MEZHEPLERİN ORTAYA ÇIKIŞ SEBEPLERİ

e-Posta Yazdır PDF

Sözlükte, “gitmek, takip etmek ve gidilen yol” anlamlarına
gelen mezhep kelimesi, terim olarak, “dinin
inanç esaslarını veya amelî hükümlerini anlama ve
yorumlama konusunda kendine özgü yaklaşımlara
sahip düşünce sistemi ve bu yaklaşımlar etrafında
meydana gelen ekolleşmenin ürünü olan ilmî ve fikrî
birikim” anlamına gelmektedir. Ayrıca terim olarak,
“dinin aslî veya fer’î hükümlerinin dayandığı delilleri
bulmakta ve bunlardan hüküm çıkarıp yorumlamakta
otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlerin tamamı
veya belirledikleri sistem” anlamına da gelmektedir.
Asli hükümlerden kasıt, dinin temel inanç
esaslarını; fer’i hükümlerden kasıt ise, ibadetler ve insanlararası
münasebetleri içeren konulardır
Kur’ân-ı Kerim ve hadislerde mezhep kelimesine
değil, “fırka” kelimesine rastlanır. (Tevbe, 9/122;
En’am, 5/159) İslam coğrafyasının genişlemesi ve
diğer dinlere ait inanç grupları ile karşılaması sonucunda,
dinler ve mezhepler anlamına gelen “Milel ve
Nihal” kelimeleri ortaya çıkmıştır. Daha yaygın olduğu
için Mezhep kelimesi kullanıla gelmiştir.
Mezhep bir veya birkaç meselede kendine has
bir anlayış getirip başkalarına muhalefet edenlerin
oluşturduğu basit bir olgu olarak algılanmamalıdır.
Çünkü mezhep, İslam’ı benimseyen bir zümrenin fikir
ve amel tarzları ile töre, adalet ve geleneklerin bütününü
ifade eder.
Mezhepler, yerel bir din olarak da algılanmamalıdır.
Aksine bir dini benimseyen toplumların özellikleri
sonucu oluşur. Zaten mezhepte sosyal çevrenin
siyasi olayların, bazı inanç ve kültürlerin izleri görülür.
Sosyal çevre ve siyasi olaylar mezheplerin çıkma sebebidir.
Dinî İhtilaflarla İlgili Genel Durum
Mezheplerin ortaya çıkmasını, imamların görüş
ayrılıkları yaşamalarını, kimi insanlar dine sokulan
şahsi görüşler olarak algılamış, kimi insanlar da daha
ileri giderek yeni bir din çıkarıldığını söylemişlerdir.
Buna sebep kendi tezini doğru kabul edip diğerlerini
reddedenlerin mevcut olmasıdır. Oysa âlimlerin kitap
ve sünnet üzerinde titiz bir çalışma yaparak şer’i deliller
çerçevesindeki açıklamaları mevcuttur. (Şer’î: İslamiyet’e
uygun). Yani bir takım görüş ayrılıkları vardır,
ama temelleri kitap ve sünnete dayalıdır. Bu ihtilaflar
Müslümanların bölünmesine sebep olmamış, sadece
görüş ayrılığında kalmıştır. Kitap ve sünnet, bir meyve
ağacı, ağacın dalları şer’î deliller, meyveleri de ihtilafa
düşülen fıkhı hükümlerdir. İhtilaf kitap ve sünnetin iyice
anlamaya vesile olmuştur.
Yine şu bir gerçektir ki, insanların düşünceleri
değişiktir ve kâinata farklı açılardan bakarlar. Bu farklılığın
sebebi, insanların hayalleri, gördükleri ve ilgilerini
çeken şeylerin farklı oluşundandır. Medeniyet ve
ilerleme yolunda gelişmeler oldukça ihtilaflar da artmış
ve bu ihtilaflar çeşitli felsefî, sosyal ve ekonomik
doktrinler meydana getirmiştir.
İhtilaf hiçbir zaman dinin temel prensiplerinde olmamıştır.
Mesela;
• Allah Teâlâ’nın birliği,
• Hz. Muhammed’in (sas) Peygamber olduğu,
• Kur’ân-ı Kerimin Allah tarafından gönderildiği ve
mütevatir yoluyla nesilden nesile aktarıldığı,
• Namaz, zekat, hac ve oruç gibi ibadetler ve yerine
getirme şekilleri,
• İçki’nin domuz etinin, leşin haram oluşu gibi
kesin olarak bilinen hususlar ihtilaf konusu olmamıştır.
Sadece ibadetlerin detaylarında ve insanlar arası
münasebetler gibi fer’i meselelerde ihtilaf edilmiştir.
MEZHEPLERİN ORTAYA
ÇIKIŞ SEBEPLERİ
Mezheplerin ortaya çıkışı birçok sebeple yakından
ilgili görülmektedir:
• Ele alınan konuların anlaşılmasının zor olması,
• Bu meselelerle ilgilenen kişilerin isteklerinin değişik
olması,
• Eğitim düzeyi ve ilgi alanının farklılığı
• Geleneksel sosyal yapının sorgulanmaksızın
benimsenmesi,
• Bazı insanlarda olan liderlik hırsı.
Bu hususlar açık göründüğü için, bunları açıklayarak
sözü uzatmak yerine, aşağıda ele almayı düşündüğümüz
konular hakkında açıklamayı yapmayı
uygun görmekteyiz.
İhtilaf Konusu Meselelerin Açık Olmayıp
Kapalı Oluşu
Eskiden beri felsefeciler, bazı kapalı konuları
açıklamaya çalışmışlardır. Felsefecilerin açıklamaya
çalıştıkları bu konuları idrak etmek zor ve anlama yolları
da değişiktir. Bu sebeple de her felsefeci kendi gözünün
gördüğü, idrak edebileceği hususları anlamaya
çalışmıştır ve her birinin tek başına görüşü ise gerçeğin
ancak bir kısmını yansıtabilir. Eflatun şöyle der;
“İnsanlar her yönüyle bir yönü idrak eder.” Mesela birkaç
kör bir filin yanına varırlar her biri onun organını
tutar, eliyle kontrol eder ve onun ne olduğunu kendine
göre hayal eder. Onun ayağını yakalayan, filin ağaç
gövdesine benzeyen uzun ve yuvarlak bir yaratık olduğunu,
sırtına ulaşan onun yüksek tepelere benzeyen
bir yaratık olduğunu, kulağını tutan onun düz ince
katlanan ve açılan bir yaratık olduğunu söyler. Görüldüğü
gibi bunlar sadece gerçeğin bir kısmını idrak
edebilmiş diğer arkadaşlarını yalanlamış ve filin yaratılışını
anlatımda hata ettiklerini göstermişlerdir. Zaten
ihtilaflar meselenin kapalı veya zor oluşundan değil,
ihtilaf eden taraflardan her birinin diğerinin görüşünü
bilmeyişinden doğmaktadır.
Arzu, Mizaç, Heves ve İlgilerin Değişik Oluşu
Kişilerin arzuları, hevesleri ve mizaçları birbirinden
farklıdır. Herkes meseleleri kendi istek ve eğilimlerine
göre kavrar. Bu konuda Spinoza, “Bize eşyayı
gösteren basiretimiz değil, arzu ve meyillerimizdir” der.
Yani insanların ilgi alanını oluşturan şeylerin farkından
kaynaklanan bir duruma işaret etmiştir.
İnsanın mesleklerinin değişik olması onların
kendi mesleğine uygun bir şekilde düşünmesine ve
görüşlerinin o yönde olmasına sebep olur.
Ayrıca sanat ve bilimin de kendine göre bir ölçüsünün
olduğu ve insanları şekillendirdiği de bir hakikattir.
Sosyo-Kültürel Sebepler
Müslümanların, eski din ve kültür mensuplarından
birçoğuna komşu olmaları ve eski din sahiplerinden
bir kısmının İslam’a girmeleri de mezheplerin
çıkışında etkilidir İslam’ın gelmesiyle birçok Yahudi,
Hıristiyan ve Mecusiler Müslüman oldular. Fakat Müslüman
olsalar da eski inançlarından kalma düşüncelerinden
tamamen kurtulamamışlardır. Bu yüzden
onlar İslami meseleleri kendi görüşlerine uydurarak
bunları İslam’ın getirdiği şeyler olarak yaymışlardır.
Bunun yanında samimi olarak İslam’ı kabul edenler
olduğu gibi, gerçekte Müslüman olmayıp Müslüman’mış
gibi görünenler de olmuştur. Bunların amacı,
insanları şaşırtmak, sapık fikirler yaymak ve Müslümanların
ayrılığa düşmesini sağlamak olmuştur. Mesela
bunlar çeşitli hikâyeler ortaya çıkarmışlardır. Bu
hikâyeciler bir mezhep sahibinin, düşünce liderlerinin,
bir hükümdarın taraftarı olunca, hikâye halk tabakasında
daha çok yayılmıştır. Tefsir ve İslam tarihi
kitaplarına İsrailiyatın girme sebeplerinden biri de bu
hikâyelerdir.
Kabile Asabiyeti ve Arap Irkçılığı
İslam ümmetini parçalayan ihtilafların temelini
teşkil etmektedir. Gerek Peygamber Efendimiz (sas)
gerekse halifeler döneminde ırkçılık tasvip edilen bir
durum olmamıştır. Bir Hadis-i Şerifte, “Ey insanlar biliniz
ki Rabbiniz birdir, Babanız birdir. İyi bilin ki Arap’ın
Arap olmayana, Arap olmayanın Araba hiçbir üstünlüğü
yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.” buyurmuştur.
Peygamber Efendimiz (sas) devrinde ırkçılık
kaybolmuş, Halife Hz. Osman’ın devrine kadar su yüzüne
çıkmamıştır. Peygamberimiz döneminde yaşama imkânı bulamayan Emevî-Haşimî mücadelesi
o zaman tekrar alevlenmiş, yani asabiyet yeniden
sahneye çıkmıştır. Irkçılığın en baskın şekli Emeviler
döneminde görülmüştür. Bu, halkın genelde isyanına
ve yönetimden hoşnutsuzluğuna sebep olmuştur ki,
Emevilerin yıkılma sebeplerinin en büyük nedeni de
bu tutumlarıdır.
Kader Problemi
Kader, Allahın her şeyi belli bir ölçüye göre planlanması,
yaratması, hükmetmesi ve tabiî ve sosyal
olayların cereyan edeceği kuralları koymasıdır.
Kaderin anlaşılması konusunda meydana gelen
ihtilaflardan dolayı da, itikadî mezhepler ortaya çıkmıştır.
Nassların Özelliği
Nass, ayet-i kerimeler veya hadis-i şerifler anlamına
gelir. Kur’ân ve sünnetteki ana ilkeler genel
hatlarıyla anlaşılır olmasına rağmen, bunun ayrıntılarıyla
ilgili hususlar naslarda her zaman açık şekilde
yer almamıştır. Bu yüzden Ehl-i Sünnet âlimleri de
nasların açık olan manalarını vermişler, zaruret olmadıkça
onları yorumlamamışlardır. Kendi bilgileri ve görüşleri
doğrultusunda keyfi olarak değişiklik
yapmamışlardır. Çünkü Kur’ân-ı Kerimde muhkem ve
müteşâbih ayetler bulunmaktadır. (Müteşâbih: Manası
açık olmayan ayetler. Muhkem: Manası açık olan
ayetler) ve bu ayetler ancak ilimde derinlik kazanabilenler
tarafından anlaşılabilmiştir. (Al-i İmran 7)
Naslara inanmayan veya şüphe eden imansız
olur. Fakat nasları yanlış anladığı için inanmamak
bid’at olur. (Bid’at: Sonradan ortaya çıkan dinî şey; ilk
defa benzersiz bir şey ortaya koymak.) Nass ile bildirilmiş
olan hükümler hiçbir zaman değişmez. Örf ve
adetlerin hüküm ifade edebilmesi için, bunların naslara
muhalif olmaması ve ilk devir Müslümanlarından
gelmiş olması lazımdır. Hz. Ömer’in vebadan kaçış
örneğini verebiliriz.
Resulullah (sas) Hayattayken Meydana Gelen
İhtilaflara Örnek:
Ebu Said el-Hudrî (ra) rivayet eder:
İki kişi sefere çıkmıştı. Derken namaz vakti girdi,
ama yanlarında su yoktu. İkisi de teyemmümle namazlarını
kıldılar. Daha sonra da henüz vakit dolmadan
su buldular. Onlardan biri bu suyla abdest aldı ve
namaz kıldı, diğeri ise bunu yapmadı. Daha sonra Resulullah’a
(sas) gelerek durumu anlatmışlar, Peygamber
efendimiz (sas) namazını tekrar etmeyene,
“sünnete uygun hareket ettin, namazın mükâfatını alacaksın”
demiş. Namazı iade edene de, “Sana da iki
mükâfat vardır“ diye buyurmuştur. (Cem’u’l-Fevaid)
Nebi (sas) Hendek gününde, çok hızlı bir şekilde
Kurayza oğullarının yurduna gidilmesini emretti.
Bunun için de, “Beni Kurayza’ya varmadan ikindi namazını
kılmayın!“ buyurdu. Gidenlerden bazıları oraya
ulaşmadan, “ikindi namazının vakti girdiği için, namazlarını
kılarken; diğer bazıları da Resulullah'ın emrine
binâen namazlarını kılmamışlar. Konaklama
esnasında Hz. Peygamber’e (sas) durumu anlatmışlar.
O da hiçbirine haksız olduğunu söylememiştir.
(Buharî ve Müslim)
Hz. Peygamber (sas) zamanında da insanlar
çeşitli ihtilafa düşmüşler ve bu ihtilafa çözüm bulmak
için içtihada gerek duymuşlardır. Çünkü Peygamber
Efendimizin (sas) varlığı ve gerektiğinde vahyin indirilmesi
söz konusudur.
Eğer Allah isteseydi insanları düşünme ve anlama
hususunda tek bir ümmet yapardı. Kitabı tüm
ayrıntılarıyla, ihtilafı önleyecek şekilde açık ve seçik
bir halde indirir, onda ihtimalli kısımlara yer vermezdi
ve yine dileseydi insanları ihtilaf ettikleri dini hükümler
üzerinde anlayış ve görüşlerini birleştirirdi. Sanki Allah
bununla yeni görüşlerin ve anlayışların çoğalmasında
insanlara bir genişlik murat etmiş, Allah ve Resulü’nün
(sas) kelamlarından istinbat ve amel için insan aklı için
çeşitli olanaklar sunmuş diyebiliriz. (İstinbat = Bir söz
veya işten gizli bir manayı çıkarmak, içtihat etmek.)
Ömer b. Abdulaziz, “Resulullah (sas)’ın ashabının
ihtilaf etmemeleri bence hoş olmazdı. Çünkü onlar
tek bir görüş üzerine birleşmiş olsalardı, insanlar zor
durumda kalırlardı. Sahabe-i Kiram, kendilerine uyulan
önderlerdir. Bir kimse onlardan herhangi birinin sözünü
alırsa, o söz kişi için sünnet gibidir.” demiştir.
(Şatıbî, el-İ’tisam)
İÇTİHAD
İçtihad: Bir şeye nüfuz etmek veya bir şeyin
kemal noktasına ulaşmak için çaba sarf etmek anlamındadır.
Fıkıh terimi olarak: Fakîhin tafsilî delillerden
amelî hükümleri çıkarmak için bütün gücünü harcaması
demektir. İçtihat yapan kişiye müçtehit denir.
Herkes içtihat yapamaz, içtihat yapabilmesi için
müçtehidin bazı şartlara sahip olması gerekir. Mesela
Arap dilini çok iyi bilmesi gerekir. Çünkü Kur’ân-ı
Kerim Arap dili ile nazil olmuş ve onun tefsiri durumunda
olan sünnet de aynı dil ile ifade edilmiştir. Bu
yüzden de Arapçadaki kelimelerin zahiri ve mücmel
manalarını gerçek ve mecaz anlamlarını, kesin ve kapalı
ifadeleri, doğru ve yanlış olanları, kelimelere yüklenen
geleneksel anlamları müctehidin bilmesi gerekir.
Kısaca müctehidin ilmi, Arap dilinin inceliklerini kapsamak
mecburiyetindedir.Müctehidin Kur’ân-ı Kerim’i ve sünneti bilmesi
gerekir.
Müctehidin doğru bir anlayış ve takdir gücüne
sahip olması gerekir.
Müctehidin üzerinde icma hâsıl olan konularla
ihtilaflı konuları bilmesi gerekir.
Müctehidin kıyası da bilmesi gerekir.
Müctehidin iyi niyetli ve sağlam itikad sahibi olması
gerekir.
REY
Rey, lügatte “görüş ve hüküm” anlamındadır.
Terim olarak da, “İslam alimlerinin, açıkça bildirilmeyen
bir mesele hakkında dinî delillerden yararlanarak
çıkardıkları hüküm” anlamına gelmektedir. Peygamberimiz,
vahiyle emredilmediği meselelerde sahabeye
danıştığı istişare ettiği ve onların görüşlerini kabul ettiğine
dair görüşler vardır. Kur’ân’ın farklı meselelerde
sahabeyi istişareye teşvik ettiği, problemleri hükme
bağlamada kişisel görüşün uygulanmasını uygun gördüğü
açıktır.
Mesela Bedir savaşı için Peygamber Efendimiz
(sas) Müslüman güçlerin ordugâhı olarak belli bir yer
tespit eder. Sahabelerden Hubab b. Munzir Peygamber’e,
“bu yeri kendi görüşüne dayanarak mı, yoksa
vahiy üzerine mi seçtiğini” sorar. Peygamber Efendimiz
(sas) de, “kendi görüşlerine dayanarak seçtiğini”
söyler. Sahabe daha uygun bir yer önerir ve Hz. Peygamber
(sas) ona, “Sen doğru görüş belirttin” diyerek,
sahabenin gösterdiği yeri ordugâh olarak benimser.
(İb Hişam, Siretün Nebi)
• Rey üzerindeki ihtilaf, reyin aslı ve metodu hakkındadır.
Rey kabul edenler, onun metodunda ihtilafa
düşmüşleridir. Bazıları, ‘rey ile içtihadın metodu, kıyastır’
demişlerdir. (Kıyas: Hakkında nass bulunmayan
bir meseleyi hakkında hükmün sebebi olan ortak
illetlerden dolayı hakkında nass bulunan bir meseleye
göre halletmektir.) Mesela Şâfiîler şer’î bir hükmün ya
nass ile yada nass üzerine kıyas yoluyla olduğunu düşünürler.
Hanifiler de Şâfiîlerle bu konuda aynı görüştedir,
fakat Hanefiler Rey ile içtihat kapısını daha çok
genişletmişlerdir ve istihsan prensibini kullanmışlarıdır.
(İstihsan: Örf zaruret veya sabit bir nassa bağlanabilen
maslahat gibi hususlardan dolayı kıyas
kaidelerine muhalif olarak hüküm vermek.)
• Rey konusunda ihtilaf konularından biri de, nass
bulunan bir yerde reyin değeri meselesidir. Hakkında
delalet bakımından kesin olan mütevatir bir nass bulunan
herhangi bir meselede reyin yeri yoktur. Bu konuda
ittifak edilmiştir fakat nass ahat hadisler gibi
zanni olduğu zaman, kıyasla bu naslardan hangisinin
tercih edileceği tartışma konusu olmuştur.
İCMA
İcma: Kıyas ile içtihadın kullanımı sonucu ortaya
çıkan hukuk külliyatının geçerliliğini garantiye almak
için konulmuş bir esastır. Aslında icma kıyasın yanlış
olabilirliliğinin karşısında bir denetimdir.
Bir kısım icma vardır ki, onu inkâr etmek bir Müslüman
için imkânsızdır. İslam’ın esasları, namazın rekâtları
ve rukünleri, farz namazlarının sayısı, ramazan
orucu ve zekatın farz oluşu gibi hususlar, bu tür icmalara
dâhildir. Bu gibi icmaların inkârı bu esaslardan birini
inkâr etmek olduğundan böyle bir inkâra sapan
kimse İslamiyet’in dışına çıkmış olur.
İttifak edilen bazı konular icma sayılmış olmasına rağmen,
yine de bu konularda ihtilafa düşüldüğü de olmuştur.
Mesela:
• Belirli bir mesele hakkında müctehidler arasında
bir görüş ileri sürülür ve bu görüşün ilan edilmesinden
sonra bütün müctehidler susarlarsa bu konuyu inceleyecek
bir zaman geçtikten sonra bu icma sayılır mı?
Bazı mezhep imamları bunu kesin olarak hüküm ifade
eden bir icma saymışlardır. Bazısı zanni hüküm ifade
eden bir delil olarak kabul etmiştir. Bir kısmı onu delil
kabul ettiği halde icma saymamıştır. Diğer bir kısmı
da ona hiç itibar etmemiş ve onun dayandığı delilide
itibara almamıştır.
• Herhangi bir asırda bir konu üzerinde bilginler
iki veya üç türlü görüş ileri sürerlerse bu bir icma olur
mu? Daha sonrakiler için dördüncü bir görüşü ortaya
atmak caiz midir? Bu dördüncü görüş de bir icma sayılmaz
mı? Bilginlerin bir kısmı bunun icma olmayacağını
söylemiştir. Çünkü burada müctehidlerin ittifak
ettiği bir görüş mevcut olamayıp birçok görüş vardır.
Bir kısmına göre bu, icmadır. Çünkü öncekilerden ayrı
bir görüş ortaya atmak onların görüşünü kabul etmemektir.
Böylece son görüşün bulunduğu asra göre
icma sayılır. Bazıları da bir meselede görüş biriliğine
varamamış fakat, umumi olarak meselenin bir yönünde
ititifak hasıl olmuşsa, bu bir icma sayılacağını;
ve buna muhalif davranışta bulunmanı doğru olmayacağını
söylemişlerdir.
• Müctehidlerin ekserisi bir görüş üzerinde ittifak
ederlerse bu bir icma sayılır mı? Müctehidlerin bir
kısmı bunu icma saymamıştır, çünkü icmanın manası,
bütün müctehidlerin bir hüküm üzerinde birleşmesidir.
Burada ise, böyle bir durum söz konusu değildir. Diğer
bir kısmı da, birkaç kişinin muhalefetinin icmayı bozmayacağını
söylemiştir.