki dönemlerde birçok muhakkık
alim[12] İbnü’s-Salah’la İbn-i Hacer arasındaki
bu görüş farkını lafzî bulmaktadır. Onlara göre
İbnü’s-Salah’ın bulunması zor dediği mütevatir hadisler
lafzî mütevatirlerdir. İbn-i Hacer’in çokça bulunabileceğini
ifade ettiği hadisler ise manevî
mütevatirlerdir. Şu halde maksatları farklı olduğundan
aradaki görüş ayrılığı manada değil sadece
ifade biçimindedir. Zaten el-Kettânî’nin zikri
geçen kitabında yer alan hadislerin çoğu bizzat
müellifinin beyanıyla ma’nen mütevatirdir.
Yalnız konuya dair günümüzdeki tartışmalar
maksadı ve keyfiyeti itibarıyla önceki tartışmalardan
hayli farklıdır. Bir defa bu konuyla alakalı günümüz
tartışmaları, biraz sonra anlatacağımız
üzere kat’îlik bildiren rivayetler olarak mütevatir haberlerin
bulunamayacağını ispata yöneliktir. Mütevatir
haber bulunamayacağını savunanlar, ağırlıklı
olarak Fıkıh ve Akaid gibi İslamî ilimlerde yer alan
hükümlerle ilgili şüphe uyandırmak amacıyla bu
fikri savunmakta ve modern dönem insanı için bağlayıcı
dinî hükümleri azaltmak adına ellerinden geldiğince
mütevatir haberin şartlarını
zorlaştırmaktadırlar. Ayrıca keyfiyet ve üslup olarak
da günümüz tartışmaları eskilerinden ayrılmaktadır.
Günümüzde bu tartışmalar kafa
karışıklığına yol açacak biçimde, ekseriya spekülasyonlar
üzerine kurulu ve İslam dışı bir bakışla
yapılmaktadır.
Ayrıca kadim muhaddisler Mütevatir-i Lafzî
ile Mütevatir-i Manevî arasında sadece tevatürün
vuku ciheti haysiyetinden ayrıma gitmişlerdir.
Yoksa hüküm olarak bu iki kısım arasında bir fark
bulunmadığı çok açıktır. Onlara göre ister lafzî
olsun ister manevî olsun bütün mütevatir haberler
katîdir ve yakîn ifade ederler. Şu halde kadim muhaddislerin,
lafzî mütevatirin bulunmadığı ya da çok az bulunduğu yönündeki görüşleri, mütevatirin
hükmü ve buna bağlı olarak tevatürle sabit birçok
dinî hüküm açısından genel çerçeveye ters düşmemektedir.
Oysa günümüzde mütevatir hadisin
bulunamayacağını savunanlar aslında katîlik bildiren
hadislerin bulunamayacağını savunmakta ve
bunun üzerinden tevatürle sabit birçok konu üzerinde
şüphe uyandırmaktadırlar. Bu bakımdan onların
İbnü’s-Salah ve benzerlerini referans olarak
kullanması, ilmî usullerle de ilim ahlakıyla da örtüşmeyen
bayağı bir çarpıtmadan başka bir şey
değildir.
Mütevâtir Hadisin Hükmü: Râvîlerinin yalan
üzerinde sözbirliği yapmış olma ihtimali bulunmadığından
mütevatir hadislerin gerçekliğinden
şüphe duyulamaz. Bu bakımdan mütevatir haberler
muhtevalarına dair kat’î bilgi ifade etmekte,
ifade ettikleri hükme tereddütsüz iman etmek gerekmektedir.
Bu hadislerin muhtevasını inkar
etmek, bunları bizzat Allah Resülü’nün ağzından
duyup da inkar etmek anlamına gelir. Bu Hz. Peygamber
Efendimiz’i yalanlamaktır, küfürdür. Bu konuda
Lafzî Mütevatir ile Manevî Mütevâtir arasında
bir fark bulunmamaktadır . Zira mütevatirin bu her
iki kısmında da yalan söylemiş olma ihtimali bulunmayan
kalabalık bir kitle yer almaktadır.
Bu iki kısım arasındaki farkı günlük hayatımızdan
bir misalle şöyle anlatabiliriz. İstanbul’un bir muhitinde büyük bir yangın olduğuna dair bize
toplamda kalabalık bir kitle oluşturacak sayıda ayrı
ayrı kimselerden haber ulaştığını iki şekilde düşünebiliriz.
Birincisi, söz konusu kimseler ayrı ayrı
bize gelirler ve sadece ilgili muhitte yangın olduğunu
bildirirler. Bunlarla olan diyalogumuz münhasıran
ilgili yangın üzerinedir. İkincisi, söz konusu
kimseler yine bize ayrı ayrı gelirler ve bu defa kimi
mesela ilgili muhitte bir arkadaşının yanına uğradığını
o sırada yangın olduğunu söyler, kimi ilgili
muhitten geçmekte iken yangına şahit olduğunu
söyler, kimi zaten ilgili muhitte oturmaktadır ve söz
konusu yangından bahseder. Ama sonuçta her birisi
birbirlerinden bağımsız olarak o gün yaşadıklarını
anlatırken bir vesileyle aynı yangından söz
ederler. İşte burada da kalabalık bir kitlenin ortak
bir noktada kesiştiğini görüyoruz; o da söz konusu
muhitte olan yangındır. Bizim olaydan haberdar olmamızla
alakalı veya haberin bize ulaştırılmasıyla
alakalı bu iki tarzın birincisi Mütevatir-i Lafzî’yi, diğeri
Mütevatir-i Manevî’yi temsil etmektedir. Şimdi
gerek birinci suretle gerekse ikinci suretle bize bu
yönde bir haber ulaştığında ilgili muhitte yangın olduğuna
dair kafamızda nasıl bir şüphe ve tereddüt
olmazsa, aynı şekilde ama lafzî olsun ama manevî
olsun Allah Resûlü’nden bize nakledilen mütevatir
haberlerde de, acaba Allah Resulü böyle bir
şey demiş midir, dememiş midir; ya da böyle bir
şey yapmış mıdır, yapmamış mıdır, şeklinde en
ufak bir şüphe ve tereddüd olmaz. Âhâd Hadis: Âhâd kelimesi “bir” anlamına
gelen “ehad” kelimesinin cemisidir. Istılahta bu kelime,
haber-i vâhid manasında kullanılır. Haber-i
vâhid, tevatür mertebesine varmayan hadisler demektir.
Tevatürde aranan şartlar kendisinde bulunmayan
hadislere genel olarak Haber-i Vahid,
Haber-i Âhâd ve Âhâd Haberler gibi isimler verilir.
Buna göre râvî sayısı, ilk tabakadan itibaren, yalan
söyleme ihtimallerini ortadan kaldıracak kesrete
ulaşmayan haberler her ne olursa olsun Haber-i
Vahid’dir. Çoğunluk hadis mecmualarında bir veya
birkaç senetle nakledilen hadisler hep Haber-i Vâhid’dir.
Âhâd Hadisin Hükmü: Âhâd hadisler, senetleri
makbul olmak şartıyla zann-ı gâlip ifade ederler,
yakîn bildirmezler. Sahih senetle naklolunsa
bile, senetteki râvîlerin yüzde bir de olsa yalan söylemiş
ya da sözü yanlış anlamış olma ihtimali vardır.
Bu sebeple teorik olarak âhâd hadislerin yakîn
bildirmediği görüşü Ehl-i Sünnet âlimlerinden kabul
görmüştür. Bu bakımdan genelde âhâd hadislerin,
sahih olsalar bile kelam alanında huccet olarak kullanılamayacağı
hususu da hemen bütün kelamcılar
tarafından kabul edilmiştir.
Burada şunu da ifade etmenin gerekli olduğunu
düşünüyoruz. Âhâd hadislerin Kelam kitaplarında
huccet olarak kullanılmaması, muarızları
ilzamla alakalı bir durumdur ve bu tutum kelamcıların
tamamıyla münazara ve cedel şartlarına riayet
etme hassasiyetini göstermektedir. Tartışmada,
yüzde bir dahi olsa içine şüphe karışan bir delille
muarızı ilzam edemezsiniz, o kimse görüşünüzü
kabullenmemek ya da kendi fikrine sahip çıkmak
adına söz konusu şüpheyi bir fırsat olarak kullanmak
isteyecektir. Bu sebeple itikat esaslarının ağırlıklı
olarak aklî ve cedelî/diyalektik yöntemlerle ele
alındığı Kelam ilminde haber-i vahidler de haliyle
huccet olarak kullanılamazlar. Ancak normal şartlarda
bir müminin Allah Resulü’nün hadisleri karşısındaki
tavrı bu olmamalıdır. Her bir mümin, usul-i
hadis ve usûl-i fıkıh ilimlerinde ortaya konan sened
ve metinleri değerlendirme yöntemlerine bağlı olarak
âlimler tarafından tenkid edilmemiş âhâd hadisleri
kabul etmek, muktezasınca hareket etmek
mecburiyetindedir. Aksi bir tavrı Müslüman sağduyusu
zaten kaldıramaz.
Bugün kelamcıların tutumunun günümüz modernist
İslamcıları tarafından istismar edildiğini görüyoruz.
Bunlar, âhâd hadisler itikatta huccet
değildir, söyleminin arkasına sığınarak birçok dinî
mesele üzerine şüphe uyandırmakta, ilgili söylemin
ne manada ve hangi sâikle söylendiği yönündeki
hakikatleri gözden kaçırarak Müslümanlarda
kafa karışıklığına yol açmaktadırlar.

Modernist kesime yönelttiğimiz bu tenkitlerle
kesinlikle önümüze gelen senedi sahih her âhâd rivayeti
itikadımızı belirleyeceğimiz yegane delil olarak
görmemiz gerektiğini savunmuyoruz. Bunu
savunmadığımızın ve savunmaya da ihtiyacımızın
bulunmadığının en büyük teminatı da Usul-i fıkıh
ve Kelam tarihinde muhakkık âlimlerin rivayetlerin
kabul ve red ölçülerine dair ortaya koydukları
sübût, delalet ve istinbat sistemidir. Nitekim bu sistem
dahilinde senedi sahih bile olsa bazı rivayetler
ne itikad ne de fıkıh alanında delil kabul edilmemiş,
makul sebeplerle tenkit edilmiştir.
Burada şunu da ifade edelim. Birçok muhakkık
âlim, karinelerle desteklenmesi durumunda
haber-i vâhidlerin de (haber-i vâhid muhteff bil-karâin)
yakîn ifade edeceğini ileri sürmüşlerdir. Bu bakımdan
ümmetin/âlimlerin ihtilafsız kabul ettiği bazı
âhâd hadisler yakîn ifade ederler. Âlimlerin bu gibi
hadisleri ihtilafsız kabul etmeleri onların gerçekte
sabit olduğunu gösteren önemli bir karinedir. Nitekim
“Vârise vasıyyet yoktur.” hadisi -mütevatir olduğunu
düşünen âlimler bir yana- seleften halefe
bütün müctehidlerin kabul ettiği ve gereğince hükmettiği
bir rivayet olması bakımından kat’î bilgi
ifade etmektedir. [15]
Hadislerin metin ve sened durumu itibarıyla
başka bir taksime tabi tutulduğunu daha önce belirtmiştik.
Bazı hadislerin senedleri külliyen sika râvilerden
oluştuğu halde, bazı hadislerin
senedlerinde sika olmayan kimseler bulunabilir. Bu
durumu göz önünde bulunduran muhaddisler hadisleri
Sahih, Hasen ve Zayıf olmak üzere üç kısma
ayırmışlardır. Aşağıda bu hadislerin her birinin tarifi
verilecektir.
Sahih Hadis: Şaz ve illetli olmamakla beraber,
senedi kesintisiz ve râvîleri âdil ve zâbıt olan
hadislerdir. Tarif dikkatlice incelenirse bir hadisin
sahih olabilmesi için beş şey aranır:
1. Râvîleri âdil olacak
2. Râvîleri zâbıt olacak
3. Senedi kesintisiz olacak
4. Şaz olmayacak
5. İlletli olmayacak
Râvînin âdil olması; Müslüman olmak, akıllı
olmak, buluğa ermiş olmak, fâsık olmamak ve mürüvvete
muhalif işlerden uzak olmak gibi hadis ilminde
adalet için gerekli görülen şartları haiz
olmasıdır. Zâbıt olması, eğer hadisleri ezberinden
rivayet ediyorsa, rivayetleri orijinal haliyle nakledebilecek
hıfz kabiliyetini haiz olmasıdır. Eğer rivayetlerini,
zamanında hadislerini kaydetmek için kullandığı defterlerinden naklediyorsa bu defterlerin
aynıyla muhafaza edilmiş olması ve içindeki
hadisleri dikkatlice nakletmesi gerekir. Bir râvînin
pratik olarak zâbıt oluşunu tespit için muhaddislerin
formülü, onun rivayetlerini sika ravilerin rivayetleriyle
karşılaştırmaktır. Eğer rivayetleri çoğunluk
sika râvîlerin rivayetleriyle örtüşen biri ise o kişi
zâbıt, değilse zâbıt değildir. Bir hadisin sahih olabilmesi
için mutlaka senedinin baştan sona kadar
kesintisiz olması gerekir. Senedinde kopukluk bulunan
hadis sahih olamaz.
Hadisin şaz olmaması, kendisinden daha
makbul/güvenilir bir rivayetle çelişmemesi demektir.
Makbul bir râvinin kendinden daha makbul bir
râviye muhalif olarak rivayet ettiği hadise ıstılahta
şaz denir. Bir hadisin sahih olabilmesi için bu durumda
olmaması gerekir.
Hadisin illetli olmaması, senedin zahirinde
dikkati çekmeyen ama hadisin sıhhatine mani teşkil
eden gizli bir kusurun/hatanın bulunmamasıdır.
Genelde, aslen mürsel bir hadisin mevsûl olarak,
mevkûf bir hadisin merfû’ olarak rivayet edilmesi
nev’inden illetlere rastlanmaktadır. İlk bakışta hadisin
senedinde veya metninde bir problem görülmemekle
beraber, hadisin diğer tarikleri cemedilip
ehli tarafından dikkatle incelendiğinde bazı hadislerde
râvînin ince bir hataya/vehme düştüğü tespit
edilebilmektedir. Bunun gibi bazen râvînin gizli hatası
hadisin metninde de olabilir. Hadisin senedi
sağlam olmakla beraber metninde bir problem olabilir.
Bunu da özellikle fıkıh birikim ve kabiliyeti yetkin
olan muhaddisler tespit edebilmektedir. Gerek
senedde gerekse metinde olsun, bu tür hatalara
hadis dilinde İllet denir, böyle hadislere de Muallel
adı verilir. Bir hadisin sahih olabilmesi için bu durumda
da olmaması gerekmektedir.
Buharî ve Müslim gibi munhasıran sahih hadislerden
teşekkül eden kitaplarda misallerine
sıkça rastlanabileceği için sahih hadise örnek vermeye
lüzum görmüyoruz.
Sahih Hadisin Hükmü: Genelde sahih hadisle
amel etmek vaciptir. Ancak itikadiyyât alanında
huccet olarak kullanılabilmesi için hadisin sadece
sahih olması yetmez. Bunun yanında ma’nen de
olsa tevatür derecesine ulaşmış olması gerekir.[16]
Fıkıh alanında bir hadisin senedinin sahih olduğu
tespit edildiğinde, eğer metninde bir problem
bulunmazsa bu hadisle amel etmek gerekir. Ancak,
hadisin neshedilmiş olması, bir başka sahih hadisle
metninin taâruz edip tercih edilmemiş olması gibi
daha çok metinle alakalı teknik tafsilat sebebiyle söz konusu hadisle amel edilmemiş de olabilir. Şu
halde Buharî veya Müslim gibi sahih hadisleri câmî
kitaplarda fakihlerin fetvalarına muhalif hadislerle
karşılaşıldığında acele karar vermeyip bu konuda
fakihlerin anılan konudaki istihracını iyi tespit
etmek gerekir. İlgili konuda mezhep imamlarının
mezkûr hadisle niçin amel etmediklerinin usûlî gerekçelerini
özel olarak araştırmak gerekir.
Hasen Hadis: Şaz ve illetli olmamak kaydıyla,
senedi kesintisiz ve râvileri âdil ve sahihten biraz
az derecede zâbıt olan hadistir. Dikkat edilirse
hasen hadisle sahih hadis arasındaki tek fark ravinin
zaptı konusundadır. Sahih hadiste râvinin tam
anlamıyla zâbıt olması gerekirken hasen hadiste
râvinin, temelde zapt ehli olmakla beraber sahih
hadisin râvisine göre zaptı daha zayıf olan biri olması
yeterli görülmüştür. Zaptla ilgili bu farkın dışındaki
konularda sahih hadisle hasen hadis
arasında bir fark yoktur. Ancak bu tarif hasen lizatihi
içindir. Bir de aslen zayıf olup da –ravilerinde
fısk ve yalancılık bulunmamak kaydıyla- diğer tariklerle
takviye edilip hasen mertebesine çıkan ve
hasen li-gayrihî diye anılan hadisler de vardır. Bunlar
tarifin dışındadır.
Hasen hadise bir örnek olarak Tirmizî’nin Ebu
Musa el-Eş’arî kanalıyla rivayet ettiği “Cennetin kapıları
kılıçların gölgesi altındadır…” hadisini gösterebiliriz.
Tirmizî, senedindeki bütün râvîler sika olmakla beraber, Cafer bin Süleyman adında nispeten
zaptı zayıf bir râvî bulunduğu için hadisin
hasen olduğunu bildirmiştir.
Hasen Hadisin Hükmü: Arada derece farkı olmakla
beraber gereğiyle amel konusunda sahih
hadisle hasen hadis arasında hiçbir fark yoktur.
Hasen hadisler de ahkâm konusunda bağlayıcıdır.
Zayıf Hadis: Ne sahih hadis için ne de hasen
hadis için aranan şartlar kendisinde bulunan hadislerdir.
Buna göre zayıf hadisin tarifi sahih ve
hasen hadislerin tariflerine bağlıdır. Bu iki hadis için
aranan beş şarttan biri kendisinde bulunmayan
hadis zayıf kabul edilmektedir. Bir hadisin zayıf olabilme
sebebi birden fazla olduğundan zayıf hadis
çeşitleri de çoktur.
Genelde muhaddisler hadisin zayıf olmasını
iki şeye bağlarlar: Senette kesinti, râvide kusur.
Hadisin senedinde kesinti bulunursa bu hadis
munkatı kabul edilerek zayıf kısmına girer. Kesintinin
senetteki yerine ve adedine göre, Muallak ve
Mu’dal gibi Munkatı hadislerin de muhtelif kısımları
vardır. Râvinin kusuru adaletle ilgili olursa
hadis yine zayıf olur. Bu durumda hadis Münker,
Metrûk veya Mevzu’ gibi farklı isimler alabilir. Râvinin
kusuru zapt sahibi olmayışından kaynaklanıyorsa
hadis yine zayıf olur. Bu durumda söz
konusu hadis, Münker, Muallel, Muzdarip gibi farklı
kısımlara ayrılır.
Zayıf hadise bir misal olarak Tirmizî’nin Ebu
Hureyre kanalıyla rivayet ettiği “Her kim (hayızlı
veya değil) bir kadına arkadan yaklaşırsa veya kahine
giderse Muhammed’e indirileni inkar etmiş
olur” hadisini gösterebiliriz. Tirmizî, senedinde bulunan
Hakim el-Esrem adlı râvîden dolayı hadisin
zayıf olduğunu bildirir. Nitekim anılan şahsı cerhtadil
uleması taz’ıf etmiş, onun zapt ehli olmadığını
belirtmiştir.
Zayıf hadisin hükmü: Zayıf hadisler zann-ı
mercuh bildirirler. Zahirde bu gibi rivayetlerin Peygamber
Efendimiz’e nispeti mercuhtur/düşük ihtimale
dayanır. Bu bakımdan haram-helal/ahkâm
konusunda zayıf hadisle amel edilmez. Ancak menâkıb
ve fedâil-i amâl konusunda şu üç şartla birlikte
zayıf hadisle amel etmeyi bir çok âlim tecviz
etmiştir. Bu şartlar şunlardır: Hadisin (mevzu, metrûk
ve münker gibi) za’fı şiddetli olmayacak, hadisin
muhtevası şeriatın genel ilkeleriyle örtüşecek
ve kendisiyle amel edilirken Hz. Peygamberimiz’den
kesin olarak sabit olduğu kanaati taşınmayıp
ihtiyat payı bırakılacak.

Âlimler zayıf hadisle amelin dışında bu gibi
hadislerin rivayetinin ancak belli şartlar dâhilinde
gerçekleştirilebileceğini belirtmişlerdir. Bu şartlara
göre, ilgili hadisin akâide ve haram-helal gibi ahkâma
taalluk etmemesi gerekir. Eğer bir zayıf hadis
akâid veya haram-helal gibi ahkâma müteallik ise
onu rivayet etmek doğru değildir. Bunun dışında
vaaz, terğîb-terhîb ve kıssalara müteallik hadisleri,
Hz. Peygamberimiz’e ait olduğunu gösteren kesin
ifadeler kullanmaksızın rivayet etmek caizdir.
Ancak bütün bunlar mevzu/asılsız hadislerin dışındadır.
Eğer rivayet mevzu olursa bunu ancak
mevzu olduğunu bildirmek için rivayet etmek caizdir,
bunun dışında rivayet etmek caiz değildir. Nitekim
Hz. Peygamber Efendimiz “yalan olduğu
bilinen bir şeyi rivayet eden de yalancılardan biridir”
buyurmuştur .[17]
Sonuç olarak Allah Resulü’nün hadisleri kitaplarda
gelişi güzel derlenmiş ve üzerine bir yığın
hurafe eklenerek günümüze kadar gelmiş değildir.
Özellikle muhaddislerin hadis tespitinde geliştirdikleri
sistemle Allah Resulü’nün hadisleri günümüze
kadar asli kimliğiyle muhafaza edilebilmiştir. Bu sistem
içinde çeşitli amaçlarla hadisler belli tasniflere
tabi tutulmuştur. Râvilerinin kemmiyyeti açısından
yapılan tasnife göre ortaya çıkan mütevatir ve âhâd
gibi hadis kısımları/kavramları hadis rivayetlerinin
kat’îlik ve zannîlik zemininde ifade ettiği değeri birinci
dereceden tespit imkanı sağlamaktadır. Bu
bapta mütevatir kategorisine giren hadisler doğrudan
kat’î bilgi ifade ederler. Bu yönüyle her türlü
sened incelemesi ya da ilmî kritiğin üstünde bir
mevkii haizdirler. Bunun yanında sahih, hasen ve
zayıf şeklinde karşımıza çıkan hadis kavramları da,
bu kesinlikte kabul imkanı bulunmayan diğer rivayetlerin
sened ve metin incelemesi sonrasında güvenilir
olup olmadığı konusunda önümüzü
aydınlatmaktadır.
Bunlardan sahih ve hasen olanlar haramhelal
gibi fıkhî konularda delil olarak kullanılabilmektedir.
Zayıf rivayetlere gelince rivayete olan
güveni kökten sarsacak bir kusur olmadıkça
haram-helal konularının dışında bir yere kadar delil
olarak kullanılabilmektedir. Bu bakımdan bir hadisin
zayıf olması, senedinde bulunan teknik bir sorundan
kaynaklanan ve âlimlerin çekinceyle
yaklaşmasına sebep olan bir yapı arz etmesi demektir.
Yoksa bunlar, kökten reddedilmesi gereken
asılsız rivayetler değildir. Ancak, makalenin ilgili bölümünde
açıklandığı üzere rivayette bulunması
muhtemel bazı kusurlar vardır ki bunlar söz konusu
rivayete hiçbir surette güvenilemeyeceğini göstermektedir.
[18]

Son olarak günümüzde zayıf hadisler karşısında
biri ifrat diğeri tefrit olmak üzere iki zıt uçtan
aşırılık örneği sergilenmektedir. Bir kesim, zayıf
hadisleri herhangi bir hudut tanımadan olduğu gibi
kabullenmektedir. Bu kimseler, bu hadisler üzerine
gerek hükümler bina ederek gerekse bunları bir
kısım bidat uygulamalara mesnet tutarak adeta
zayıf hadisler üzerine yeni bir İslamî hayat inşasına
kalkışmaktadırlar. Bir diğer kesim de, bu nevi hadisler
karşısında son derece laubali bir tavırla kökten
red yolunu seçmiş, onca hadisin, İslamî hayata
sağlayacağı faydadan mahrum kalmıştır.
Selamet, ifrat ve tefrit gibi uç noktalardan
uzakta itidal yolundadır.
....................................................................
Dipnotlar:
1. Bu yazıda özellikle kaynak belirtilmeyen yerlerde eski kaynaklardan, hadis ilimlerine ait birikimi
en sıhhatli biçimde ele aldığını düşündüğümüz Şerhu Nuhbetü’l-fiker, Tedrîbü’r-râvî, Zaferu’l-emânî
gibi eserlerden faydalanılmıştır. Yeni kaynaklardan üslûb ve derlemedeki üstün mahareti sebebiyle
Mahmut et-Tahhan’ın Teysîru Mustalahi’l-Hadis isimli eseri ağırlıklı kaynak olarak kullanılmıştır.
Makalede yer alan meselelerle ilgili daha geniş malumat isteyenler zikredilen eserlere müracaat edebilirler.
2. Kelimenin, bir zaman aralığıyla birbiri ardına gelmek anlamına geldiği de lügatçiler tarafından
ifade edilmiştir. Anılan lügatçilere göre söz konusu şeylerin tek tek gelmesi kadar gelişleri arasında
bir fetret, zaman aralığı olması da gerekmektedir. Bkz., el-Kettânî, Nazmu’l-mütenâsir s. 11; el-Cezâirî,
Tevcîhü’n-nazar, c. 1, s. 108.
3. el-Askalânî, Şerhu nuhbetü’l-fiker, s. 169
4. el-Leknevî, Zaferu’l-emânî, s. 36-38. el-Leknevî belirtilen yerde bunlara ilaveten, bazı muhaddis
ve usulcülerin ileri sürdüğü iki şarttan daha bahsetse de bu şartlar muhaddislerin geneli tarafından
kabul görmediğinden burada onları zikretme ihtiyacı duymuyoruz.
5. el-Irâkî zikredilen hadisin aynı lafızla yetmiş küsûr sahabi tarafından rivayet edildiğini bildiriyor.
Fakat Allah Resulü’ne asılsız söz isnad etmeyle ilgili genel anlamıyla yüz civarında sahabînin rivayeti
bulunduğu da ayrıca bildirilmiştir. Bkz., es-Suyûtî, Tedrîbü’r-râvî, c. 2, s. 104. el-Leknevî’nin
ifadeleri de aynı istikamettedir. Bkz., Zaferu’l-emânî, s. 54. Biz mütevatir-i lafzîye misal verdiğimiz
için burada yetmiş küsur sahabi tespitini esas aldık.
6. Nazmu’l-mütenâsir, s. 40-50.
7. es-Suyûtî, Tedrübü’r-râvî, c. 2, s. 106.
8. Zaferu’l-emânî, s. 49.
9. el-Keşmîrî, İkfâru’l-mülhıdîn, s. 5.
10. Şebbîr Ahmed el-Osmânî, Fethu’l-mülhim bi şerhi Sahihi’l-İmam Müslim, c. 1, s. 25.
11. el-Kettânî mezkur hadisleri “Nazmü’l-mütenâsir fi’l-hadisi’l-mütevatir” adını verdiği müstakil bir
kitapta toplamıştır.
12. Molla Ali el-Kârî ve Abdulhayy el-Leknevî bunlardandır.
13. Burada şunu da ifade etmeliyiz. Mütevatir rivayetlerle bize ulaşan bilgilerin muhtevası kapalı olur
da lügavî şartlara göre tevile ihtimali bulunursa burada bir tafsil bulunmaktadır. Eğer bir kimse bu
rivayetleri kökten inkar ederse bu küfürdür. Ancak bu rivayetlerin sübutuna kail olduğu halde sadece
makul teville mana ve muradının başka olduğunu iddia ile zahir manayı reddederse bu küfür olamaz.
Bu konuda daha geniş bilgi için bkz., el-Keşmîrî, İkfâru’l-mülhıdîn, s. 9.
14. Şerhu Nuhbeti’l-fiker, s. 179, 180; Zaferu’l-emânî, s. 39; Muhammed Hasan Can, Ahsenü’lhaber
fî mebâdî ilmi’l-eser, s. 22.
15. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz., el-Kevserî, Makâlâtü’l-Kevserî, s. 62.
16. Ancak Kelam kitaplarında yer alan bazı konular, İslamî fırkalar arasında tartışma konusu olmuş
sünnet-bidat ayrımına medar olan konulardır. Bu gibi konular iman-küfür ayrımına medar olmadığı
için tevatüre varmamış meşhur haberlerle de ihticac edilebilmektedir. Ayrıca zaman zaman aklî delillerle
sabit bir itikad meselesine, sırf takviye için haber-i vahid düzeyinde rivayetlerle delil getirilebilmektedir.
17. Sahih-i Müslim, Mukaddime, s. 14.
18. Bunlara Hadis ıstılahlarında “Zaifun Cidden” denmektedir.