Nüzûl-i İsa Hadisleri

e-Posta Yazdır PDF

Hz. İsa’nın nüzûlü konusu İslam
modernistlerinin İslam algısında kırılma
noktalarından birini oluşturuyor.
Bu kesimin nüzul-i İsa ve benzer konulara
karşı alerjik tavrını anlamlandırmak
için modern düşüncenin,
içeriğinde olağanüstülük bulunan dinî
konular karşısındaki takıntısıyla irtibatı
ayrıca sorgulanmalı elbette. Ama şimdilik
şunu söylemek mümkün; İslam
modernistlerinin işbu takıntısı sebebiyledir
ki, peygamberlerin mucizelerinden
kıyamet alametlerine kadar
ayet ya da sahih hadislerde açık ifadesini
bulan birçok mesele bugünün
müminleri için ayrı birer imtihan konusu
olmuştur.
Mezkur kesim öncülüğünde televizyon
ekranlarına kadar uzanan tartışmalar
bu gibi konuları birçok
Müslümanın zihninde çözüm bekleyen
sorunlar haline dönüştürmüş ve haliyle
şu soruyu gündeme taşımıştır: Bir
Müslüman bu konularda nasıl bir tavır
sergilemelidir?
NÜZÛL-İ İSA VE BENZER
KONULARDAKİ TAVIR NE
OLMALIDIR?
Yolunu, usulünü ve kaynaklarını
bilen bir mümin için değişen bir şey
yok; dün bu konular ne ifade ediyor
idiyse bugün de onu ifade ediyor. Değişen
siyasî, ictimaî ve kültürel şartların
temel inançlarımıza yansıması
olamaz; çünkü temel inançlarımız kaynağı
vahiy olan tarih-üstü hakikatlerdir.
Dün akide kitaplarına[1] kadar giren
bir konu olarak Hz. İsa’nın nüzûlü
bugün de ve bundan sonra da akîde
konusu olmaya devam edecektir.
Akîde kulun belirlemelerine açık alan
değildir; bu bakımdan tarihsel de değildir
ve haliyle farklı tarihselliklere
göre içeriğine müdahale edilmesi de
söz konusu değildir. Akîdede aslolan
bir inanç esasının açık ve kesin nassa
dayanması ve aslen içeriğinin imkân
dâhilinde olmasıdır. Hz. İsa’nın nüzulü
içerik olarak imkân dâhilindedir ve hakkında hem açık hem de kesin naslar bulunmaktadır.
Ancak İslam modernistleri için durum bu
kadar net değil. Genelde bu çevrenin İslamî esaslara
karşı evhamlı bir tutum sergilediği bilinmektedir.
Sadece Hz. İsa’nın nüzulü değil, mesela İlhami
Güler gibi bazı İslam modernistleri Kur’an’da yer
alan açık kıssaların bile mitolojik birer anlatım olduğunu
savunabiliyorlar.[2] Söyleme bakılırsa bu
kesim için ilgili meseleler din telakkimizde birer ur
gibi bünyenin sağlığını tehdit etmekte olduğundan
artık yeni bir kaynak ve yeni bir metodoloji anlayışıyla
bu meselelerin ayıklanması gerekmektedir.
Ne var ki henüz ortaya net ve teşekküllü bir sistem
koyabilmiş değiller. Yaptıkları sadece mevcut içinden
belli başlı meseleleri irdelemek ve yerli yersiz
vaveylalar kopartarak yapıyı kolay buldukları yerden
yıkmaya çalışmaktır. Evet, tam olarak yapılanı
yıkmak kelimesi resmediyor; çünkü yapmak ya da
inşa etmek için ne sahih bir kaynak teklifi ne de
kaynakları anlamak ve yorumlamak için tutarlı bir
metodoloji teklifi ortaya koyabilmişler. Kaynak ve
metot olmadan da haliyle inşa faaliyeti başlatılamıyor.
Son dönemde modernist ilahiyatçı çevrenin
yoğun olarak tefsir ve hadis ilimleri alanında yaptığı
çalışmaları ve bu meyanda özellikle Mutezile üzerine
hazırlanan tezleri aslında mevcut yapı içinden
tesis edilmek istenen metodolojiye malzeme ve
mesnet arayışı olarak görmek mümkün.
Modernist ilahiyatçı kesim bu nitelikte tez ve
makalelerle metodoloji tesis etmeye çalışarak işin
atölyecilik kısmını deruhte ederken, bir yandan da
bu çalışmaların piyasaya arzını üstlenen “pazarlamacılar”
dikkat çekiyor. Bunlar tabana daha yakın
durdukları için akademik söylemleri tabanın talebine
uyarlama konusunda akademisyenlere göre
daha başarılı kimseler.
Müslüman tabanının İslam modernistleriyle
münasebetlerine gelince şimdilik taban daha çok
pazarlamacılarla muhataplık kurabiliyor ve İslamî
telakkilerini de bunların el yordamıyla toparlayabildikleri
üzerine bina ediyor.
Pazarlamacıların Hz. İsa ve benzer konularda
ileri sürdüğü çözüm de haliyle biraz kotarma
biraz da günü kurtarma kabilinden palyatif öneriler
oluyor. Bu önerileri şöyle formüle edebiliriz: Yolu
bulunursa ilgili nasların reddi, bulunamazsa bir şekilde
lafzı tevil etmek.
İşte bu makalenin yazılmasına bais olan
Mustafa İslamoğlu da Hz. İsa’nın nüzulü meselesinde
benzer tavrı sergilemiş; kâh tevil yolunu deneyerek
kâh İslamî litaratüre geçmiş bulunan bazı
genellemelere sarılarak Hz. İsa’nın nüzulüne iman
meselesinin bir Müslüman için ifade ettiği önemin
üstünü örtmüştür. Konu hakkında hem araştırma
yapan hem de hassasiyet gösteren bir mümin sıfatıyla
bu yanlışa dikkat çekmem gerektiğini düşünerek
İslamoğlu’nun tutumunu eleştirmek
istiyorum.
Ancak eleştiriye geçmeden önce şu notu düşmekte
fayda mülahaza ediyorum: İslamoğlu’nun İslamî
bilgi ve tasavvur alanlarında yetkin olmadığını,
dolayısıyla bu alanlarda verdiği ürünlerin yarardan
çok zarar getirdiğini düşünüyorum. Ama bunun yanında
öncülüğünü yürüttüğü bazı hayır çalışmalarını
takdirle karşıladığımı ifade etmeliyim.
Bu vesileyle gerek yazı gerekse hitabet aracılığıyla
Müslüman kitleye şu veya bu ölçüde tesir
eden kimselerin hata ve sevapları karşısındaki tavrımı
şu cümlelerle özetleyebilirim: Bu kimselerin
hizmetlerine ya da olumlu yanlarına karşı hakkaniyet
ve adalet ölçüleri dâhilinde takdir ve şükran
duygularımı hiçbir surette esirgemem. Ancak bu
duygularım onların özellikle esasa ilişkin yanlış düşüncelerine
karşı tepkisiz kalmamı da asla gerektirmemektedir.
Aksine Müslüman toplumda az ya
da çok örnek alındıkları için bu kimselerin İslamî
ilke ve hassasiyetlere aykırı duruşlarında başta
ihkâk-ı hak sonra Müslümanların selameti adına
kendilerini ikaz etmeyi bir sorumluluk olarak görüyor
ve bu konuda konformizme de riyakârlığa da
prim vermemeyi samimiyetin ve dürüstlüğün gereği
kabul ediyorum. Eğer bu yanlışlar kamuoyuna mal
olmuşsa bunların eleştirilerinin de kamuoyuna deklare
edilmek suretiyle aleni biçimde yapılması gerektiğini
düşünüyorum.
MUSTAFA İSLAMOĞLU’NUN NÜZUL-İ
İSA VE İLGİLİ HADİSLER HAKKINDAKİ
GÖRÜŞÜ
Bu açıklamalardan sonra İslamoğlu’nun Hz.
İsa’nın nüzûlü konusundaki görüşünün değerlendirmesine
geçebilirim. Başlıkta da belirttiğim gibi
değerlendirme İslamoğlu’na yöneltilen bir soruya
kendisinin verdiği cevap üzerinden olacaktır. Herhangi
bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için
hem kendisine yöneltilen sorunun hem de bu soruya
verdiği cevabın metni olduğu gibi alıntılanmıştır:

SORU: Sorum Hz. İsa ile ilgili olacak. Onun
tekrar geleceğine inanan yakın dostlarıma nasıl
anlatayım da veya nasıl cevap vereyim de, birazda
olsa bilgi sahibi olsunlar. Bu konuda bana birkaç
ayet gösteriyorlar, bunlara birazda olsa cevap verebiliyorum
ama Buhari, Müslim gibi zatların hadislerini
gösterdiklerinde bu hadisler uydurma
diyemiyorum ve yorum yapamıyorum. Çünkü; hadislerin
gerçekliğini bilemiyorum. Bana bu konuda
yardımcı olabilir misiniz? Ben gelmeyeceğine inananlardan
olduğumu ifade ettiğimde bana itikadımdan
bahsediyorlar. Sizden değerli cevaplarınızı
bekliyorum. Allah sizden ve Mümünlerden razı
olsun. (02/03/2007)
CEVAP: Aynen ben de öyle yapıyorum. Bu
doğru olan. Buhari ve Müslim'deki hadisleri izahın
bin bir yolu var. İsa'nın gerçek inancı onu takip
edenlere dönecek de diyebiliriz. Fakat bu hadisler
haber-i vahid. Zan içerir. Yanlış ve yalana ihtimali
vardır. Bu tür haberler akideye konu olmazlar. Bu
yeterlidir.
(Kaynak: http://www.mustafaislamoglu.com/haber_detay.php?haber_id=122 )
İslamoğlu’nun Hz. İsa’nın nüzulü/yeryüzüne
inişiyle ilgili görüşü kabaca yukarıdaki soruya verdiği
cevaptan anlaşılmaktadır. Soruyu soran kimse
görüldüğü gibi Hz. İsa’nın nüzulüne inanmadığını
ifade ediyor. Tartışmalar Kur’an ekseninde devam
ettiği sürece nüzul-i İsa’ya inananlara biraz cevap
verebildiğini de belirtiyor. Burada araya girerek
şunu ifade etmek isterim: Hz. İsa’nın nüzulüyle ilgili
ayetler, bir yandan sahabe ve tabiînden gelen rivayetlere diğer yandan siyak-sibaklarına bağlı kalınarak
anlaşılmaya çalışıldığında bunların açık biçimde
Hz. İsa’nın nüzulüne delalet ettiği
görülecektir. Burada ilgili ayetleri açık ve seçik biçimde
ele almak isterdik; ama konumuz İslamoğlu’nun
cevabı üzerine bina edildiği için buna
fırsatımız olmayacak.
Soruyu soran kimse daha sonra konuyla ilgili
Buharî ve Müslim’de nakledilen hadisler karşısında
çaresiz kaldığını söyleyerek İslamoğlu’ndan yardım
istiyor. İslamoğlu’nun meseleye kendince getirdiği
çözüm, Hz. İsa’nın nüzulüyle ilgili olarak
Buhari ve Müslim’de geçen hadislerin inkârı değil,
tevilidir. İslamoğlu’na göre bu hadislerin bin bir tevili
vardır. Cevapta ileri sürdüğü tevile göre de hadisler
bizzat Hz. İsa’nın nüzulünü değil, kıyametin
arifesinde onun gerçek inancının takipçilerine döneceğini
bildirmektedir.
İslamoğlu’nun cevabından üç şey çıkıyor: Birincisi,
Hz. İsa’nın nüzulünü bildiren hadisler hakikî/
açık anlamlarına yorulmamalı, bilakis tevil
edilmelidir. İkincisi, ilgili hadisler haber-i vahiddir.
Üçüncüsü, haber-i vahidler zan ifade ederler. Bu
bakımdan akîdeye konu olamazlar.
Mesele anlaşıldığına göre sözü daha fazla
uzatmayıp bu üç nokta üzerinden İslamoğlu’nun
görüşünü değerlendirebiliriz.
NÜZÛL-İ İSA HADİSLERİ TEVİL
EDİLEBİLİR Mİ?
Birincisi, Hz. İsa’nın nüzulüne dair varid olan
hadislerin yukarıda arz edildiği gibi tevil edilmesi,
başka türlü anlaşılması mümkün müdür? Bu soruya
cevap vermek için önce Hz. İsa’nın nüzulü
hakkında varid olan hadislerden birkaç tanesinin
mealini buraya taşıyalım. Böylece üzerinde konuştuğumuz
konu hakkında daha temelli ve net fikirler
ortaya koymamız mümkün olabilir.
Kaynaklarda Hz. İsa’nın nüzulüne dair nakledilen
hadisler içinde en meşhur olanı Buharî ve
Müslim’de geçen şu rivayettir: Said bin el-Müseyyeb’in
Ebu Hureyre kanalıyla rivayet ettiği hadiste
Allah Resulü şöyle buyurmaktadır: “Canım kudretinde
bulunan Allah’a yemin olsun ki, şüphesiz
Meryemoğlu’nun adil bir hakem olarak inmesi/nüzûlü
elbette yakındır. O inince haçı kıracak, hınzırı
öldürecek, harbi/cizyeyi kaldıracaktır. Onun zamanında
mal çoğalacaktır. O kadar ki zekât verilecek
kimse kalmayacaktır. Tek bir secde dünya ve dünyada
bulunan şeylerden daha hayırlı olacaktır.”
Daha sonra Hz. Ebu Hureyre isterseniz şu ayeti okuyun dedi: “Ehl-i kitaptan hiç kimse olmaz ki,
ölümünden önce ona/İsa’ya iman etmemiş
olsun. O kıyamet günü de onlara şahit olacaktır.
(Nisa, 159)” [3]
Bu konuda varid olan hadislere bir diğer misal
de Hz. Cabir’in Allah Resulü’nden naklettiği şu hadistir:
“Ümmetimden kıyamete kadar hak üzere
savaşan bir taife bulunacaktır. Sonra Meryem
oğlu İsa inecektir. Müslümanların emiri ona,
gel, bize namaz kıldır diyecek. O da hayır, Allah’ın
bu ümmete bir ikramı olarak sizler birbirinizin
emirlerisiniz, diyecektir.” [4]
Bu konuda farklı sahabiler tarafından nakledilen
hadislerin sayısı hayli kabarıktır. İlgili hadislerin
sadece muhtevasına birer misal olması için
zikrettiğimiz bu rivayetler, Hz. İsa’nın nüzulüne dair
Hz. Peygamber Efendimiz’in anlatmak istediği
şeyin mahiyet ve keyfiyeti hakkında yeterince fikir
veriyor. Şu halde ikinci adımı atarak mezkûr hadislerde
yer alan ifadeleri, Hz. İsa’nın bizzat kendisinin
nüzulünün dışında başka türlü anlama imkânı
olup olmadığına bakabiliriz.
Meallerine yer verdiğimiz hadislerde ilk dikkat
çeken husus olarak, Allah Resulü’nün sadece
Hz. İsa’nın nüzulünü haber verip sözü orada bitirmediğini,
bunun dışında detaylı sayılabilecek bilgiler
verdiğini de görüyoruz. Yukarıda zikrettiğimiz
hadisler ve diğerlerinde Allah Resulü, Hz. İsa’nın
yeryüzüne nereden ineceği, ne keyfiyette ineceği,
nerelere uğrayacağı, neler yapacağı ve nihayet nerede
vefat edip nereye defnedileceği gibi konularda
çok somut bilgiler vermektedir. Bunların yanında
yukarıda mealini verdiğimiz Cabir hadisinde de olduğu
gibi Ümmet-i Muhammed’le arasında geçecek
olan konuşmaların içeriğine kadar teferruata
da girmektedir.
Bu kadar somut anlatım ve detaylı bilgiyi göz
önünde bulundurursak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
Hz. İsa’nın nüzulünü başka türlü anlamak, hadislerde
yer alan ifadeleri mecrasından saptırıp
zorlama yorumlara başvurmadan mümkün değildir.
Çünkü bu haliyle hadisler açık ve net olarak Hz.
İsa’nın bizzat kendisinin nüzul edeceğini gösteriyor.
Biraz daha detaya inerek konuyu dil ve usul
yönüyle ele alalım. Dil ve usul kuralları gereği açık
ifadelerde mecaz, kinaye gibi sözün yan anlam ihtimallerini
gündeme getirebilmek için ortada bunu
gerektiren sebep bulunmalı, yani açık anlamın imkânsız
olduğunu gösteren delil olmalıdır. Nitekim
usulde “kelamda aslolan hakikattır”, “hakikat müteazzir/
imkânsız oldukta mecaza başvurulur” gibi
kaideler de bunu anlatır. Sözgelimi mezkûr hadislerde
geçen “nüzûl” kelimesinin açık anlamı bizzat
bedenen inmektir. Farzı muhal nüzûl kelimesini bu
anlamın dışına çıkarmak, ona mecazi anlam yüklemek,
mesela bunun Hz. İsa’nın gerçek inancının
onu takip edenlere geri döneceği anlamına geldiğini
savunmak için ortada Hz. İsa’nın bedenen inmeyeceğini
gösteren ayet, hadis veya kesin aklî
delil bulunması gerekir. Ancak böyle deliller bulunması
halinde nüzul kelimesi başka anlamlara hamledilebilir.
Peki, sormak lazım, Hz. İsa’nın
yeryüzüne bedenle inmeyeceğini söyleyenlerin
elinde böyle bir delil var mıdır? Bu konuda ileri sürülen
gerekçelere bakılırsa nüzul-i İsa’yı inkâr
edenlerin de tevil edenlerin de ellerinde ancak kurgusal
öncüller var. Söz gelimi Kur’an’da Hz. İsa’yla
ilgili teveffî kelimesine yapılan atıf sorunludur. Zira
bu kelimenin anlamı aslen kabzetmek/almaktır.[5]
Dolayısıyla kelimenin kaçınılmaz olarak Hz. İsa’nın
ölümüne delalet ettiği söylenemez. Bunun gibi
nüzul-i İsa’yı fizik şartlar açısından imkânsız bulanların
iddiaları da, Allah’ın kudretini fizik kanunlarıyla
sınırlandırmak suretiyle fiziği mutlaklaştıran
vahim bir yanlışı sergilemektedir.
Ortada sahih bir delil bulunmadığına göre
nüzul kelimesini açık anlamından çıkartıp başka
anlamlara çekmek izah edilebilir bir yol olmasa gerektir.
Dikkat edilirse yukarıda nüzul kelimesini bedenle
inmek anlamının dışına çekmekten bahsederken
“farzı muhal” tabirini kullanarak nüzulün
başka anlama çekilmesinin usul açısından imkânsızlığına
işaret ettik. Zira Hz. İsa’nın nüzulüyle ilgili
hadislerde geçen nüzûl kelimesinin bizzat bedenle
inmek anlamına olan delaletini anlatmaya
açık/zahir kelimesi de yetmez. Bu tür kelimeler
usulcülerin de ifade ettiği gibi “müfesser” niteliğinde
kelimelerdir. Kelimenin kendisi doğrudan bedenle
inmek anlamına delalet ettiği gibi, hadislerin siyak
ve sibakı da bu anlamı pekiştirmekte, mecaz ya da
bir başka ihtimali kökten kazımaktadır. Şu halde
hadislerde yer alan detaylar nüzulün zorunlu olarak
bedenle inmek anlamına geldiğini, diğer ihtimallerin
hiçbir türlü söz konusu olamayacağını
göstermektedir.
Birinci meseleyi toparlayacak olursak İslamoğlu’nun,
ilgili hadisleri Hz. İsa’nın yeryüzüne bedenle
inmesi dışında bir anlama çekmesi için
elinde makul bir sebep bulunmamaktadır. Bu bakımdan
İslamoğlu’nun mezkûr hadisleri açık anlamlarının
dışına çekmesini, bu konudaki peşin
hükümlülüğünden başka bir şeyle izah edemiyorum.

NÜZUL-İ İSA HADİSLERİ MÜTEVATİR
DEĞİL MİDİR?
İkincisi, Hz. İsa’nın nüzulünü konu edinen hadisler
haber-i vahid midir? Haber-i vahid, yaygın
kullanımına göre, mütevatir olmayan hadisler
demek olduğundan konuya mütevatir hadislerin tarifiyle
giriş yapmamız gerekiyor.
Bir terim olarak mütevâtir hadis, örfen, yalan
üzerinde söz birliği etmiş olmalarına ihtimal verilemeyecek
sayı ve keyfiyeti haiz kimselerin/topluluğun
rivayet ettiği hadis demektir. Biraz daha
müşahhas ifadeyle mütevâtir hadis, ilk kaynağından
itibaren her tabakasında kalabalık gruplar tarafından
rivayet edilen ve rivayet edenlerin normal
şartlarda yalan söylediklerine imkân verilemeyen
hadislerdir.
Mütevatir hadis konusunun detayları burada
bizi ilgilendirmediği için fazla teferruata girme gereği
duymuyoruz. Ancak şu kadarını ifade etmeliyiz
ki, tariften de anlaşıldığı üzere bir hadisin mütevatir
olması onu rivayet edenlerin sayılarının belli bir
rakama ulaşmış olmasıyla alakalı değildir. Bazı
muhaddislerin bu konuda zikrettiği rakamlar ekseriya
usulcüler tarafından itibar görmemiştir. Usulcülerin
bu konuda esas kabul ettiği ölçü, hadisi
rivayet eden ravilerin âdeten/normal şartlarda
yalan üzerinde söz birliği etmiş olabileceklerine ihtimal
verilememesidir. Bu olduktan sonra ravilerin
sayısının pek bir ehemmiyeti yoktur.
Mütevatir hadislerin tarifinden hareketle
haber-i vahidin tarifini yapabiliriz. Mütevatir haberin
karşıtı olduğuna göre haber-i vahid, normal şartlarda
yalan üzerinde söz birliği yapmış olmalarına
ihtimal verilebilecek olan kimseler tarafından nakledilen
hadislerdir. Tariflerini gördüğümüze göre buradan
Hz. İsa’nın nüzulüyle ilgili rivayetlerin haber-i
vahid mi yoksa mütevatir mi olduğu konusuna geçebiliriz.
İslamoğlu nüzul-i İsa hakkındaki rivayetlerin
haber-i vahid olduğunu söylüyorsa da dayanağının
ne olduğunu ifade etmediğinden bu konuda net bir
şey söyleyemiyoruz. Ancak İslamoğlu’nun hadis
ilimleri konusunda Hayri Kırbaşoğlu’nun fikirlerine
güvendiğini ve takipçilerine tavsiye ettiğini yine
kendisinin ifadelerinden anlıyoruz.[6] Bu durumda
muhtemelen İslamoğlu’nun atölyecisi Hayri Kırbaşoğlu
olmakta, onun mütevatir hadisle ilgili fikirlerini
“taklit” etmektedir.
Kırbaşoğlu mütevatir hadislerin ancak sayılamayacak
kadar kalabalık kitleler tarafından nakledilen
hadisler olduğunu savunmaktadır. Ona göre
ravileri sayıya geldiği için, elli altmış sahabî tarafından
nakledilmiş olsa bile senetli rivayet yoluyla
günümüze ulaşan hadisler mütevatir olamazlar.[7]
Kırbaşoğlu’nun bu konuda dayanağı olmadığı gibi,
mütevatir hadisin tarifi de kendisini desteklememektedir.
Zira mütevatir hadisin tarifinde bir sayı
tahdidi olmadığını gördük. Sayı tahdidinin olmaması,
mütevatir hadis söz gelimi on kişinin ya da
yirmi kişinin rivayet ettiği hadistir, diyenleri yanlışladığı
gibi, mütevatir hadis elli kişinin ya da altmış
kişinin rivayet ettiği hadis olamaz diyenleri de yanlışlamaktadır.
Çünkü sonuçta her ikisi de mütevatir
hadise bir rakam tahdidi yapmaktadır. Biri
doğrudan yaparken Kırbaşoğlu gibileri dolaylı biçimde,
tersinden sayı tahdidi yapmaktadır. Kırbaşoğlu
söz gelimi elli ya da altmış sahabi tarafından
nakledilen hadisleri mütevatir görmemekle, mütevatir
hadisin ravi sayısının asgari olarak ellinin ya
da altmışın üstünde olması gerektiğini zımnen
ifade etmiş olmaktadır. Oysa mütevatir hadislerin
tarifinde de şartlarında da böyle bir kayıt bulunmamaktadır.
Şu halde Kırbaşoğlu, mütevatir hadislerin
sayısını en aza indirmeye şartlanmış biri olarak
tariflere rağmen kendince bir mütevatir hadis modeli
kurgulamaktadır.[8] Bu bakımdan onun savunduğu
mütevatir hadis modeli bizi bağlamamaktadır.
Dolayısıyla nüzul-i İsa ile ilgili rivayetleri onun değil,
yaygın mütevatir hadis tasavvuru üzerinden değerlendirmek
gerektiğini düşünmekteyiz.
Nüzul-i İsa ile ilgili rivayetlerin hangi kategoriye
girdiğini tespit etmek zor değil. Konuyla ilgili rivayetlerin
senedlerini ve buna bağlı olarak ravi
sahabilerin sayısını en azından elde mevcut olanları
itibarıyla çıkarmak mümkün. Aslında okuyucunun,
bu konuda ilgili kaynakları tek tek taramak
zorunda kaldığını düşünerek yılgınlık göstermesine
gerek yok. Modern zamanlarda nüzul-i İsa konusu
tartışılmaya başladığından yakın dönemde yaşayan
bir çok muhakkık âlim ilgili rivayetleri kaynaklardan
tarayarak ilgilenenleri bu zahmetli işten
kurtarmıştır. Mesela Hindistanlı büyük muhaddis ve
fakih Enver Şâh el-Keşmîrî yaptığı uzun ve yorucu
çalışmalar neticesinde bu konuda et-Tasrîh bimâ
tevâtera fî nüzûli’l-Mesîh adlı kitabını kaleme almıştır.
Keşmîrî bu kitapta Allah Resulü’ne ait/merfu
yetmiş beş, sahabe ve tabiîne ait/mevkuf yirmi altı
rivayet toplamıştır. Bu rivayetler başta İbn-i Mesud,
Aişe, Enes, Huzeyfe bin el-Yemân, İbn-i Ömer, İbni
Abbas, Cabir, Ebu Hureyre, Abdullah bin Amr, Ebu
Said el-Hudrî gibi meşhur sahabiler olmak üzere
yaklaşık otuz sahabîden nakledilmektedir. İlgili rivayetler
bu kadar kalabalık bir sahabe gurubu tarafından
nakledildiğinden öteden beri İslam âlimleri
nüzul-i İsa konusundaki rivayetlerin mütevatir olReduğunu
ifade etmişlerdir. Bunlara misal olarak Taberî,
Ebu’l-Hüseyn el-Âburî, İbn-i Atıyye, İbn-i
Rüşd, İbn-i Kesîr, es-Seffârînî, Şevkânî, Kettânî,
Keşmîrî, Kevserî ve Ğumârî’yi zikredebiliriz.[9]
Şu halde mütevatir hadisin tarifi esas alındığında,
bu kadar sahabînin rivayet ettiği hadislerin
mütevatir olduğunu söylemek için başka ne gerekiyor?
Sahabe tabakasında bu sayıya ulaşan rivayetlerin
tabiin ve sonraki tabakalarda ulaşacağı
miktarı siz düşünün. Bu kadar sahabinin yalan üzerinde
söz birliği etmiş olabileceğine kim neye dayanarak
ihtimal vermektedir ki, bu hadislerin
mütevatir olamayacağını savunabilmektedir?
HAYRİ KIRBAŞOĞLU’NUN NÜZUL-İ İSA
TENKİDİNİN ELEŞTİRİSİ
Burada hazır yeri gelmişken Hayri Kırbaşoğlu’nun
ilgili rivayetler ve kaynağı bulunan sahabilere
dair tenkitlerine değinmeliyim. Bu vesileyle
Hayri Kırbaşoğlu’nun, Hz. İsa’nın nüzulüyle ilgili
hadislere dair kaleme aldığı “Hz. İsa’yı (a.s.) gökten
indiren hadislerin tenkidi” isimli bir makalesi olduğunu
belirtmem gerekiyor. İlgili makaleyi
okudum, maalesef makalede ilmî sayılabilecek
analitik tespitler göremedim. Asıl konumuz Kırbaşoğlu’nun
tenkidinin eleştirisi olmadığı için burada
sadece ilgili makalede göze batan eksiklik ve çarpıtmaları
gündeme getirerek tekrar İslamoğlu’na
dönmek durumundayım.

Kırbaşoğlu’nun anılan makalede “Kaynak
metodolojisi” alt başlığıyla yaptığı tespit ve tenkitler
gayet sathî ve temelsiz görünüyor. Sözgelimi bu
bölümde Kırbaşoğlu, Hz. İsa’nın nüzulüne dair
Allah Resulü’nden yapılan rivayetlerin birkaçı hariç
neden Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz.
Ali gibi kendisine yakın arkadaşları ve Hz. Peygamber’in
eşleri tarafından gelmediğini bir sorun
olarak gündeme taşıyıp rivayetlerin güvenilirliğini
sorguluyor. Doğrusu bir hadisin onlarca sahabi tarafından
rivayet edildiği halde bu sahabiler arasında
neden yukarıda zikredilen sahabiler
bulunmuyor, diyerek tenkit edildiğine ilk defa şahit
oluyoruz. Kırbaşoğlu’nun böyle bir ayrıntıyı kaynak
tenkidi gibi ilmi bir faaliyette hem de ilk sırada kullanması
doğrusu ilginç. Hadis ilimlerinde sözü edilen
sahabilerin neden fazlaca rivayetleri olmadığı
konusunda kendi konumlarına has sebeplere dair
yer alan izahlar Kırbaşoğlu’nun söz konusu tenkidine
yeterince cevap teşkil ediyor.
Bu bir yana tenkit ilginç olduğu kadar ciddi bir
mütalaaya dayandığı da söylenemez. Zira kendisi
de hadislerin ravi sahabilerinin listesini veriyor ve
bunlar arasından Hz. Enes, Hz. Abdullah b. Mesud
gibi birkaç sahabi dışındakilerin Allah Resulü’nün
yakın arkadaşları ve fakih sahabiler olmadıklarını
söylüyor[10]. Kırbaşoğlu her ne kadar “birkaç sahabi”
diyerek bunların kimler ve ne kadar olduklarını
belirsiz bırakmak suretiyle meseleyi
geçiştirmeye çalışsa da biz şöyle biraz daha ayrıntıya
girerek iddiasının hiç de sağlam bir temele
oturmadığını yakında görebiliriz.
Kırbaşoğlu’nun da verdiği listede yer alan sahabiler
arasında Cabir b. Abdillah, Ebu Hureyre,
Abdullah b. Amr, Abdullah b. Ömer, Huzeyfe b. el-
Yemân, Ammar b. Yasir, Imrân b. Husayn, Ebu’d-
Derdâ, Osman b. Ebi’l-As, Vâsile b. el-Eska’ gibi
isimler bulunuyor. Şimdi bu sahabilerin Hz. Ebubekir
gibi Allah Resulü’nün yakın arkadaşları olduklarını
söyleyemesek de bunların her birinin
Allah Resulü’yle yakınlığı bulunduğu bir vakıadır.
Ve hiçbiri Allah Resulü’nü bir veya birkaç defa
görüp memleketine dönmüş bir bedevî değildir.
Hadis ilimlerinde ravi sahabilerin temayüz sebebi
Hz. Ebubekir gibi Allah Resulü’nün çok yakın arkadaşı
olmak değildir elbette. Eğer öyle olsaydı elimizde
hadis diye sadece mezkûr sahabilerin
rivayet ettiği çok az bir mecmua kalırdı. Oysa hadis
ilimlerinde [ve özellikle usulcülerin nazarında] bir
sahabiyi diğerinden mütemayiz kılan husus, fakih
olmalarının yanında, esasta Allah Resulü’ne olan
mülazemetidir/beraberliğidir. Allah Resulü’yle birlikteliği
ne kadardır, onunla savaşa katılmış mıdır,
onunla sefere çıkmış mıdır, özel olarak Allah Resuluyle münasebeti olmuş mudur, bunlara bakılır.[
11] Sözünü ettiğimiz sahabilerin her birisi bu özelliktedirler.
Allah Resulü’yle savaşlara katılmanın
yanında onun nezdinde önemli mevkii işgal etmişlerdir.
Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr ve Ebu
Hureyre gibi isimlere girmek istemiyorum. Bunların
Allah Resulü’yle özel münasebetleri, menkıbeleri
ve sahabe arasındaki mevkileri tarife gerek
bırakmayacak kadar açıktır. Ben asıl diğer sahabilerden
bahsetmek istiyorum.
Bu sahabilerin birçoğu gerek Allah Resulü
gerekse Hulefa-i Râşidîn tarafından stratejik görevlere
getirilmiştir. Mesela Osman b. Ebi’l-As bizat
Allah Resulü tarafından Taif’e vali tayin edilmiştir.
Hz. Ömer zamanına kadar bu görevde kalmış,
daha sonra Hz. Ömer kendisini Bahreyn’e vali atamıştır.
Imran b. Husayn de fakih olduğu bildirilen
sahabilerdendir ve Hz. Ömer tarafından Basra’ya
gönderilmiş, oradaki halka din eğitimi/tefkîh için vazifelendirilmiştir.
Huzeyfe b. El-Yeman, meşhur sahabilerdendir.
Allah Resulü’nün kendisine son
derece güveni bulunmaktaydı. Birçok gizli bilgileri
kendisine verdiği için “sahibü’s-sirr” olarak anılırdı.
Hz. İsa’nın nüzulü dâhil kıyamet alametleri hakkında
birçok rivayetin kaynağıdır. Hz. Ömer onun
bilgisine güvenir, fitne konusunda kendisine danışırdı.
Kaynakların verdiği bilgiye göre Hz. Ömer tarafından
Medâin’e vali atanmıştır.
Ebu’d-Derdâ, Bedir günü Müslüman olmuş,
Uhud’a katılmıştır. “Ümmetimin hakîmidir” gibi bir
medh-i nebevîye mazhar olmuştur. Dımeşk kadılığı yapacak kadar fakih bir sahabidir. Hz. Ebu Hureyre
gibi Vâsile b. el-Eska’ da Ashab-ı suffa’dandır,
gece gündüz Allah Resulü’nün yakınında
bulunmuş, karın tokluğuna ilim tahsil etmiştir.
Ammâr b. Yâsir erken dönem Müslüman olmuş sahabilerden
biri olarak uzun süre Allah Resulü’yle
birlikteliği vardır. Bunun yanında Allah Resulü’nün,
şahsına dair beyanatı bulunacak kadar da kendisine
yakınlığı bulunmaktadır. Nüzûl-i İsa rivayetlerinin
kaynağı olan sahabiler içinde bunların
yanında Sefîne ve Sevbân gibi gece gündüz Allah
Resulü’nün beraberinde bulunan onun hizmetçisi
olan sahabiler de vardır.[12] Şimdi bu sahabilerin rivayetlerini
Allah Resulü’nün çok yakın arkadaşları
ve fakih olmadıkları gerekçesiyle tenkit etmenin
makul bir izahı olabilir mi?
Mütalaanın ciddiyetine (!) bakın ki, mezkûr
sahabiler arasında Allah Resulü’nün eşleri bulunmadığını
sorun eden Kırbaşoğlu bizzat kendi listesinde
de yer aldığı halde Hz. Aişe’yi görmüyor.
Makalede “Dış Tenkid” (isnad tenkidi) alt başlığıyla
yer alan bölümdeki tenkitler bizzat senet incelemelerine
dayandırılmak yerine hadislerin
birkaçıyla ilgili bilinen tenkitler ileri sürülerek diğerleri
de zan altına sokuluyor. Hâlbuki başlığa bakarak
bu bölümde ilgili rivayetlerin senetlerini tek tek
inceleyip ayrı ayrı her biri hakkında mülahazalarını
ortaya koymasını, sonra da bu mülahazalar üzerine,
genellemeye prim vermeden tutarlı bir sonuç
çıkarmasını beklerdik Kırbaşoğlu’ndan.
“İç Tenkit” (metin tenkidi) alt başlığıyla makaleye
yansıttığı tespitlere gelince bunlar tamamen
Kırbaşoğlu’nun hakikat ve doğruluk anlayışını ortaya
koyan son derece sübjektif açıklamalar ve pekâlâ
tartışılabilecek, pekâlâ aksi söylenebilecek
türden tespitlere dayanıyorlar. Söz gelimi bu bölümde
sık sık ilgili rivayetlerin bazılarında yer alan
ifadelerin Eski Ahid külliyatındaki bilgilerle benzerlikler
arz ettiğine yaptığı atıfları burada zikredebiliriz.
Kırbaşoğlu bunları yadırgayıp ilgili hadislerin
–ki bunlar bir kısmı için söz konusu- belli kültür
havzalarında üretilip Allah Resulü’ne isnad edildiğini
düşünmektedir. Bu Kırbaşoğlu’nun zannettiği
kadar kolay mıdır? Pekala, biri kalkıp şunları diyebilir:
Eski ve yeni ahid külliyatı toptan batıl ve hurafelerle
dolu değildir. Bunlarda hala mişkat-ı
nübüvvetten parıltılar vardır. İş bu bilgiler de korunabilmiş
mezkûr parıltılardandır. Allah Resulü ile
diğer peygamberlerin bilgi kaynağı aynıdır, vahiydir.
Şimdi siz Ehl-i kitaptaki bilgilerin toptan batıl olduğunu
söyleyebilir misiniz? Eğer söylüyorsanız,
neden bu külliyatı hala muharref/değiştirilmiş/saptırılmış,
üzerinde oynanmış kitaplar olarak tanımlı yorsunuz? Ehl-i kitab’ın dinî bilgisinin tahrif edilmiş
olması zorunlu olarak sahip oldukları bazı bilgilerin
hakikat değeri taşıyabileceğini göstermez mi?
Bizim de bu bilgileri tespit etmemiz için güvenebileceğimiz
kaynak Kur’an ayetleri ve Allah Resulü’nün
hadisleri değil midir? Şu halde Allah
Resulü’nden gelen hadisler ilgili bilgilere paralellik
arz ediyorsa bunu hadislerin uydurma olduğuna mı
yoksa Ehl-i kitabın mezkûr bilgilerinin sahih olduğuna
mı delil saymalıdır?
Görüldüğü gibi Kırbaşoğlu burada bir ön kabulden
hareket ediyor, hadislerin metin kritiğini de
ihtiyat payı bırakmadan tamamen bunun üzerine
bina ediyor. Şimdi bu metin tenkidine ne kadar güvenebiliriz?
HABER-İ MÜTEVATİRLERİN DIŞINDAKİ
HABERLER SADECE HABER-İ VAHİD
MİDİR?
Üçüncüsü, haber-i vahidlerin akîdeye konu
olamaması meselesine gelince bu mesele de detayları
araştırılmadığında kafa karışıklığına yol açabilmektedir.
Detaylara girmeden önce iki noktanın
altını çizelim: Birincisi, Hz. İsa’nın nüzulüne dair rivayetler
haber-i vahid değildir, yukarıda da izah ettiğimiz
gibi mütevatirdir. İkincisi, nüzul-i İsa
rivayetlerinin mütevatir olmadığı farz edilse bile bu
zorunlu olarak haber-i vahid olmalarını gerektirmez.
Zira Usul-i fıkıh âlimleri genelde hadisleri mütevatir,
meşhur/müstefîz ve âhâd olmak üzere üç
kısma ayırıp hükümleri itibarıyla her bir kısmı ayrı
ayrı değerlendirirler. Bu değerlendirmeye göre
meşhur hadisler İbn-i Fûrek, el-İsferâînî, Ebu Mansur
el-Bağdâdî ve Ebu’l-Yüsr el-Bezdevî gibi ekser
usulcülere göre kat’î bilgi ifade ederken[13], Debûsî
ve Serahsî gibi bazı âlimlerce tuma’nînet/tatmin
edecek düzeyde bilgi ifade etmektedir.[14] Ama şurası
kesin ki meşhur hadislerin inkârı –Ebu’l-Yüsr
el-Bezdevî ve hocası Şemsü’l-Eimme el-Halvanî
gibi bazı âlimlere göre küfür olsa da[15] - en azından
bidat kabul edilmekte, bu yönüyle ilgili rivayetlerin
akideye taalluku bulunmaktadır. Bu bakımdan
birçok akide ve kelam kitabında da örneklerine
rastlandığı üzere ilgili rivayetler akidede delil olarak
kullanılabilmektedir. Özellikle akide ve kelam
kitaplarının sem’iyyât bölümü diye bilinen son bahislerinde
bu rivayetlerin sıkça delil olarak kullanıldığını
görmekteyiz. Şu da var ki, kelamcılar bu gibi
bahislerde zaman zaman istidlalde bulundukları
bazı rivayetlerin meşhur olduğunu ifade etmişlerse
de bu hüküm her zaman isabetli olmamaktadır.
Zahid el-Kevserî’nin de pek yerinde tespit ettiği
üzere, sözü edilen kelamcıların hadis ilimlerinde ihtisasları
olmadığı için ilgili hadislerin tarikleri hakkında
etraflı bilgiye sahip olmamaktadırlar.[16] Bu
bakımdan onların tevatüre ulaştığının farkına varamayıp
sadece meşhur olduklarını ifadeyle yetinmektedirler.
Her konuda ihtisas erbabının bilgisine
müracaat etmek gerektiğinden mütevatir hadislerin
tespiti hususunda kelamcılardan çok hadislerin
tariklerine aşinalığı olan âlimlerin tespitleri esas
alınmalıdır. Yukarıda bu nitelikteki âlimlerin ilgili hadislere
dair kanaatlerini belirtmiştik. Sözün özü
Usul-i fıkıh âlimlerine ait bu taksime göre konuşacak
olursak nüzul-i İsa rivayetleri en azından meşhur/
müstefîz hadisler kısmına dâhil olmaktadır.
Bizim yukarıda esas aldığımız üzere hadisleri
mütevatir ve haber-i vahid olarak ikili tasnife
tabi tutanlar genelde muhaddislerdir. Şu halde
nüzul-i İsa rivayetlerinin mütevatir olmadığını varsaysak
bile haber-i vahid olmaları gerektiği sonucu
sadece muhaddislerin tasnifine göredir, usul-i fıkıh
âlimlerine göre değil.
HABER-İ VAHİDLER AKÎDEYE KONU
OLAMAZLAR MI?
Bu girişten sonra bir an için İslamoğlu’nun dediği
gibi düşünerek ilgili rivayetleri haber-i vahid
kabul edecek olsak bile bu, mezkûr rivayetlerin
mutlak anlamda akîdeye konu olamayacağını göstermez.
Zira haber-i vahidler içinde akîdeye konu
olan rivayetler bulunmaktadır. Nitekim birçok usuli
fıkıh kitabında mütevatir haber konusu işlendikten
sonra katî bilgi ifade eden haberler başlığı
altında özel bir bahis açılması bunu göstermektedir.
Buna bir misal olması için Fahru’r-Râzî’nin “Bir
haberin doğru olduğunda tevatürden başka delalet
eden hususlar” diye başlık attığı bahsi zikredebiliriz.[
17] Gerek Fahru’r-Râzî gerekse diğer birçok
usulcü bu ve benzer başlıklar altında katî bilgi ifade
eden haber-i vahid çeşitlerine birçok örnek vermektedirler.
Bunlar içinden âlimlerin kabul ettiği
haber-i vahidleri burada özellikle belirtmeliyiz.[18]
Zira Hz. İsa’nın nüzulüne dair rivayetler hemen
bütün İslam âlimleri tarafından kabul görmüş, hadis
mecmualarından akaid-kelam kitaplarına kadar ilgili
hadisler kıyamet alametleri sadedinde birer bilgi
kaynağı olarak kullanılmıştır.
Şu halde ilgili hadislerin haber-i vahid olduğu
söylense bile âlimlerin kabulüne mazhar olmaları
bakımından katî bilgi ifade ettiklerini ve tabii olarak
akideye konu olmaları gerektiğini söylemek durumundayız.

HABER-İ VAHİDLERİN ZAN İFADE
ETMESİ NASIL ANLAŞILMALIDIR?
Burada Mustafa İslamoğlu’nun cevabında da
dikkat çektiği gibi İslam modernistlerinin haber-i vahidlerin
zan ifade ettiği hususuna dönük bir çarpıtmasına
temas etmeliyiz. İslam modernistleri bir
itikad ilkesini kabul etmediklerinde tavırları bellidir;
genelde konu hakkındaki hadislerin haber-i vahid
olduğunu ileri sürerler. Daha sonra haber-i vahidlerin
zan ifade ettiği yönündeki prensibi gündeme
taşıyarak haberin içeriğine iman etmeyişlerini kendilerince
bir sebebe bağlamış olurlar. Evet, ifade
edildiği gibi haber-i vahidlerin zan ifade etmesi
usulî bir konudur ve katî bilgi ifade etmelerini sağlayan
–ve yukarıda bir örneğine yer verilen- herhangi
bir karine bulunmadığında söz konusudur.
Ancak burada kapalı kalan ve kapalılığı fırsat bilinerek
manipüle edilmeye çalışılan bir konu var.
Haber-i vahidlerin ifade ettiği belirtilen zan zann-ı
galiptir. Yani hadisin durumuna göre yüzde elli bir
ile yüzde doksan dokuz arasında değişebilen güçlü
kanaattir. Şöyle söyleyebiliriz; normal şartlarda
haber-i vahidle sabit bir meseleye inanmak için elimizde
geçerli bir sebep olduğu halde onu inkâr
etmek için geçerli bir sebep bulunmamaktadır. Bu
da aksine delil olmadığı zaman haber-i vahidlerin
gereğince inanmak icap ettiği anlamına gelir.
Durum böyle olunca haber-i vahidlerin zan
ifade ettiği yönündeki bu usul prensibini ilgili haberlerin
içeriğine karşı güvensizlik telkin eden bir
bağlam ve üslup içinde dile getirmek esasen ilgili
prensibi uygulama hassasiyetinin değil, onu çarpıtmanın
işaretidir. Zira söz konusu prensip haberi
vahidlerin içeriğinin doğru olması ihtimalinin yanlış
olması ihtimaline karşı daha güçlü olduğunu ve dolayısıyla
itibara alınması gerektiğini ifade ettiği
halde burada tam aksi bir amaçla kullanılmakta, ilgili
haberin içeriğine imanın lüzumsuzluğuna araç
kılınmaktadır. Nitekim nüzul-i İsa’ya inanmayan
kimse konu hakkındaki hadislerin haber-i vahid olduklarını
duyduğunda acaba yanlış mı yapıyorum
diye bir tereddüt duyması gerekeceğine inkârını bir
temele dayandırmışçasına rahatlamaktadır.
Bu durumda haber-i vahidlerin zan ifade ettiği
yönündeki prensibi doğru anlamamız gerekmektedir.
Bu prensibi doğru anlayabilmek için önce onun
usul ve kelam kitaplarında ne münasebetle kullanıldığını
bilmek icap eder. Usul ve kelam kitaplarını inceleyenler görecektir ki haber-i vahidin zan
ifade ettiği, kati bilgi sağlamadığı yönündeki prensip
özellikle iki konuda gündeme taşınmaktadır.
Bunlardan biri nasların taaruzu konusu, diğeri tekfir
konusudur. Nasların taaruzu konusunda bilhassa
Hanefî usulcüler Kur’an’da bulunan tahsis
edilmemiş umumî lafızlar bahsinde bu lafızların
haber-i vahidlerle tahsis edilemeyeceğini ifade
ederlerken ilgili prensibe atıf yaparlar. Bir de usulcüler
haberlerin kendi aralarındaki taaruzu bahsinde
de bu prensibe dikkat çekmektedirler.
Usulcülerin bu atıfları, haber-i vahidleri delil kabul
etmemeye dönük değil, sadece nasları hiyerarşik
bir sisteme göre anlamaya dönük bir çabanın
ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Tekfir konusundaki
atfa gelince bu daha çok prensibe kelam
kitaplarında yapılan atıftır ve haber-i vahidle sabit
meseleleri inkâr ettiği için her hangi birini tekfir etmemek
gerektiği anlatılırken gündeme getirilir. Burada
da haber-i vahidlerin delil olarak
görülemeyeceğine dair en ufak bir ima söz konusu
değildir. Prensibin gündeme getirilmesi sadece tekfir
konusunda ihtiyatın gerekliliğinden kaynaklanmaktadır.
Demek oluyor ki, prensibi doğru yerde uygulamak
istiyorsak onu ya nasların taaruzu ya da tekfir
konusunda kullanmalıyız. Ayet ya da mütevatir
veya meşhur hadislerin açık ifadelerine aykırı bir
rivayetle karşılaştığımızda ilgili rivayetin sıhhat değerini
araştırır, bu meyanda haber-i vahid olduğunu
ve zan ifade ettiğini belirtiriz. Ardından aksini gösteren
delillerin açık ayet veya mütevatir ya da meşhur
hadisler olduğunu, katî bilgi ifade ettiklerini
söyleriz. Böylece nasları birbirleriyle çatıştırmadan
bir ahenk içinde anlamanın yolunu aramaya çalışırız.
Ya da prensibi bir hadisi inkâr eden kimse karşısında
uygulamaya sokarız. Eğer inkâr ettiği
rivayet haber-i vahidse zan ifade ettiğini, dolayısıyla
söz konusu şahsı tekfir etmemizin doğru olmayacağını
anlarız. Yoksa bir mümin Allah
Resulü’nden sahih bir yolla aktarılmış ve müçtehidlerin
nasların tespit ve tefsirine dair incelemelerinden
geçmiş bir hadis rivayetinin gereğine iman
konusunda uygulanamaz; bu hadis haber-i vahiddir,
içeriğine inanmam gerekmez, şeklinde bir savunma
geliştirilemez. Maalesef günümüzde
prensip hep bu savunma psikolojisiyle kullanılmakta,
nedense hep inkârın kılıfı olarak takdim
edilmekte ve sürekli haber-i vahidler karşısında
Müslümanları hem yersiz hem de yanlış bir tavra
sürüklemektedir. Eğer bu prensibi uygulayanlar
usulü işletme duyarlılığından hareketle bunu yapıyorlarsa
aynı duyarlılığın gereği olarak prensibi
yerli yerince de kullanmak mesuliyetindedirler.
Sonuç olarak sözün başından beri anlatmaya
çalıştığımız gibi gerek konuyla ilgili hadislerin mahiyet
ve hususiyetleri gerekse muhtelif İslamî ilimlere
konu olan prensipler göz önünde
bulundurulduğunda nüzul-i İsa’ya dair rivayetlerin
tevili mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte
ilgili rivayetlerin mütevatir olmadığı yönündeki iddia
başta mütevatir hadisin tarifi açısından temelsizdir.
Haber-i vahidlerin zan ifade ettiği ve akîdeye konu
olamayacağı prensibi de aslen açılımı ve kapsam
alanını sınırlayıcı diğer prensipler dikkate alınmadan
peşin fikirlere kılıf üretmek üzere manipüle
edilmeye çalışılmıştır. Son olarak gördük ki, haberi
vahidlerin zan ifade ettiği yönündeki prensip günümüzde
ne doğru yerde ne de doğru amaçla
kullanılmaktadır. Önceleri nasları bir hiyerarşi
içinde doğru anlamanın ölçüsü olarak kullanılan bir
prensibin bugün nasıl da nasları hayatın dışına
itme aracı olarak istismar edildiğini göstermesi bakımından
bu hayli manidardır.
Bütün bunlardan sonra Mustafa İslamoğlu’nun
nüzul-i İsa konusundaki görüşlerinin herhangi
ilmî mesnede dayanmadığını, şartlanmış bir
zihinle meseleyi basitleştirdiğini söylemek durumundayız.
..............................................................................
Dipnotlar:
1- Akla ilk gelen bir misal olarak selefisinden Eşarisine ve Matüridisine kadar hemen
bütün müminlerin 1100 yıldır başucu eseri kabul ettiği Tahavi Akîde’sinde bu konuda
şöyle denir: Deccal’ın çıkması, Meryemoğlu İsa’nın (aleyhisselam) gökten nüzûlü
gibi kıyamet alametlerine iman ederiz. s. 29.
2- http://www.tumgazeteler.com/?a=2573959
3- Buharî, 3448; Müslim, 306.
4- Müslim, 312.
5- Taberî, Câmiu’l-beyan fî âyi’l-Kur’an, c. 3, s. 395; Kevserî, Nazratün âbira, s. 99.
6- http://www.mustafaislamoglu.com/haber_detay.php?haber_id=338
7- Kırbaşoğlu, Alternatif Hadis Metodolojisi, s. 95.
8- Kırbaşoğlu’nun mütevatir hadisle ilgili görüşlerinin tenkidi için bkz., Talha Hakan
Alp, Günümüz hadis tartışmaları bağlamında Mütevatir hadis, Rıhle, Yıl 1, Sayı 2.
9- Abdulfettah Ebu Ğudde, et-Tasrîh bimâ tevâtera fî nüzûli’l-Mesîh, talik bölümü; ed-
Dânî, es-Sünenü’l-vâride fi’l-fiteni ve ğavâilihâ ve’s-sâati ve eşrâtihâ, talik kısmı, c. 6,
s. 1246.
10- Kırbaşoğlu, Hz. İsa’yı (a.s.) gökten indiren hadislerin tenkidi, İslamiyat, c. 3, s. 4.
Ekim-Aralık 2000.
11- Suyutî, Tedrîbü’-râvî, c. 2, s. 122; es-Sem’ânî, Kavâtıu’l-edille, c. 1, s. 392.
12- Burada mezkur sahabilere dair verilen bilgiler el-İsabe fi temyizi’s-sahabe adlı
meşhur sahabe ansiklopedisinden alınmıştır. Merak edenler sahabilerin isimleri üzerinden
ansiklopedide arama yapabilir ve hayatları hakkında daha geniş bilgi edinebilirler.
13- el-Bağdâdî, Usûlü’d-dîn, s. 13.
14- Debûsî, Takvîmü’l-edille, s. 212; Serahsî, Usulü’s-Serahsî, c. 1, s. 292.
15- Ebu’l-Yüsr el-Bezdevî, Kitabün fîhi marifetü’l-huceci’ş-şer’iyye, s. 33.
16- Kevserî, Nazratün âbira, s. 122.
17- Fahru’r-Razî, el-Mahsûl, c. 4, s. 271.
18- Cessâs, el-Fusûl, c. 3, s. 49.