Yeniden Diriliş

e-Posta Yazdır PDF

Bir akşamüstü vazgeçmişti her şeyden. Ne sevdikleri
ne sevenleri hiçbiride bağlamıyordu artık onu hayata.
Bir veda mektubu yazıp kaçtı çok uzaklara… “…Kısacık
hayatıma tüm ihanetleri sığdırdı çok sevdiklerim. En
sevdiklerimin davacısı olurken yüreğim, sanık koltuğunda
oturan sadece onurum olmadı. Siz tüm onurumu tüm gururumu
hiçe sayarken, aslında hiçe saydığınız sadece onurum
olmadı. Siz, geçmişimi ve geleceğimi aldınız benden…
Artık yokum hayatınızda artık yoksunuz yarınlarımda…”
Yorgunuydu hayatın. Kendi kendinin hükmünü vermişti:
Ölmeliydi…

 

 













En güzel günlerinin geçtiği tepeye gitti. Uzun uzun izledi
tüm şehri. Saatler akıp geçti. Karanlık sanki tüm şehri
yutmuştu. Son kez baktı etrafına ve yavaş yavaş son adımlarını
attı tepeliğin en ucuna… Gür bir ses yükseldi arkasından:
- ...ve sen yine denediğinde ve yine kalbin daraldığında ve yine
bütün kapılar yüzüne kapandığında ve yine ne yapman gerektiğini
bilmediğinde… Uzun uzun düşün ve hatırla Yaradanını! Allah
kuluna kâfi değimli? (zümer/36) Der yaşlı bir adam tüm gür
sesiyle. Sesi, sessizliğin uğultusunu keser. Her yer yaşlı adamın
sözleriyle yankılanır.

 

 

 


















Ses adeta tüm ruhunu sarmış iliklerine kadar esir almıştır. Bir an
arkasına dönüp sesin sahibine doğru bakmak istese de “kimsin”
demekle yetinir. Sesine bir cevap gelmeyince arkasına dönüp “kimsin”
diye tekrarlar. Yaşlı Galip gencin gözlerine bakarak - Hayat
yüzünde bir kırışıklık bile oluşturmamışken ölmek niye? Der. Ali
gözlerini kaçırır yaşlı adamın gözlerinden ve “beni yalnız bırak” der.
Galip gencin yanına yaklaşarak “sen zaten yalnızlıktan bu noktaya
gelmişsin. Haydi, bırak şimdi yalnızlıkta boğulmayı da benimle gel”der.
Ali’yi ismini bile bilmediği bu yaşlı adamın sözleri derinden etkiler…
Ölmeyi düşünürken, biranda onun sihir gibi sözlerinin büyüsüne
kapılmıştır.  Yaşlı adam önde  Ali arkada ağır adımlarla Galip’in
kulübesine doğru giderler.

 

 
















Oldukça mütevazı bir görünüme sahip olan kulübeye vardıklarında Galip genç
misafirine sıcak bir içecek ikram eder. Lakin bardağı uzatırken
yanlışlıkla Ali’nin üzerine dökülür. Verdiği acının refleksi ile bağıran
Ali’ye - Ne tuhaf. Der Galip. - Tuhaf olan nedir amca canım yandı
- İşte bende buna tuhaf diyorum ya. Biraz önce sen değimliydin bu
candan vazgeçen. Şimdi canım yandı diyorsun… Ali başı önde susar.
Aslında halen daha vazgeçmişte değildir ölme fikrinden. Ama neden bu
yaşlı adamın yanında olduğunuda bilmiyordur. Yaşlı Galip genç misafirinin
gözlerine bakıp Mevlana’dan şu dörtlüğü söyler: - Yazık ki akşam oldu biz
yine yalnız kaldık Bir kıyısı görünmez denize daldık Bir gemiye binmişiz
bulanık bir gecede Allah’ın denizinde Allah’tan uzak kaldık… Der ve devam
eder sözlerine: - Bak genç adam bundan yıllar önce bende tıpkı senin durduğun
o noktada, uçurumun en ucunda duruyordum. Ne zenginliğim ne de sahip olduğum
kadınlar hiçbiri evet hiçbiri beni mutlu etmiyordu. Çok kadınla birlikte oldum
ve çok mekân değiştirdim. Vede çok tatlardan tattım. Hayatta ne istediysem
sadece ufacık verdiğim bir emirle hepsinide elde ettim. Lakin yinede hep
yalnız kaldım. Ruhum bir şeylere açtı ama anlamıyordum. Çünkü her şeyim
vardı. Aklına gelebilecek her şey… Ama dinmiyordu işte yalnızlığım. Ruhum özgür
değildi sanki. Boğuyordu yaşadıklarım. Hayat anlamını yitirmişti bende.
Her şeye sahiptim. Ama masum bir çocuğun gülüşüne ya da içten gelen bir
tebessümden uzaktım. Çok yalnızdım be genç adam… Derin bir nefes alır. Ali ise
pür dikkat dinliyordu yaşlı adamın hayat hikâyesini.

 

 

 
















 Dayanamayarak sorar
- Peki sonra? Sonra ne oldu hayatınızda?
Galip güler.
- Sonra, sonra gelecek günlerimden ve dahada fazla yalnız kalmaktan korkup hayatıma
son vermek istedim. Hem zaten ne tat alıyordum hayatımdan nede bir huzur
duyuyordum yaptıklarımdan. Daha fazla yaşayıpta ne görecektim ki. Ve tıpkı bugün
senin durduğun uçurumdan kendimi atarken boşluğa, bir el yakalayıverdi beni.
Önce bağırdım “çek ellerini üzerimden be adam. Mani olma maddede kaybolmuş bu
adama” diyerek çıkıştım zavallıcığa. Öyle masum bir yüzü vardı ki imam Halil
Efendinin daha önce gördüğüm hiçbir yüzde yoktu o anlam… Ben kızıp kükredikçe
o sadece sessiz dinliyordu. Ben ise o sustukça dahada çok bağırıyordum. Sanki tüm
hırsımı ondan çıkarmak istercesine bağırdıkça bağırıyordum… O ise öyle bir şey
söylediki bu sefer ben sustum…

 

 


- Ne dediki? Der Ali - Dediki “Dışın bakımlı görünür, fakat için haraptır.
Ölmeyi diler gibi görünürsün fakat ruhun yaşamak için çırpınır. Sen ölmeyi değil
arınmayı dile. Canına son vermeyi değil ruhunun feryadını dinle.”Dedi. Ne
denir ki bu sözler karşısında? Tüm söyledikleri doğruydu. Öylece susa kaldım.
Sonra “ama ben bu hayatı istemiyorum “dedim O ise “öyleyse yaşadığın hayatı
değiştir.”dedi. “ama nasıl ne yapacağımı bilmiyorum” dedim. “çok yalnızım”
dedim o “Allah ki kuluna çok yakın.”Dedi. Sonra onu evime davet ettim şoförümü
arayıp bulunduğum yerin adresini verdim. Yaklaşık yirmi dakikalık bir bekleyişten
sonra arabam gelmişti. Eve gittik.

 

 















Bana “şimdi, şuanda, şu dakikada, hiçbir şey yapmadan huzurlu olmak ve içinde koca
bir mutluluk duygusu yeşersin istermisin?” dedi. “Elbette” dedim büyük bir
merakla. “O halde Hakkın huzuruna Onla konuşmaya” Dedi. Önce şaşırdım. Deli
diye düşündüm. Bir insan nasıl Allah’la konuşurki bilemedim. Beraber abdest aldık.
Daha önce hiç namaz kılmadığımdan nasıl kılınır ne okunur bilmiyordum. Söyledim
oda sadece onun okuduklarını içimden tekrar etmemi söyledi. Ve başladık Hakkın
huzurunda onunla konuşmaya. Yavaştan bir kıpırdama oldu yüreğimde. Bir heyecan
kapladı tüm ruhumu ellerim titriyor gözlerimden yaşlar akıyordu. Öyle hiç
bilinçsizce dökülüverdi yaşlar gözümden. Namaz bitmişti. Ama yine kılmak hep
kılmak istiyordum. Ruhumun yıllarca aradığı bu değişik şeyi kaybetmek
istemiyordum. “ne olur tekrar kılalım” dedim. Kaç rekât kıldık o gün bilemiyorum.
Lakin bildiğim bir şey var ki ben o gün ölmeyi dilerken tekrar doğdum.
Allah’la konuşurken sanki ruhum tüm kirlerinden arınıyordu. Sanki hayat
yavaş yavaş anlam kazanmaya başlıyordu. Çok değişik duygular kaplamıştı benliğimi.
Sonra İmam Efendi “unutma Allah sana her şeyden daha yakın. Ve unutma insan
yalnızca onu düşünerek ulaşır asıl saadete” dedi ve gitti… Belki giden iyi bir dosttu
ama bana en iyi dostun sadece Allah olabileceğini hatırlatıp gitti. Beni tekrar
diriltip gitti. Bana Allah’ı buldurdu da gitti… - Çok zengin olduğunuzu söylemiştiniz.
Şimdi neden bu küçük kulübedesiniz?  

 












- Zenginliğim bana yalnızlıktan başka hiç bir şey kazandırmadı. Gözlerime bir
perde çekmekten, yüreğimi mühürlemekten başka hiçbir şey yapmadı. Hem ben asıl
dostu O’nu bulmuşum neye yarar para onun dergâhında? Tüm malımı ihtiyaç
sahiplerine muhtaçlara dağıtıp yerleştim tekrar dirilmeme vesile olan bu tepeye…
Ben huzuru ve gerçek mutluluğu O’nda buldum…. Tüm hikâyesini anlatan Galip bu genç adamın neden hayatına son vermek istediğini öğrenmek ister. - Eee delikanlı
benim dirilişim böyle oldu. Peki ya sen? sen neden hayatına son vermek istedin?
Ali biraz sustuktan sonra biraz çekingen ve utangaç bir sesle - Ben…
Ben aslında… Ne kadar çok anlatmak istesede hep kelimeler  düğümleniverir Ali’nin
boğazına. Anlatamaz bir türlü. Ali gülümseyerek - Desenize ikimizinde ölmek için
gittiği tepe ikimizinde tekrar dirilmesine vesile oldu. Galip güler ve Mevlana’nın
bu sözünü söyler:

- BİR MUM BAŞKA BİR MUMU TUTUŞTURMAKLA IŞIĞINDAN HİÇBİRŞEY KAYBETMEZ…